HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Serdar Bey iş adamıydı. Bir iş adamı nasıl görünürse, o da öyle görünüyordu: gri takım elbise, itinayla ütülenmiş beyaz gömlek ve kravat. Kravat renkli olsa güzel olurdu – sözgelimi mavi olsa, gözleriyle uyumlu olurdu – ne var ki o gün siyah bir kravat takmıştı. Bilgisayar çantasını sol elinde taşıyordu. Sağ eliyle de orta büyüklükte, tekerlekli bir valizi çekiyordu. Serdar Bey havaalanındaydı. “Dış hatlar gelen yolcu” bölümündeydi. İtalya’dan gelmişti – zihnen değil, bedenen. Aklı son toplantıdaydı. Acaba İtalyan şirket teklifi kabul edecek miydi? Etse iyi olurdu, ne de olsa Serdar Bey bu iş için çok emek vermişti. Günlerdir doğru dürüst uyku uyuduğu yoktu. Neyse ki süreç sonlanmış, Ankara’ya dönmüştü.
Dış hatlar gelen yolcu kapısından çıktı. Kalabalığa adımını atmasıyla öksürmeye başlaması bir oldu. Sigara dumanı oldum olası rahatsız ederdi onu. İnsanların sigara içmesine de bir anlam veremezdi. Gençler özendikleri için başlıyorlardı sigaraya, böylece kendilerini daha iyi hissedeceklerini zannediyorlardı; ama yanılıyorlardı. Kendini iyi hissetmenin tek bir yolu yoktu; mesela Serdar Bey, mavi kravatını takıp gri takımını sırtına geçirince son derece iyi hissederdi. Bu düşünceler içinde alanı geçti ve yolun kenarına park edilmiş taksilere doğru yürüdü.
Taksiciye yolu tarif ederken çok zorlandı. İnatçı bir öksürük nöbetiydi yakalandığı, iki kelimeyi bir araya getirmesine izin vermiyordu. Sonunda eve vardıklarında, taksiciye parasını verirken teşekkür etmeye kalktı, ama öksürük buna da izin vermedi. Serdar Bey kendini kötü hissetti bu yüzden. Taksiciye yüklü bir bahşiş verdi. Bir yandan da şaşırıyordu duruma. Sigara dumanından birkaç nefes soludu diye bu kadar şiddetli bir öksürük krizine yakalanması hiç hayra alâmet değildi. Aslında İtalya’dayken de hafif bir öksürüğü vardı. Ama normal sayılırdı bu, muhtemelen oteldeki klimalar yüzündendi. Çünkü yalnız kendisi değil, gruptaki birçok meslektaşı da aksırıp tıksırmaya başlamıştı. Serdar Bey klima denen icadı anlamış değildi, insanların suratına soğuk hava üflemek de neydi?
Basit bir klima yüzünden – üstelik kendisi için değil, oteldeki konuklar için çalıştırılmış bir klima yüzünden – hastalanacağını düşünmek canını sıktı. Daha ciddi bir sebep söz konusu olsa sanki hastalıktan şikâyetçi olmayacak, işleri sekteye uğrasa bile gam yemeyecekti. Şimdi, onu bekleyen onca iş arasında, bir de hastalıkla mı uğraşacaktı? Ne var ki öksürük iyice ilerlemeden bir şeyler yapması lazımdı, en azından bitki çayı falan içmeliydi. “Belki ıhlamur iyi gelir” diye düşündü. Valizini ve çantasını eve bıraktıktan sonra bitişikteki markete gitti. Çay çeşitlerine göz atarken yan taraftaki kahve reyonu dikkatini çekti. İyileşir iyileşmez işe başlaması gerekecekti. Hayır, diye düşündü birden, iyileşmeyi bekleyemezdi. Yorgunluğu geçsin, öksürüğü biraz hafiflesin, derhâl işe başlayacaktı. İtalyan temsilciyi yakalamak için otelin lobisinde az mı beklemişti, adama az mı dil dökmüştü? Bir çuval inciri berbat edemezdi. İtalyan şirketi ortaklığa bu kadar yaklaşmışken hiçbir şeyi erteleyemezdi. Böylece, bir kutu ıhlamur çayı, bir paket de granül kahve aldı.
Kasiyer orta yaşlı, bezgin görünüşlü bir kadındı. Barkod okuyucu kahveyi bir türlü tanımadı, kadın epey uğraştı, paketi evirip çevirdi; ama bir işe yaramadı. Bu durum onu daha da bezgin hâle getirmiş gibiydi. Yavaşça izah etti: Barkod okuyucu arızalanmıştı, bu aralar sık sık arızalanıyordu ve ne yazık ki yapacak bir şey yoktu, kahveyi okutamıyordu, Serdar Bey dilerse ıhlamur çayını ödeyebilirdi. “Şansa bakın!” dedi Serdar Bey iki öksürük arasında; sesi öfkeliydi. Yurtdışında geçirdiği zorlu bir haftadan ve aktarmalı uçuştan sonra ihtiyacı olan tek şey dinlenmek değil, âdeta bir paket kahveydi. Kredi kartını hızlıca çekip çıkardı, öfkeyle kasiyere uzattı. Kadın bu öfkeyi anlamsız bulmuş olacak, Serdar Bey’in gidişini boş gözlerle izledi.
Günün akşamında Serdar Bey nihayet evindeydi, ama onu havaalanından eve getiren taksinin şoförü Mehmet hâlâ direksiyon başındaydı. Gözlerini trafik lambasına dikmiş, kırmızı ışığı gözlerken karar verdi: az önce evine bıraktığı müşteri, sonuncu olacaktı. Mesaiyi uzatmayacaktı. “Şansa bak!” diye düşündü kıvançla. Gri takımlı, mavi gözlü adam çok kötü öksürüyordu; ama yüklü bir bahşiş bırakmıştı. Belli ki zengin biriydi, belki de iş adamıydı. “Kimse kim!” dedi Mehmet, önemli olan kendisinin ne yapacağıydı. Eşine hediye almak geçti aklından, uzun zamandır çiçek vermişliği yoktu.
Zili çalmadan önce, buketi tutan elini arkasında gizledi. Eşi kapıyı açtı. “Sürpriz!” dedi Mehmet, buketi uzattı. Der demez hapşırmaya başladı. “Polen midir nedir” diye düşündü, “hapşırtıyor adamı.”
Ertesi sabah, Serdar Bey’in oturduğu apartmanın bitişiğindeki markette hummalı bir çalışma vardı. Ürün getiriliyordu. Büyükçe bir kamyon, marketin önüne park edilmişti. Görevliler kamyonun kasasından kolileri alıp içeri taşıyordu. Kasiyer Müjgan, kasanın ardında kollarını kavuşturmuş; yorgun bir hâlde görevlileri izliyor, kolileri doğru reyonun önüne bırakmaları için talimat veriyor, ara sıra da burnunu siliyordu. Üzerinde kırık bir kadeh sembolü ve “Dikkat kırılır” uyarısı bulunan bir koli kamyonun kasasından indirilirken, istemsizce dudağını ısırdı. Bu da kazasız belasız taşınırsa iş bitecekti. Derken koli, Müjgan’ı haklı çıkarırcasına görevlilerin elinden kurtuluverdi. İçinde her ne varsa - muhtemelen bardak, tabak gibi şeylerdi - kırıldığını belli eden çatırtılar duyuldu. “Şansa bak!” dedi Müjgan. Şimdi bir de bunlarla uğraşmak gerekecekti. Zaten böyle günleri hiç sevmezdi. Hiçbir şey kırılıp dökülmese bile, koliler taşınırken ha bire toz kalkardı. Müjgan’sa tozdan hoşlanmazdı. Keyfi bir tutum değildi bu üstelik. Toza alerjisi vardı. Taşıma işi bitmeyegörsün, aksırıp tıksırmaya başlardı.
Görevlilerden biri düşen koliye yönelince Müjgan seslendi: “Sorun yok, ben hallederim!” Aceleyle burnunu temizledi. Mendili çöpe atarken düşündü: “Şu iş bir bitsin, buraları paspasla silip tertemiz yapacağım.”
Serdar Bey suçu klimalara ve sigara dumanına atmıştı; taksici Mehmet çiçekteki polene, Müjgan’sa toza. Umalım ki haklı olsunlar ve bu hikâye masumluğunu korusun, koronavirüs salgınının yayılışını akla getirmesin.