HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
KEMAL BOZOK 2
İSMAİL DELİHASAN 3
Uğur Altundaş 4
FEYZA TUĞÇE FIRAT 5
ZEHRA TAŞDEMİR 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
Yine bir Pazar akşamı ve
yine otogardaydı Mehmet.
Otogar her zamankinden
daha kalabalıktı, her otobüsün
başında bir davul zurna,
Türk bayrakları, “En büyük
asker bizim asker!” nidaları,
havaya atılıp tutulan 20 yaşını
henüz doldurmuş Türk
gençleri, çocukları ile gurur
duyan bir o kadar hüzünlü
anne babalar, sevdiğinin
boynundan kollarını ayıramayan
gözü yaşlı nişanlılar,
sevgililer… Ayrılık vatan için
olunca bayram ediyordu
millet sevdalıları. Asker adaylarının zor da
olsa sevdiklerinden ayrılarak otobüslere binmesiyle
otobüsler hareket eder gibi olduysa
da otobüslerin önünü keserek asker ocağına
uğurladıkları arkadaşlarına moral vermek
amacıyla büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un
Türk Milleti’ne armağanı İstiklal Marşımızı
hep bir ağızdan haykırmaları otobüsün 45
dakika kadar geç kalkmasına neden olmuştu.
İki katlı otobüsün üst katında en ön sıradaki
yerine oturmuş, olan biteni gururla seyrediyordu
Mehmet. Asker bir milletin ferdi olmak
böyle bir şey olmalıydı diye düşündü, ama
aklına yarın sabah mesai saatine yetişmesi
gerektiği geldi, aksi bir durumda problem
yaşayabilirdi, irkildi.
Otobüsün garajdan çıkmasıyla içini bir hüzün
kaplamıştı. Bir kez daha sevdiklerini, arkadaşlarını
o koca şehirde bırakıyor, yollara
düşüyordu. Bir sigara yaktı efkarını sigaranın
dumanıyla dağıtabilmeyi amaçlayarak. Otobüs
genç asker adayları ile doluydu ve onların
yaktıkları sigaralardan göz gözü görmez
olmuştu. Sigara biter bitmez bir tane daha
yakmıştı bile, sevdiğiyle beraber içtiği sigaralar
aklına gelmiş duygusallaşmıştı, uykusu da
gelmiyordu.
Saat gece yarısı 00:00’ı bulduğunda
25 yaşlarında kısa
boylu, hafif kilolu, lacivert
pantolonu ve mavi gömleği
kırış kırış olmuş otobüsün
muavini üst kat merdivenlerinden
kafasını uzatarak,
bu saatten sonra otobüste
sigara içilemeyeceğini, yeni
çıkan kanun ile şehirlerarası
otobüslerde sigara içme yasağının
saat 00:00 itibariyle
başladığını ince bir ses tonuyla
duyurduğunda, tamamı
genç asker adaylarından
oluşan yolculardan büyük bir gürültü koptu.
“Biz ailemizden sevdiklerimizden ayrıldık,
asker ocağına gidiyoruz, canımız sıkkın, efkarlıyız,
sigaramızı içeriz, bu yasak hemen
böyle başlamaz, sabaha başlasın bari” şeklindeki
homurdanmalar, haykırışlar sürüp
giderken birçoğu bir sigara daha yakmıştı
bile. Muavinin “Sigaraları söndürün” ikazlarına
kulak asmadan derin nefesler çekmeye
devam ediyorlardı. Ağız münakaşası sürüp
giderken otobüs yavaşladı ve yolun sağında
durdu. Otobüs şoförü üst kata gelerek sigara
yasağının başladığını ve içilmeye devam
edilmesi halinde otobüsün hareket etmeyeceğini
sert bir üslupla haykırdı. Mehmet yıllardır
süregelen bir alışkanlığın bir gecede
yasaklanmasına çok bir anlam verememiş ve
bu kanunun uygulanabilirliğinin olmadığını
düşünürken bir yandan da mesai saatinden
önce otobüsün gideceği yere varmasını umut
ediyordu. Sesini çıkarmadı. Otobüs, gençler
sakinleştikten sonra hareket etti. Bu kadar
aksiyon içeren bir yolculuk yapacağını hiç
düşünmemişti. Sabahtan itibaren yorucu bir
gün bekliyordu Mehmet’i, uykusunu almalıydı.
Otobüsün en ön koltuğunun bu kadar so-ğuk olacağını hiç tahmin edememişti, montu
ile omuzlarını ve kollarını battaniye gibi sardı
ve gözlerini kapadı.
Muavinin anonsuyla uyandı “Eğirdir Dağ Komando
Okulu’nda inecekler hazırlansınlar”.
Saatine baktı hemen, zamanında gelmişti, sabah
içtimasına yetişecekti. Soğuk bir Eğirdir
sabahında otobüsten inerek içinde annesinin
yıkadığı temiz eşyalarının bulunduğu çantasını
sırtına vurdu. Otobüs gürültülü bir şekilde
hareket edip giderken arkasından baktı,
sevdiklerinden bir kez daha ayrılıyor gibi hüzünlendi.
Asfaltın bir yanı sis altında zorlukla
görülen Eğirdir Gölü, diğer yanı üzerinde
devasa Türk Bayrağı ve komandonun durmadan
haykırdığı “Güçlüyüz Cesuruz Hazırız”
yazılarının bulunduğu bütün ihtişamıyla dimdik
ayakta duran Sivri Tepe bulunuyordu.
Hafif eğimli bir yokuşu yürüyerek Tümen’in
nizamiyesinden içeri girdi. İki ay kadar önce
istemeyerek girdiği bu kapıdan ayrılamamıştı.
Birçok asteğmen adayı bu zorlu yerde zorlu
eğitim şartlarından ürkerek Tuzla Piyade
Okuluna gitmişlerdi ama o onuruna yedirememişti.
14 yaşında evinden ailesinden ayrılmıştı.
Loş ışıklı, soğuk ranzalı, az harçlıklı, çok
sporlu, her şeyin sırayla alınıp verildiği yatılı
okul hayatı onu geliştirmiş, olgunlaştırmıştı.
Hayatı küçük yaşlarda öğrenmeye başlamış
olması nedeniyle zorlukları çabuk kavrayarak
pratik çözümler üretebiliyordu.
İki ay önce nizamiyeden girdiği ilk gece
defalarca seyrettiği bir filmi tekrar seyrediyor
hissine kapılmış, yine mi diye içinden
geçirmişti. İlk sabahı hiç unutamıyordu. Kalk
saatine daha bir saat varken, hava bile aydınlanmamışken
60 kişilik koğuş arı kovanı gibi
işliyordu. Bütün asteğmen adayları kalkmış
yataklarını nizami bir şekilde düzeltmeye çalışıyorlardı.
Mehmet sıcak yatağının içinden
diğerlerini seyrediyor gülümsüyordu, 14 yaşında
ilk yatak düzelttiği günler aklına gelmişti.
Organize bir şekilde yardımlaşıyorlardı.
Bir yorganı pis betonun üzerine serip 2-3
kişi etrafında döne döne nevresim üzerindeki
kırışıklıkları düzeltip öğretildiği şekliyle katlamaya
çalışıyorlar, yapamadıkça birbirlerine
sinirleniyorlar, arada da Mehmet’e “Kalk
yatağını düzelt, içtimaya geç kalırsan ceza
alırsın” diyorlardı. Öğrenim hayatının yarısı
yatılı okullarda ranzalarda geçmiş Mehmet
“İşinize bakın, hatta birkaç kişi daha çağırın,
o yorgan üç kişi ile düzelmez” diyerek dalga
geçiyordu. Yatağını düzeltmeyi başarabilenler
traş takımlarını alıp tuvaletlerin yolunu tutmuşlardı
ama 8 lavabonun yaklaşık 100 kişiye
yetmeyeceğini bildiğinden akşamdan sakal
traşını olmuştu. İçtimaya 10 dakika kadar kalmıştı,
yatağından kalktı 2-3 dakikada yatağını
düzeltti. “Bu salak kesin geç kalır, ceza alır”
diye düşünen meraklı gözler hayretler içinde
bakıyorlardı.
Zorlu bedensel eğitimlerde insan vücudunun
ne kadar güçlü ve dirençli olduğunu anlıyordu.
Bedensel eğitimlerde zorlanmıyordu
ama koşuları çocukluğundan beri sevmezdi.
Amaçsızca bir noktadan bir noktaya kendini
parçalarcasına koşmayı anlamsız buluyordu.
Her zamanki gibi elinde birkaç tane telefon
kartı ile ankesörlü telefon sırasına girdi. Sözlüsünü
ve anne babasını arayacaktı. Önce ailesini
arıyordu çünkü yurtdışındaki sözlüsü ile
konuşurken hep bir problem çıkıyor ve konuşma
uzadıkça uzuyor ailesini arayacak kontörü
kalmıyordu.
Annesi açmıştı telefonu “Kuzum ne yapıyorsun?
Nasılsın?” dedikten sonra ağlamaya
başlamıştı. “Neden ağlıyorsun?” demesine
kalmadan, “Oğlum seni çavuş yapacaklarmış”
diye hıçkırmaya başlamıştı. “Anne, beni
neden çavuş yapsınlar, sen merak etme hiçbir
şey olmaz, nerden çıkarıyorsun bunları, sen
üzülme” diye annesini teskin etmeye çalışırken
babası telefonun ahizesini almış “Yemedim
yedirdim, içmedim içirdim, neden koşmuyorsun?
Neden denileni yapmıyorsun?”
diye gürlemişti. Devletine sadakatle hizmet
eden yılların devlet memuru babası belli ki
bu duruma çok içerlemişti. Mehmet konuyu
halen anlamamıştı. Babası “5000 metreyi koşmamışsın”
dedi. Mehmet ortamı biraz yumuşatmak
için:
-Baba, koşu kalbe zararlı, ben jogging yapıyorum.
- O ne oğlum?
- Hızlı yürüyüş, baba.
Mehmet sonradan öğreniyordu ki 5000 metre
tam techizatlı koşuyu 30 dakikada bitirmesi 42 dakikada gelmişti ve 25 yaşında
reşit bir birey olduğu halde üstleri tarafından
eve mektup gönderilmişti.
Güneşli bir kış günü ilk koşuda başarısız
olanlar için yeni bir koşu başlamak üzereydi.
Mehmet kafasında miğfer, elinde tüfek başlangıç
noktasında bekliyordu. Koşu askeri birliğin
dışında Eğirdir Gölü kenarınca uzanan
karayolunda mevcut trafik durdurularak yapılıyordu.
Başlangıç noktasından 2500 metre
gidilip aynı yoldan geri dönülüyordu. İlk koşuda
başarılı olamayan yaklaşık 40 kişi koşuya
başladı. Karayolunun her iki tarafındaki seyrek
apartmanların altındaki dükkanlarından
çıkan esnaf ve meraklı vatandaşlar koşuyu izliyorlardı.
Mehmet yavaş tempo koşuyor evleri
geçtikten sonra hızlı bir şekilde yürürüm, diye
aklından geçirirken gözüne 11-12 yaşlarında
küçük pinokyo bisikletiyle etraflarında dolaşan
erkek çocuğu ilişti. Hem koşuyor hem de
çocukla konuşmaya çalışıyordu. “Sana para
versem beni taşırmışın?” dedi. Çocuk “Kaç
lira vereceksin?” diye sordu, uyanık bir çocuğa
benziyordu. Bir çocuğu yeterince sevindirecek
bir para teklif etti ve bisikletin arkasına
binmişti bile ama bisiklet küçük olduğundan
ayaklarını çok yukarıda tutması gerekiyordu.
200 metre kadar sonra çocuk yorulmuştu,
bisiklet yalpalamaya başladı. Mehmet “Ben
süreyim bisikleti, sen arkaya otur” dedi. Miğferi
çocuğun kafasına geçirdi, çocuğun kafası
kaybolmuştu miğferin içinde, tüfeği de eline
tutuşturdu, pedallara asıldı ama bisiklet çok
küçüktü dizleri direksiyona değiyor hızlanamıyordu.
Çareyi ayağa kalkarak pedalları
çevirmekte buldu. Hızlandıkça hızlandı, kan
ter içinde koşan asteğmen adayı arkadaşlarına
yetişmişti. Onu bisikletin üstünde gören
arkadaşları şakayla karışık kızıyor, içten içe
de kıskanıyorlardı. Koşan arkadaşlarını geçip
gitmiyordu, sonuçta tüm zamanların 5000
metre rekorunu kırmaya niyeti yoktu.
2500 metre dönüş noktasında bir asteğmen
bekliyor ve gelenlerin öğrenci numaralarını
yazıyordu. 2500 noktasından önceki en son
virajda durdu. Bisikletten indi miğferini taktı,
tüfeğini eline aldı. Çocuğa parasını vermemişti
koşunun bitiminde verecekti. Ben 5 dakikaya
geliyorum paranı da vermedim, sakın
para vermek isteyen askerlere de inanma diye
tembihledi ve koşmaya başladı. 2500 metre
dönüş noktasında bir trafik polis otosu trafiği
kesmiş, asteğmen elinde kağıt kalem gelenlerin
numaralarını alıyordu. Mehmet numarasını
yazdırdı ve dönüşe geçti. İçinden “Çocuk
inşallah bekliyordur yoksa mahvoldum” diye
geçiriyordu. Virajı dönünce çocuğu ve bisikleti
beklerken gördü ve bir oh çekti. Çocuğun
yanına gelince asfalta oturdu ve biraz soluklandı,
ara ara arkadaşları yanından laf atarak
geçiyorlardı, bazıları durup muhabbet bile
ediyordu. Mehmet’in acelesi yoktu nasılsa
birazdan iki tekerin üstünde onlara yetişirdi.
Yeniden bisikletin pedallarına asıldı, çocukla
muhabbet ediyor manzaranın doğanın tadını
çıkarıyordu ki yanında bir araba belirdi.
Trafik polisleri asteğmen ile birlikte dönüşe
geçmişlerdi, asteğmen arka koltukta eliyle
Mehmet’i gösteriyor ve bir şeyler anlatıyordu.
Mehmet’in canı sıkılmıştı yine geçemeyecekti
koşudan yine eve mektup gidecekti. Biraz
daha gittikten sonra bisikletten indi çocuğa
teşekkür etti ve parasını verdikten sonra koşmaya
başladı. Koşuyu yeterli sürede bitirmişti
ama asteğmen kendisini bölük komutanına
söylerse koşudan kalacaktı. Bitiş noktasında
kalabalığın arasına karışıp asteğmene görünmemeye
çalıştı. Koşu bittikten sonra topluca
tümene döndüler. Arkadaşları, “Bisikletli çocuğu
nasıl buldun, önceden mi ayarladın?”
diye soru yağmuruna tutuyorlardı.
O gece kafasından birçok şey geçiyordu.
Yine koşudan geçemezse, yine eve mektup
giderse, annesi üzülürse, babası sinirlenirse…
Sabahı zor etti. Yatakhaneden içtima
alanına giderken uzaktan asteğmeni gördü
ama içtimaya katılmak zorundaydı, asteğmenin
önünden geçecekti, görünmeden geçmesi
imkansızdı. Asteğmenin yanından hızlı
adımlarla geçerken,
“Seni gördüm Mehmet” dedi.
“Neyi gördünüz komutanım?” dedi Mehmet
biraz da mahçup.
“Seni koşuda bisikletle giderken gördüm ve
trafikçi polislere, bakın, şu küçük bisikletin
üzerindeki komiser, biliyor musunuz?” dedim.
“Onlar da ne dedi, biliyor musun?”
“Ne dedi komutanım?”
“Komutan, Türk Polisi hiçbir zaman yaya kalmaz.