Korona Salgınında


 01 Haziran 2020


Ölümü hiç bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Halbuki biyolojik olarak da kültürel olarak da ne kadar çok ölüm görmüştüm. Yirmi yıllık meslek hayatımın önemli bir bölümü yoğun bakımda geçmişti.  Ben yoğun bakım nöbetlerine ayrı bir şevkle giderdim. Hekimin hastalıklara karşı sörf yaptığı yerdir yoğun bakım. Yoğun bakım hızlı algılama, çabuk karar verme, hemen uygulama ve bir hayatı uçurumun kenarından çekip alma yeridir. Uçurumun kenarından aşağıya doğru sarkmaya başlamış bir insanın elinden, kolundan, ceketinin eteğinden kısaca bir yerinden yakalayıp hayata çekme yeridir.  Kimi canlar da kayar gider ellerimizin arasından ve bir hekim için en zor anlardan biridir, gidenin  yakınlarına "başınız sağ olsun" demek. 

Bazı hastalarımın cenaze törenlerine de katılırdım ben. Özellikle serviste yatanlar, tedavisi uzun süren, yıllarca kontrol altında tuttuğumuz hastalarla, aramızda insanî bir bağ da kurulur. İmkan olursa onların cenaze merasimlerine giderdim, hem hastama son görevimi yapayım hem de ölüme yabancılaşmamayım isterdim. İnsanların kaybettikleri yakınlarının arkasından yaşadıklarına şahitlik etmenin, hem mesleğime hem hayata bakışıma katkısı olacağını düşünüyordum.

Dediğim gibi, ne kadar çok ölüm ve bir o kadar da ölüm karşısında takınılan tutum görmüştüm. 

Kimisi ölümden o kadar çok korkar ki, hastalıktan değil korkudan kalp krizi geçirip ölecek gibi olur. Böyle hastaları rahatlatmak tedavinin ilk aşamasıdır.

Bir de mistik bir teslimiyetle ölümü karşılayanlar vardır. Mesela Munise teyze öyle teslim olanlardandı. 

Uzun yıllar kronik hastalıklarını takip etmiştim. Yumuşak huylu, güler yüzlü bir insandı. Eski İstanbul hanımefendilerindendi. Hani Türkiye’nin edebî dilimiz İstanbul hanımlarının dili diye ilan edilmiş ya, işte o karara hak verdiren bir dili vardı. O konuşurken sadece sözlerin müziğini dinemeye doyulmazı. Bahsetmeyi pek sevdiği babası, mutasavvıfmış. Her doktorun unutamadığı hastaları vardır. Munise teyze de benim unutamadığım hastalarımdan birisidir.

Akşam kontrollerinin birinde odasına girdim. Yatağının arkasını kaldırmış, elinde her zamanki gibi tespihi oğluyla sohbet ediyorlardı. Benim geldiğimi görünce, neşesi yerine geldi ve;

-Doktor bey, bu adamı size şikayet edeyim dedi.

Bu adam diye şakalaştığı oğluydu.

-Ne oldu ki Munise teyze? Ne yaptı oğlun? dedim. 

Aslında amca, teyze gibi ifadeleri hastalarıma pek kullanmazdım ama Munise teyze, bu hitabı istismara kalkmayacak olgunluktaydı.

-Babana selam söylemiyor musun? Bu sefer yolculuk var diyorum, selam söylemiyor babasına.

Kocası on yıl önce ölmüştü. Ölümü bu kadar rahat karşılamasına hayret ederek ben de şakasını devam ettirdim.

-Gidersen, benden de selam söylersin. Sen neler atlattın bunu da atlatacaksın inşallah, dedim.

-Bir de, ölüm demeyin vefat deyin diyorum bunlara dinletemiyorum diye devam etti. Yüzü daha ciddileşmişti.

Konuşurken eski kelimeleri seçen yaşlılardan da değildi ama üzerinde durmadan,

-Yeni nesil işte, gençler. Aldırma diyerek kontrollerini yaptım. Değerleri çok kötü değildi, Munise teyzenin.

Ertesi gün hastanenin kapısında Munise teyzenin oğlunu gördüm. Omuzları düşmüş, üzüntüden ayakta zor duruyordu. Beni görünce gözlerindeki yaşlara daha fazla engel olamadı ve

-Vefat etti hocam dedi. İnanması zordu.

-Nasıl dedim, Akşam durumu o kadar ağır değildi?

-Siz gittikten sonra akşam yemeği yerken yutkunma problemi yaşadı. Akciğerine yemek kaçmış. Hemen müdahale ettiler ama kurtaramadılar dedi.

Baş sağlığı dileyip birkaç teselli cümlesi kurarak yanından ayrılmıştım.

Şimdi Munise teyzenin yattığı odanın hemen yanındaki odada ben, sekiz gündür karantinadayım. 

Aslında benim tahminlerime göre üç gün önce tedavilerim tamamlanıp taburcu olmam lazımdı. 

Covid 19 testimin pozitif çıktığını öğrendiğimde hafif belirtilerle en uzun beş günde bunu atlatacağımı düşünüyordum. Sağlıklı, iyi beslenen, bağışıklık sistemi güçlü, sporunu hiç ihmal etmeyen birisi olarak bu illeti atlatmak beş günden fazla sürmemeliydi. 

Covid 19 testimin pozitif çıktığını asistanım mesaj yazarak haber vermişti. Hastalarla ilgili bir şey olunca hemen telefonla arardı ama bu sefer " Hocam, Covid 19 test sonucunuz pozitif çıkmış" diye bir not göndermişti.

Eve biraz önce gelmiştim. Elbiselerimi özenle çıkarıp, kimseyle görüşmeden duşa girmiştim. Duştan çıktıktan sonra gelmişti mesaj. Kızım odasında oynuyordu. Eşim mutfakta akşam yemeği hazırlıyordu. Telefon elimde şaşkınlık yaşıyordum. Hemen geri aradım:

-Doğru mu bu dedim.

-Evet hocam, telefonla arayamadım, mesaj yazabildim. Laboratuvardaki arkadaşlar sizin testinizin pozitif olduğunu görünce, asistanınız olarak bana telefon ettiler. 

Daha bu sabah test için sürüntü vermiştik. Serviste yatan iki hastayı koronadan kaybedince asistanlar, hemşireler test yaptırmaya karar vermişler bana da hocam siz de yaptırmak ister misiniz diye sormuşlardı.  İyi düşünmüşlerdi. 

Göğüs hastalıkları servisinden ilk korona kayıplarını vermiştik.

Bütün hastane dokuz gündür korona salgınına karşı yeniden düzenlenmişti. Çalıştığım hastane korona ile mücadelede şehrin merkez hastanesi olarak görevlendirilmişti. Hastanenin bütün odaları artık yoğun bakım servisi gibi çalışacaktı ve bütün diğer uzmanlıktaki personel de bu mücadelede görevliydi. İzolasyon için giyilen tulumlar, maskeler adete koca hastane filmlerdeki uzay gemisine dönmüştü. Korona akciğerlerde ağır tahribata sebep olduğundan göğüs hastalıkları servisi olarak biz ön saftaydık. Her gün hastalıkla ilgili yayınları okuyor yeni uygulamaları, son sonuçları birbirimizle paylaşıyorduk.

Onca özen, maske, tulum, antiseptik bunca tecrübeye rağmen demek ki, virüs bir açık nokta yakalamıştı. 

Testiniz pozitif haberinin üzerinden sonra yaşadığım şaşkınlığım uzun sürmedi. Ateş, baş ağrısı, öksürük korona enfeksiyonlarının en sık görülen belirtileriydi. Son saatlerde bunlardan herhangi biri bende var mıydı diye düşündüm, hayır hiç biri yoktu. Ne ateş, ne baş ağrısı ne öksürük yalnızca sırt kaslarımda küçük bir ağrı vardı ama akşama kadar, neredeyse hiç oturmadan çalışmıştık, o kadar ağrı da olabilirdi.

Zaten enfekte olan pek çok kişi hastalığı ya hiç belirti vermeden veya çok az rahatsızlıkla atlatıyordu. Herhalde ben de öyle geçiririm diye düşündüm. Yaşım genç sayılırdı. Dengeli besleniyorum, düzenli spor yapıyorum, bağışıklığım yüksekti, telaşa gerek yok diye düşündüm. Telaşlanmamalı ve eşimi de telaşlandırmamalıydım. Ben bunları düşünürken telefonum çaldı. Arayan servis şefimiz Hasan Hocaydı.

-Geçmiş olsun Ayhan Hoca, dedikten sonra, ateş, baş ağrısı, öksürük olup olmadığını sordu. 

-Günün yorgunluğunun dışında her şeyin normal olduğunu söyledim. Memnun oldu, o da benimle aynı fikirdeydi.

-Umarım hiç belirti vermeden atlatırsın ama testler negatif çıkana kadar sana serviste oda hazırladık, araç gönderiyorum. Eşine de durumu anlat seni hastaneye bekliyoruz, dedi

Eşim akşam yemeği için hazırlık yapıyordu, geldiğimden beri kızımı daha hiç öpememiş, görememiştim bile, şimdi ben gidiyorum diye nasıl çıkıp gidecektim?  Biz birbirine düşkün bir aileydik.

-Ev geniş, belirtiler de yok. Orada kalsam diyecek oldum. Şef daha sözümü tamamlamadan,

-Sağlık personeli arkadaşlarımızın çoğu virüsü ailelerine bulaştırma riskine girmemek için evlerine gitmiyorlar, otellerde kalıyorlar diyordu ki, bu sefer ben ona sözünü tamamlatmadım. Hastalığı eşime, kızıma bulaştırma ihtimali bir anda içimi yakmıştı.

-Tamam dedim, çok haklısın. Aracı gönderin geliyorum. İlginiz için teşekkür ederim.

Bu konuşmaları yaparken bir yandan da   dışarı çıkarken kullandığımız eldivenlerden giymiş,  maskelerden birini alarak takmaya başlamıştım bile. 

Eşim duştan sonra neden yanına gitmekte geciktiğimi merak ederek mutfağa çağırıyordu.

-Doktor bey mutfaktan bekleniyorsunuz!

Yüzümde maskeyle mutfağın kapısına gelip durdum. Eşimin yaptığı köftelerin kokusu ortalığı kaplamıştı.

-Ooo doktor bey, evde de mi önlemler devam ediyor?

-Bak dedim, Nazan, ben duştan çıktıktan sonra önce asistanımdan mesaj geldi, sonra servis şefi Sinan bey aradı. Bu sabah topluca test yaptırmıştık diyerek durumu hızlıca anlattım.

Benim omuzlarımdan kalkan yük onun sırtına bindi ve kadıncağız oracıkta bulduğu sandalyeye oturakaldı. 

Yanına gidip teselli etmek geldi içimden ama sonra kendime engel oldum. Uzak durmalıydım.

-Test yanlış sonuç vermiş olamaz mı? Dedi.

-Bak dedim, ben iyiyim. Büyük ihtimalle ya hiç belirtisiz veya çok hafif atlatacağım ama sizlere bulaştırmamak için hastaneye gitmeliyim. Söz veriyorum yarın bir test daha isterim. Küçük ihtimal ama bakarsın senin tahmin ettiğin gibi çıkar dedim. 

Ama aslında o güne kadar testlerdeki hatalarda bazı pozitifleri negatif gösterebiliyordu ama hiçbir negatifi pozitif gösterdiğine dair bilgi yoktu. Eşimi rahatlatmak için şimdilik bunu ondan saklamıştım.

-Hastalığı senden ve kızımızdan uzak tutmak için dirayetli davranmalı ve hızlı hareket etmeliyiz.

Biliyorum kendisini umursamazdı ama kızımızı düşününce birden toparlandı. Küçük bir ihtimal de olsa bu illet çocuklarda da üzücü sonuçlara yol açabiliyordu. 

Nazan tam atlatamadığı şaşkınlıkla,

-Ne yapmalıyız? Diye sordu.

-Lütfen bana, hastane için bir çanta hazırlar mısın? Ben tekrar evin içine girmemeyim. Pijama, havlu, iç çamaşırı, diş fırçası ve traş makinasını koysan yeter. Bir de telefon şarj aletini koyar mısın? Ben çıkardığım kıyafetleri çamaşır makinasına attım. Makinayı çalıştır yıkansınlar. 

Nazan bunların yaparken ben de evin dış kapısının önünde bekliyordum. Çantanın hazırlanması uzun sürmedi.

-Çok yere dokunmadım. Dış kapının, banyonun ve yatak odasının kapılarının kollarını dezenfekte edersin. Duşu da öyle. Hemen şimdi yatak odasını ve hatta evi havalandır. Bu gece istersen yatak odasında yatma. Yarın sizden de test için numune alırlar. İnşallah size bulaştırmamışımdır, dedim.

Biz bunları konuşurken hastaneden gönderilen aracın şoföründen, hocam ben geldim aşağıda bekliyorum diye mesaj geldi. 

Telefonun mesaj sesine Nazan çok telaşlanmıştı.

-Ne o? Kim yazmış? Ne diyor gibi soruları peş peşe sıralıyordu.

-Şoför dedim beni almaya gelmiş.

-Aç olmaz, aç gidemezsin diye aynı telaşlı tavrını sürdürüyordu.

-Tamam dedim, kapının yanına bir sandalye koyalım köftelerden ekmek arası yaparsan orada yerim. Bu arada da konuşuruz. 

Şoföre beklemesi için mesaj attım. Kızım hâlâ eve geldiğimi duymamıştı. Hasta olduğumu ona söylemek istemiyordum, ona nöbete gittiğimi söyleyebilirdim. Hatta ben hiç görüşmeden çıksam annesi mi söylese daha mı doğru olurdu? O beni görünce her zamanki gibi koşup sarılmak isteyecekti. Henüz beş yaşındaki çocuk bu durumu nasıl algılardı ki? Hergün salgınla ilgili yapılan yayınları dinlemiş, zaten bizim hasta olmamızdan korkuyordu. Kızımı görmeden de ayrılmak istemiyordum. Nazan durumu fark etmiş olacak ki;

-Bengü’ye söylemeyelim. Sen dışarıdan ararsın.  Hastanede nöbetçi kaldığını, bu nöbetinde biraz uzun süreceğini söylersin, dedi. 

Doğrusu da buydu galiba.

-Anneme de söylemeyelim. Duyarsa çok üzülür. Hatta babama da. Babam duyarsa anneme söylemeden yapamaz. Nöbette işleri çok yoğun, biz de görüşemiyoruz dersin. Nasıl olsa beş güne kalmaz bunu da atlatırız. Hatta komşulara filan da söylemeyelim. Garip tavırlara girip sizleri rahatsız etmesinler dedim.

Bengü’nün gelip beni görmesinden endişe ederek Nazan’ın verdiği ekmek arası köfteyi hızlıca yemiştim. 

Dışarı çıkmak için ayağa kalktığımda Nazan’ın duygulandığını, ağlamamak için kendini zor tuttuğunu hissediyordum. Ben de duygulanmıştım.  Uzaktan vedalaştık. 

Hastane çantamı alıp kapıdan çıktım, asansörü çağırdım beklerken Nazan da evin kapısından bana bakıyordu. Asansörün geldi, ışığı binanın koridorunu aydınlattı, kapısını açtım ve binerken tekrar,

- Hoşça kalın dedim. Bengü’yü benim yerime öpersin.

Asansörde sıfır işaretli düğmeye bastım ve kabin aşağı doğru inmeye başladı.

Hastaneden gelen araç apartmanın tam önünde duruyordu. Sokağa çıktığımda beni gören şoförün araçtan inmesine fırsat vermeden arabanın arka kapısını açıp oturdum. Maskesi eldiveni takılı olan şoför, 

-Hocam geçmiş olsun dedi.

Demek ki, beni almaya neden geldiğini biliyordu. Teşekkür ettim. Kızımı aramalıydım. Hemen telefonumu çıkarıp Nazan’ı aradım. Telefonu biraz geç açtı.

-Uzaktaydı telefon kusura bakma derken sesindeki bulutlar hissediliyordu. Benim de boğazıma bir yumru gelip oturmuştu. Bu durumu kısa kesmek için telefonu kızımıza vermesini rica ettim. 

Bengü her zamanki neşesi ve tatlılığıyla almıştı telefonu. Ne zaman geleceğimi, beni çok özlediğini söylüyor, oyuncaklarını, annesini çikolata yemesine izin vermediğini daha neler neler sıralıyordu.

Kendimi toparlayıp, hastanede nöbetçi kalacağımı, bu nöbetin biraz uzun sürebileceğini anlatıp, gelirken kocaman bir çikolata ile geleceğimi söyledim. En zor görevi de tamamlamıştım. Şahit olduğu durumdan şoför de duygulanmıştı.

Hastaneye gelmemiz uzun sürmedi. İki saat önce doktor olarak çıktığım binaya şimdi hasta olarak giriyordum. Göğüs Hastalıkları Servisi ikinci kattaydı. Gecenin bu saatine rağmen asansör  kalabalık görünüyordu, merdivenlerden çıkmayı tercih ettim.

İkinci kata çıktığımda akşam nöbetindeki doktor, hemşire bütün personelin koridorda beni beklediklerini gördüm. Servis şefi ve asistanım nöbetleri olmadığı halde evlerine gitmemiş beni beklemişlerdi. Şoför geldiğimi telefonla söyleyince beni karşılamak için koridora çıkmışlar geçmiş olsun diyorlardı.

-Hepsi beş gün dedim, var mı bahse giren? Beş gün sonra elbirliğiyle testi negatife çeviririz dedim.

Hastanenin koronavirüs bulaşan ilk doktoru olmuştum. Çalışma arkadaşlarım benim hastalığıma üzüldükleri çok belliydi.

Odamı gösterdiler, odaya giderken Munise teyzeyi hatırladım. Arkadaşlarım geçmiş olsun diyerek yanımdan ayrıldılar. 

Odamdaki televizyonu açıyorum, bütün kanallar korona salgınını konuşuyor. Dinlemek istemiyorum. 

Nazan’ı arayıp uzun uzun konuştuk. Bengü uyumuştu.

Ertesi gün öğleye doğru hafif bir öksürük  peyda oldu akşama doğru ise buna bir de titreme eklendi.  Nazan’ın ve Bengü’nün test sonuçlarının negatif olduğun haberi beni çok rahatlattı.

Üçüncü gün halsizlik hat safhaya ulaştı üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum. Ben iyileşmeyi beklerken ölümü düşünmeye başlıyordum. Beynimin içinde döndükçe bu kelimeden korkmaya başlamıştım. Bu kelime uzaktan atılan bir bombanın taklidi gibiydi sanki.  Öööö diye uzaktan korkutucu bir ses çıkararak geliyor -lüm diye de patlıyordu sanki. Ööö-lüm! 

Munise teyzenin "ölüm demeyin vefat deyin" dediğini hatırlıyorum. Acaba o da mı, ölüm kelimesini benim gibi algılıyor ve ölüm korkutucu geliyordu. 

Artık, hastalığın dördüncü günündeyim. Belki virüsün bana bulaşması daha eski olabilir, hastaneye yatışımın dördüncü günündeyim. Ateşim 42 derece, ciğerlerim yerinden çıkacakmış gibi öksürüyorum. Nefes alamıyorum. Nefes alıp verirken hırıltılar çıkarıyorum. Ciğerlerimde cam kırıntıları var sanki batıyor. Zaturre başlamış. Oksijen seviyesi çok düşmüş. Yüz üstü yatırılıyorum.

Hemşire Zeynep’e dosyamı getirmesini söylüyorum. 

-İleteyim hocam diyor, dosya gelmiyor. Kızamıyorum. Bu korana salgını başladıktan sonra üç aylık çocuğunu göremiyor. Dalgınlığı o yüzdendir diye düşünüyorum. Yarın yine hatırlatacağım. 

Acaba Bengü beni hatırlar mı?  Beş yaşından önce babamla ilgili neler hatırladığımı düşünmeye çalışıyorum: Kırık dökük fotoğraflar geliyor aklıma. Bengü de beni bu kadarcık mı hatırlayacak. Keşke birkaç sene sonra olsaydı şu hastalık.

Solunum sıkıntısı artınca monitör ve doziflowmetri odama getiriliyor. Odam artık yoğun bakım odası haline dönüşüyor.

-Hoca, sizin için Çin’den gelen ilaç Favipravire ilacından başlamayı düşünüyor, dedi Zeynep.

Dosyamı getirmesini tekrar hatırlattım, hâlâ getirmedi.

Nazan ve Bengü hayatlarına nasıl devam ederler acaba?  Nazan dirençlidir, beceriklidir. Bensiz de ayakta kalmayı başaracaktır. Güveniyorum ona ama Bengü’yü göndermeyi planladığımız okula acaba gönderebilir mi? 

Düşündükçe beynimde patlamaya başladı bu kelime: Ölüm. Munise teyzenin mistik teslimiyeti o kadar yüksekti ki, hiç korkar gibi değildi. Ölüm sözünden rahatsız oldukça Munise teyze aklıma geliyor. Vefat da ölüm demek değil mi?

Hastalığın verdiği sıkıntıların biraz hafiflediği bir an internete girip vefat kelimesine bakıyorum: "Vefa kökünden, sözünü tuttu, borcunu ödedi, görevini yerine getirdi" diye yazıyor. Ah Munise teyze sen bunu bilerek mi söyledin acaba diye düşünüyorum. Neyse gidince sorarım diye düşünüp gülüyorum içimden.

Ağrılarım artmaya devam ediyor. Beşinci günde tuvalete gidemeyecek kadar halsizim. 

Vasiyetimi yazmak istiyorum. Ne kıpırdayacak ne kalem tutacak kuvvetim var.  Alacaklarımın hepsini helal ediyorum. Kimseye maddî borcum yok. Fakat arkadaşlarla bir hayır işi için topladığımız para benim banka hesabımda bekliyordu. Nazan’ın ondan haberi yok, bu parayı benim tasarrufum zanneder, arkadaşlar da istemezler. 

Zeynep geldiğinde ona söylemeliyim, Nazan’a söylesin: Bankadaki para İsmail’in.

Söyleyebildim mi hatırlamıyorum?

Uyandığımda, kendimi daha iyi hissediyorum.  İnanamıyorum, iyileşmeye başlıyorum galiba.

Zeynep hemşire geldiğinde

-Kaçıncı gündeyiz diye soruyorum.

-Sekizinci gündesiniz diyor.  Maskenin ardından tam anlaşılmasa da tebessüm ettiğini hissediyorum.

Akşama doğru şaşılacak şekilde daha iyi hissetmeye başlıyorum. 

Nazan’ı aramalıyım.

Nazan’ın sesi telefonda uçacak gibi sevinçli geliyor. Bu ses biraz daha güç veriyor bana.

-Demek nöbetin yakında bitiyor babası. Bengü’ye de söyle. Çok özledi seni.

Kızımın sesini duymak da çok iyi geliyor. Sanki aradan yıllar geçmiş gibi. 

Babamı da aramalıyım. Onlar da çok merak etmişlerdir. 

Konuşmakta zorlanıyor babam. 

-İyiyim diyorum. Bak telefonu ben kendim açtım. Geçti, atlattık bunu da. 

Telefonu anneme vermesini istiyorum. Bahaneler buluyor. 

-Bak bir daha telefon etmeye fırsatım olmayabilir diyorum.

Telaşla itiraf ediyor. 

-Annen senin hastanede olduğunu duyunca üzüntüden hastalandı. 

Ah Nazan diyorum içimden. Eşime sırrımızı saklamadığını düşünerek kızıyorum. Babama nerden öğrendiklerini soruyorum. 

-Televizyonlar, haberlerde söylediler ya oğlum diyor. Bekle, annen diğer odada yatıyor şimdi veriyorum telefonu.

-Anne geçti diyorum, iyiyim bak artık. Birkaç güne gelirim yanına. 

Annemin bitkin sesinin gittikçe canlandığını hissediyorum. Bir taraftan ağlıyor bir yandan dualar ediyor. Ağlamasını saklayamadığını o da biliyor.

-Sevinçten oğlum sevinçten diye ağlamasını bana izah ediyor. 

On birinci gün testin sonucu negatif geldi. Beni bir araçla eve bırakacaklar. Bütün servis ekibine çok müteşekkirim. 

Nazan aracı sokakta karşılıyor. Bütün eşyaları imha ettiler, çantam yok. Apartman girişine doğru yürüyoruz.

Bir komşu uzaktan geçmiş olsun diyor. Kendinden taraf dönsem geri kaçacak gibi duruyor.

-Teşekkür ederim. Endişe etmeyin testler artık negatif diyorum.

-Komşu yanlış anladınız! Tekrar geçmiş olsun, diyor.

Nazan’la göz göze geliyoruz.

-Televizyon değil mi? Diyorum. 

-Evet diyor aldırma.

-Bugün hiçbir şeye aldırmıyorum. Haydi evimize çıkalım, seni ve Bengü’yü çok özledim.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı