HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
NÜŞABE ARASLI 2
HUDAYBERDİ HALLI 3
RAHMİ ALİ 4
Melek Erdem 5
Burcu Aliyi 6
SEYFETTİN ALTAYLI 7
Aralık ayının ikinci haftası gösterime giren “Kırımlı” filmi, çekimlerine başlandığı 24 Ocak 2014 tarihinden bu yana, Kırım konusunda hassasiyeti olan her kesimden insanın merakla ve heyecanla beklediği bir proje oldu. Türk yapımı olan filmde dikkat çekici bir başka unsur da Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın “Korkunç Yıllar” romanının kurgulanarak beyaz perdeye aktarılacağı haberiydi. Bu haberin kısa sürede sosyal medyada, gazetelerde ve magazin haberlerinde yer alması, Kırım-Tatar Türklerini bir hayli sevindirmiş, Cengiz Dağcı okurlarının da bu konudaki beklentilerinin artmasına sebep olmuştu.
Filmin gösterime girmesini aylardır sabırla bekleyenlerden biri de bendim. Afişlerdeki “12 Aralık’ta sinemalarda” yazısı, sanki beynime bir sinyal gönderiyor, o sinyal de 12 Aralık gelmeden bilmem kaçıncı kez elime “Korkunç Yıllar”ı ve “Yurdunu Kaybeden Adam”ı tutuşturmama sebep oluyordu. Okumalıydım belli ki. İçimdeki “Oku!” diyordu çünkü. “Önce oku, sonra izle. Ve otur yaz…” Eleştirmek için değildi bu çaba. Eksiklik bulmak için hiç değildi. Cengiz Dağcı’ya bir vefa borcuydu bu hissettiğim. Bir kere söz ağızlarından çıkmıştı büyüklerin: “Cengiz Dağcı’nın ‘Korkunç Yıllar’ romanını film yapıyoruz!” demişlerdi. Filmi izlemeden önce romanları tekrar okuyup sayfalarca not tuttum. “Bak, burası çok çarpıcı. Kesinlikle izleyiciye verilmeli!” deyip yıldızlar çaktım cümle kenarlarına ve bu yıldızları, filmde göreceğim umuduyla devam ettim. İlginçtir ki, “Ötüken Neşriyat”ın afişleri haricinde hiçbir tanıtımda “Yurdunu Kaybeden Adam”dan bahsedilmiyor. Oysa onun, “Korkunç Yıllar”ın devamı olduğunu ve bu ayrılmaz ikilinin kitap rafına bile yan yana konulduğunu kimse bilmiyor mu? Biri, filmi izledikten sonra merak edip “Korkunç Yıllar”ı okumak istese, Maria’yı “Korkunç Yıllar”ın acaba kaçıncı sayfasında bulup tanıyacak? İşte benim birinci hayal kırıklığım: Yurdunu Kaybeden Adam!
Okuma işlemi bittikten sonra sıra filmi izlemeye gelmişti. İşte büyük an! Heyecan ve korku… “Ne olur Allah’ım, bana kötü şeyler düşündürtme!” diye yalvardığım o anda, işte karşımda Sadık Turan. İşte Safiye, işte Ruslar… Ve Kırım’ın ölüm marşı saydığım tren sesi! Trende Sadık ve Maria(!) Film ilerliyor, Sadık anlatıyor, Maria dinliyor… Sadık anlatırken Süleyman’ı arıyor gözlerim, “Eee, hani ne zaman Süleyman’a Türk olduğunu hatırlatacaksın Sadık!” diyorum. Şişkof’u, Azerbaycanlıyı “bir yerlerden çıkarlar elbet” ümidiyle bekliyorum. “Yasak olmasına rağmen namaz kılan Özbek Aksakal nerede?” diyecek oluyorumki aklıma Alman esir kampında Yahudi sanılarak öldürülen Müslümanlar geliyor. “Biraz olsun onlardan bahset” derken yine umduğunu bulamamışlar gibi iç çekiyorum. Mustafa’nın ağırlığını hissedememek de bir başka ağır geliyor… Esir kampı sahnelerinde bitlendiğimi hissetmek şöyle dursun, bitin adını dahi duymadım! Gece olunca insanların enselerindeki bitleriavuç avuç alıp yataktan aşağı fırlattıkları sahneyi nasıl unuturuz? Filmin sonuna doğru yağan kar da hiç üşütmüyor insanı! Oysa donmak üzere olan Sadık’ın, üşüdüğünü unutmak için soba hayali kurduğu sahneyi nasıl unuturuz? “İnsanların ölüme ihtiyaçları var!” dediği sahneyi nasıl unuturuz? Asıl üç şey var ki beni hayal kırıklığına uğratan; bitmiş, soğukmuş hepsi hikâye! Birincisi; Sadık Turan’ın Alman askerleri tarafından Türkistan lejyonuna alınmak istenmesi sırasında askerin teklifine karşı Sadık’ın göstermiş olduğu tepki! Romanda Sadık’ı her şeye rağmen inatçı, milli değerlerine “sadık”, yalnızca vatanı uğruna savaşacak biri olarak tanıyoruz. Alman askerinin “Ama Kırım için savaşacaksın!” sözünden sonra ancak yumuşayan Sadık, bu evreye kadar hayli direniyor. Oysa filmde, oldukça itaatkâr ve hemen kabullenen bir Sadık’la karşı karşıya kalıyoruz. Gerçekten şaşırtıcı! İkincisi; Sadık ile Bekir. Filmde Sadık, kardeşi Bekir’in Rus partizanlarına katılıp Alman askerlerine karşı dağlarda çetecilik yaptığını, birliğine yeni katılmış olan bir Kırım Türkünden öğreniyor. Sonra konu kapanıyor(!) Hâlbuki “Yurdunu Kaybeden Adam”da, Sadık ile Bekir’in karşı karşıya geldikleri sahne dehşet verici! Aynı ana-babanın çocukları olan Sadık ve Bekir… Biri Alman askeri, biri Rus partizanı! Kırım’ı kurtarmak için iki farklı milletin bayrağı altında savaşan iki “düşman kardeş”in trajedisi! Üçüncüsü; elbette filmin son sahnesi... Yani Sadık ile Maria’nın ölümleri. Filmde Sadık’ın ölüyor olması, romanda Sadık’ın inatla yaşıyor olmasına verilmiş bir tepki gibi! Dahası onun o mücadeleci ve yılmayan ruhuna yapılmış bir hakaret! Filmin sonundaiki aşığın da ölmesi, daha romantik bir son kabul edilse de kahramanlık olmuyor ne yazık ki!
Kısacası her ne kadar bir edebi eserden kurgulanarak oluşturulduğu söylense de her sinema filmi gibi “Kırımlı” da kendine has bir senaryoyla karşımızda. Keşke eserden tamamen bağımsız bir “Kırım” filmi çekilseydi ya da keşke film başlarken bizi karşılayan şu yazıya “sadık” kalınsaydı: BU FİLM, CENGİZ DAĞCI’NIN KORKUNÇ YILLAR ROMANINDAN “ESİNLENEREK” ÇEKİLMİŞTİR! Ya da daha basiti, filmin adı Kırımlı olmasaydı… Belki böylelikle biraz daha beklentisiz, biraz daha eleştirel olmayanbir bakış açısıyla yaklaşırdık filme. Ama “reklamın iyisi kötüsü olmaz” dediklerini duyar gibi olup sahnede kurban edilen edebi eserler kervanına “Korkunç Yıllar” ve “Yurdunu Kaybeden Adam” romanlarını da “tren sesi” eşliğinde gönderiyoruz.
Peki, bu filmin hiç mi iyi yanı yok? Olmaz mı hiç! Samimiyetle söyleyebiliriz ki; oyuncu, ses ve görüntü kalitesi bakımından “Gerçekten Türk filmi mi?” dedirtecek kadar şaşırtıcı bir film! Özellikle savaş sahnelerinin gerçekçiliği görülmeye değer. Filmin çoğunlukla “Türkçe alt yazılı” olmasıysa esere farklı bir renk katmış. Almanca, Rusça ve Türkçe olmak üzere üç dilin kullanıldığı film, İkinci Dünya Savaşı’nın bizim açımızdan özeti gibi. Filmde Almanlara ve Ruslara karşı hemen hemen aynı soğuk duygularla yaklaşılmış, hatta bir bölümde “Almanlar Ruslardan da beter çıktı!” sözüyle Alman zulmünün şiddeti bir nebze öne çıkarılmak istenmiştir.
Filmin medyaya yansıma şeklini ve bizim açımızdan bakıldığında yapılması hoş olmamış birtakım kurgu hatalarını, gözlemlerim sonucu ortaya çıkarıp paylaşmak istedim. Diyeceğim tek şey; bu eleştirileri göz önünde bulundurup ona göre gidip izlemeniz ve değerlendirmeniz. Yazımın, klasik bir eleştiri olarak adlandırılmasından endişe duyduğumu ifade ederek “Korkunç Yıllar”dan bir Dağcı sözüyle yazımı bitiriyorum: “Bir millet, düşman kamçısı altında ‘vatan, vatan’ diye inleyerek mahvoluyor.” Umut ediyoruz ki bir sonraki “Kırımlı” filmi, “bu cümle çerçevesinde” çekilir.