HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
VILAYET GULIYEV 2
HİDAYET ORUÇOV 3
KEMAL BOZOK 4
İSMAİL DELİHASAN 5
BURHANETTİN ÇAKICI 6
Ece Türköz Oğuz 7
Sizi tanımak isteriz öncelikle. Kendinizden bahseder misiniz? Eğitim, iş ve fikir hayatınızdan bahseder misiniz?
1955 yılında, o zamanki Yugoslavya’nın Kosova eyaletinde, Türklerin yoğun olarak yaşadığı Prizren şehrine bağlı bir Türk köyü olan Mamuşa’da dünyaya gelmişim. 2. Dünya Savaşı ardından Yugoslavya’da kurulan komünist rejimin baskılarına dayanamayınca, ben üç yaşındayken, 1958 yılında ailece Türkiye’ye göç etmişiz. Manisa’nın Salihli ilçesinde on yıl kadar yaşadık. İlkokulu orada okudum. 1969 yılı kışı ailevi nedenler yüzünden ailemizin büyük bir kısmının (dedem, ninem, ve amcalarımın) yaşadığı Kosova’nın Mamuşa köyüne döndük. Burada ortaokula devam ettim. Ardından okuduğum Prizren lisesinden okudum. Buradan mezun olduktan sonra yükseköğrenimime Priştine Üniversitesi Türkoloji bölümünde devam ettim. 1981 yılında, Priştine’de Türkçe olarak yayınlanmakta olan “Tan” Gazetesi’nde gazeteci olarak çalışmaya başladım. Gazetede gazeteci, editörlük de dahil çeşitli görevlerde bulundum. Gazete 1999 yılında Kosova savaşı esnasında NATO müdahalesi ardından kapanınca ticarete atıldım. On yıl ticaretle uğraştım. 2009 yılında da Mamuşa’daki “Atatürk” Lisesi’nde Türkçe öğretmeni olarak çalışmaya başladım. Halen bu lisedeki görevime devam etmekteyim.
Edebiyata bakış açınız nedir? İyi edebiyat nedir? Nasıl olmalıdır?
Edebiyat benim görüşüme ve bakış açıma göre iyisi ve kötüsü, acısı ve tatlısıyla insanı, toplumu, dünyayı ayrıntılı bir şekilde ele alıp anlatmaktır. Edebiyat bunu yapabildiği sürece insanın ve insanın bir parçası olduğu toplumların gelişmesi yolunda kendine düşen rolü ve misyonu yerine getirmiş olur.
Toplumcu gerçekçi eserler yazıyorsunuz… Edebiyat ve toplumun ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?
Edebiyat ile toplum arasında sıkı bir ilişki olduğu görüşündeyim. Her zaman iç içe, yana yana olup birbirlerini besleyen, birbirlerinden ayrı düşünülemeyen olgulardır. Bu gerçek özellikle büyük tarihi toplumsal dönüşümler esnasında kendini gösterir. Dünya edebiyatındaki büyük eserlerin toplumlardaki bu toplumsal dönüşümlerle ilgili oldukları ortaya çıkacaktır. V. Hugo’nun Fransız devrimiyle ilgili Sefiller, Margaret Mitchel’in Amerikan iş Savaşı’ndaki gerçekleri yansıttığı Rüzgâr Gibi Geçti, L. Tolstoy’un Fransızların Rusya’ya saldırısını anlattığı Savaş ve Barış, E. Hemingway’in İspanyol iç savaşından kesitler sunduğu Çanlar Kimin İçin Çalıyor, B. Pasternak’ın Ekim Devrimi’nde yaşananları gözler önüne serdiği Doktor Jivago adlı romanları buna önek olarak gösterilebilir. Dolayısıyla dünyayı etkileyen o tarihi, toplumsal devinim ve dönüşümler olmasaydı dünya edebiyatının klasikleri arasına giren bu şaheserler de büyük bir olasılıkla yazılamayacaklardı.
Sizi etkileyen yerli ve yabancı yazarlar hangileridir? Çağdaş Türk nesrini takip edebiliyor musunuz?
Yerli yazarlardan beni en çok etkileyen daha çocukluğumda okumaya başladığım Ömer Seyfettin oldu. Sonraları elime geçen her kitabı okudum. Bizim buralarda Türk yazarlarına ait kitap bulmak pek o kadar kolay değildi. Yine de zamanla bazılarının kitaplarına ulaşır olduk. Hikâyeci ve romancılar arasında Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Kemal Tahir sevdiğim yazarlardır. Beni etkileyen yabancı önemli yazarlar arasında ise Homeros’tan başlayarak Hugo, Balzac, Tolstoy, Dostoyevski, Pasternak, Hemingway, Andriç, Selimoviç gibi yazarları sayabilirim. Çağdaş Türk nesrini de doğal olarak elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum.
Çağdaş Kosova Türk edebiyatını nasıl yorumluyorsunuz? Hâlihazırda nesir ve nazım ne durumda?
Kosova Çağdaş Türk Edebiyatı bu topraklarda daha Osmanlı döneminde gelişmeye başlayan edebiyatın devamı niteliğinde olup, aynı zamanda genel Türk dünyası edebiyatının da ayrılmaz bir parçasıdır. I. Balkan Savaşı’nda yenik düşen Osmanlı 1912 yılında buralardan çekildikten sonra kurulan Yugoslavya Krallığı zamanında bir duraklamaya dönemine giren edebiyatımız II. Dünya Savaşı sonrasında Tito önderliğinde kurulan Sosyalist Yugoslavya zamanında Türklere tanınan milli varlık kimliklerini geliştirebilme hakkı çerçevesinde oluşan olumlu koşullarda yeniden filizlenip dal budak salmaya başlamıştır. Üsküp’te Birlik, Priştine’de Tan gazeteleriyle Sesler, Çevren gibi tolum sanat, Tomurcuk, Kuş benzeri çocuk dergilerinin çıkarılmaya başlanmasıyla Yugoslavya’nın dağıldığı 1990 yılın ortalarına kadar süren 50 yıllık uzun bir dönem süresince edebiyatın her alanında oldukça önemli ve başarılı edebi ürünler yaratılmıştır. Bununla kalınmayıp söz konusu gazetelerin çerçevesinde geliştirilen başarılı kitap yayın etkinlikleri sayesinde söz konusu edebi ürünler geniş kitap halinde geniş okur kitlelerine de sunulmuştur. Çağdaş Kosova Türk edebiyatı çerçevesinde her alanda ürünler yaratılmasına karşın özellikle şiir ve hikâye türünde önemli başarılar elde edildiği söylenebilir. Romana gelince söz konusu dönemde bu alanda dişe dokunur eserlerin yaratılamadığı görülmektedir. Çağdaş edebiyatımızın 1999 yılındaki Kosova Savaşı esnasında NATO müdahalesinden sonraki dönemde oluşan koşullardaki durumuna gelince olumlu şeyler söyleyebilmek maalesef oldukça zor. Kosova’ya yapılan söz konusu müdahaleden sonra özellikle buradaki Türkler açısından oluşan olumsuz toplumsal politik ve ekonomik koşullarda Edebiyat ürünlerinin okura sergilendiği Türkçe gazete ve dergilerin kapanmasıyla 50 yıl süresince elde edilen edinim ve kazanımlarla önemli bir gelişme sürecine giren edebiyatımız büyük bir duraksama gözlenmektedir. Dolayısıyla edebiyatımızın bu koşullarda edebiyatımızın önünde iyi bir geleceğin olduğunu söyleyebilmek oldukça zor. 1999 yılından bu yana ad yapmış şair ve yazarlarımızın dahi yayın koşullarının yokluğu nedeniyle edebiyattan koptukları görülmektedir. Yugoslavya döneminde her yıl çeşitli türde Türkçe onlarca edebi kitabın yayınlandığı Kosova’da günümüzde yılda iki üç kitabın zar zor yayınlanabildiği göz önünde bulundurulduğunda büyük bir gerileme yaşandığı söylenebilir.
Gazeteci kimliğiniz de var. Biraz bundan bahseder misiniz? Gazeteciliğin edebiyatınızdaki rolü nedir? Etkileri nelerdir?
Kosova’nın başkenti Priştine’de, o zamanki adıyla Tito Yugoslavya’sındaki Kosova Sosyalist Özerk Bölgesi’nde yaşayan Türklerin iletişim –kültür -sanat- edebiyat- eğitim alanında gelişmelerine katkı sunabilmek amacıyla toplumun desteğiyle 1969 yılında kurulan “Tan” Gazetesi’nde 1981 yılı başlangıcında gazeteci olarak çalışmaya başladım. Daha sonraları, uzun bir süre 16 sayfalık gazetenin 10 sayfasını, üçte ikisini oluşturan kültür-sanat- edebiyat sayfalarının editörü olarak görev yaptım. Bu dönemde Türkiye’ye ziyaretlerimizde, o zamanın Yugoslavya’sındaki kültür, sanat, edebiyat buluşmalarına geldiklerinde görüşüp tanıştığımız büyük Türk edebiyatçılarıyla röportajlar yapıp yayınlama şansına da sahip oldum. Bu arada Türkiye’deki kimi gazete ve dergilerde, haber, makale türünde yazılarım da yayınlandı. Çalıştığım gazetenin, gazeteciliğimin 1999 yılındaki müdahaleye kadarki dönem içerisinde edebi çalışmalarına haliyle çok büyük bir katkısı olduğu söylenebilir. Bu dönemde yazdığım öykülerimin çalıştığım gazete sayfalarıyla, gazete çerçevesinde yayınlanan Çevren ile Kuş adlı dergilerde yayınlanabilir olması da edebi çalışmalarımın gelişmesinde önemli rol oynadı. Yazdıklarımızın yayınlanabileceği gazete ve dergileri olmasa Kosovalı diğer Türk şair ve yazarları da büyük bir olasılıkla yazmaktan vazgeçmek zorunda kalacaklardı.
Sizin perspektifinizden, siyasi kimliğinizle Kosova tarihinden bahseder misiniz? Kimlik meselesi var, göçler var, din faktörü var. Bunları nasıl yorumluyorsunuz?
Kosova, 1389 yılındaki o meşhur 1. Kosova Meydan Muharebesi’nden sonra beş yüz küsur yıl Osmanlı idaresinde kalmış önemli bir bölgedir. Aradan geçen 500 küsur yılın ardından 1912 yılında yaşanan I. Balkan Savaşı’nda maalesef Osmanlı buradan çekildikten sonra İkinci dünya Savaşı sonrası kurulan ve 50 yıl devam eden Tito Yugoslavya’sının son on beş yıllık kısa dönemini saymazsak Evlad-ı fatihanlar olarak burada kalan Osmanlı yadigârı Türklerin yüzleri hiç gülmemiş. Osmanlı yadigârı oldukları için buradaki diğer egemen uluslar veya halklar tarafından sürekli horlanmış, baskıya maruz kalmış, bunun sonucu olarak da kurtuluşu sürekli Türkiye’ye göç etmekte aramışlar. Yine de bu zor şartlara rağmen ulusal ve dini kimliklerini korumada çok takdir edilmesi gereken çok büyük gayretler göstermişler. Bu zor koşullara rağmen dinimiz, dilimiz ve edebiyatımızla dimdik ayaktayız ve bundan da gurur duymaktayız. Osmanlı zamanında Rumeli’de inşa edilmiş cami, türbe, hamamlardan büyük bir kısmının hala ayakta duruyor olmaları Evlad-ı Fatihanların o zorlu komünizm yılları süresince ata yadigârı dini ve milli eserlerimizin bekçiliğini yaparken ulusal ve dini kimliklerine de ne büyük bir gayretle sahip çıktıklarının kanıtıdır.
Romanlarınızda öğretmen, muhtar, imam ve köylü… Klasik bir köy romanı için gerekli olan tüm kişiler mevcut. Bunları bilinçli mi seçiyorsunuz? Neye göre seçiyorsunuz?
Söylediğiniz gibidir. Ama ben o kahramanlarımı özel olarak seçip yaratmıyorum. Her günkü yaşamımızda karşılaştığımız, iç içe olduğumuz, bir araya geldiğimiz karakterler bu söyledikleriniz. Dolayısıyla ister istemez edebiyatımıza da giriyor, orada yerlerini alıyorlar.
Yazdıklarınızda sizden, yaşadıklarınızdan çok şey mevcut. Siz bunları nasıl yorumluyorsunuz?
Eserlerimde yaşanmış olayları anlatmaya gayret gösteriyorum. Benim tanık olmadığım, daha doğmadan önce veya küçükken yaşanmış olayları büyüklerimizden duyduklarımıza veya araştırıp okuduklarımıza dayanarak yazıyorum. Bazı hikâyelerimde, bu arada geçen yıl en son yayınladığım Yugoslavya’nın dağılışıyla ilgili romanımda anlattıklarımın çoğu da başımdan geçen, gerçekten yaşadığım olaylar. İnsan görüp tanık olduğu, bizzat yaşadığı olayları anlatırken daha gerçekçi, inanılır olabiliyor. Dünyaca ünlü Klasik yazarlardan çoğu da zaten bizzat yaşadıkları olaylardan esinlenerek yazdıkları eserleriyle beğenilip üne kavuşmuşlardır. Yukarıda da belirttiğim Hugo, Tolstoy, Pasternak, Hemingway örneklerinde olduğu gibi…
Romanlarınızda Kosova kültüründen, Kosova’dan bahsediyorsunuz? Mesela Sel romanınız Türkiye Türkçesiyle yazılmış olsa da alıntıladığınız Türküler Türkçenin Mamuşa ağzıyla yazılmıştır. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Benim hikâyelerimin, Türkiye’deki çocukluğumu anlattığım iki hikâyem dışında hepsi, bu arada yayınlanmış altı romanımın tamamı da burasıyla ilgili. Türkiye Türkçesiyle yazıyoruz. Sadece ben değil Kosovalı Türk şair ve yararların tamamının eserlerinde kullandıkları dil Türkiye Türkçesidir. Buradaki ilkokul ile liselerimizde de eğitim Tito dönemi Yugoslavya’sında olduğu gibi günümüzde de tamamen Türkiye Türkçesiyle yapılmaktadır. Kosova’da da Türkiye’nin belirli yörelerinde olduğu gibi Türkçe ağızlar veya şiveler var. Ama ortaya ifade etme zorluğu çıktığı için birkaç hikâyem dışında diğer hikâyelerimle romanlarımdaki diyalogları dahi Türkiye Türkçesiyle yazmaya özen gösteriyorum.
Son olarak… İşlediğiniz sosyal konulardan bahseder misiniz? Bunları neye göre seçiyorsunuz? Romanlarınızın teması nasıl oluşuyor? Ya da şöyle sorayım: romanlarınızı nasıl oluşturdunuz, nasıl oluştular?
Yukarıda da belirttiğim gibi hikâye ile romanlarımın konularını gerçek yaşamdan alıp çıkarmaya çalışıyorum. Her günkü yaşamımızda yazabilmek için insan istemediği kadar olayla karşılaşabiliyor. Tarih boyunca buralarda yaşanmış esin kaynağı olabilecek olaylar da bunun cabası. Buraları, yani Rumeli şair ve yazarlara esin kaynağı olabilecek motiflerle çok zengin. Son yıllarda buradaki Türklerle ilgili olayları ele alıp anlattığım tarihi, toplumsal, sosyal konulu romanlar yazmaya özen gösteriyorum. 93 Harbi diye bilinen olayın ardından 1878 yılında düzenlenen Berlin Konferansı’ndan günümüze kadar Rumeli coğrafyasında yaşanan tarihi, siyasi, sosyal ekonomik olayları ve durumları bir romancı gözüyle kurgulayıp romanlarıma aktarmaya, Rumeli Türklerinin, Evlad-ı Fatihanların çilelerini, ıstıraplarını, sevinçlerini yansıtmaya çalışıyorum. Şimdiye kadar yazdığım altı romanımda bu özellikleri görmek mümkündür. H er r omanım, b elirttiğim t arihten günümüze kadar geçen aşağı yukarı yüz elli yıla yakın bir süre içerisinde Evlad-ı Fatihanların burada yaşayan diğer uluslarla haşır neşir olurken dini ve milli kimliklerini koruyabilme uğruna katlandıkları çileli yaşamlarının, üzerlerinde derin izler bırakan tarihi, toplumsal siyasal olayların tanığıdır desek yeridir. Örneğin Rumeli’den Çıktık Yola adlı romanımda Balkan savaşları öncesi ve esnasındaki dönemi anlatırken, Taş Yerinde Ağırdır, Başka Olur Rumeli’nin Harmanı ile Elveda Hüdavendigar Diyarı adlarındaki içleme niteliğindeki romanlarımda halkımızın İkinci Dünya savaşı sonrası kurulan Yugoslavya’daki maruz kaldığı zor günleri dile getirmeye çalıştım. Sel adlı romanım ise bunlardan ayrı olarak Tito Yugoslavya’sının diğer dönemlere göre Türkler açısından oldukça güzel geçen dönemle ilgilidir. Geçen yılın sonunda yayınlanan ve en son eserim olan Rumeli Deryasında Boğdular Bizi adlı romanım da 1990 -99 yılları arasında yaşanan Tito Yugoslavya’sının parçalanıp dağılma süreci çerçevesinde yaşanan Bosna ile Kosova savaşlarıyla ilgilidir. Dolayısıyla benim romanlarımı okuyacak bir okur Rumeli’deki Türklerinin sıkıntılarla dolu 150 yıllık bu dönem içerisindeki çileleriyle baş başa kalacaktır.