HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
Bir Avuç Alıç
“Çam sakızı, çoban armağanı, sana memleketten alıç getirdim dayı.” dedim. Nasıl sevindi anlatamam.
Bir güzellik yayıldı o ihtiyar çehresine. Poşet içindeki altın rengi alıçlara usulca dokundu. Dokunmakla kalmadı poşeti aldı, ta içine çekerek kokladı. “Çok severim. Alıcın o mis kokusunda sanki navrız yüklü dağlarımızın rehasını bulurum, rahmetli annemi bulurum. Bana memleketimi hatırlatır.” dedi.
Bir an durdu: “Ömür dediğin nedir ki gülüm? Aha geldim, aha gidiyorum. Her şey nasip... Bahçemize kaç defadır diktim ama naz yaptı, tutmadı kerata.”
“Bizim oralarda dağ-taş alıç yüklüdür dayı. Başında yeter, kurda kuşlara yem olur. Seversin diye “Alıç Dağı”ndan senin için topladım.”
Elini dizime koydu:
“Sağ ol, var ol!” dedi.
Çok garip, bir tanesinin bile tadına bakmadı.
“Niyetli misin?” dedim.
“Hayır.”
“Hadi öyleyse. Buyur. Arkası var daha!”
Işıl ışıl baktı bana:
“Alıçları eşime götüreceğim. O daha çok sever. Sürpriz yapacağım. Görünce kim bilir ne çok sevinecek. Onsuz boğazımdan geçmez benim. Eşimin sevdiği hiçbir yiyeceği bu yaşıma kadar ondan önce yemedim ben.”
Hayretle baktım yüzüne.
Bacanak
Taziye için gelmişlerdi. İkisi de yayla komşumuzdu. Güneşin pare pare savrulduğu koca ıhlamurun gölgesine oturduk. Gözleri ayak uçlarında, rahmet ve sabır dilediler.
Hanım, kahve yaptı.
Yıkık bir çehreyle ikinci kattan nihayet bizimki de indi. Belli ki üzerinde mahalle baskısı var. “Gelenle gidenle hiç ilgilenmiyorsun. Seni soruyorlar.” Uyarıldığı kesin. Ya da uyandırıldığı… Yoksa hayatta inmezdi. Her zamanki gibi kıllı bacaklarını örtemeyen kısa siyah şortu üzerindeydi. Taziye için gelen iki konukla tokalaşmadı. Hâl hatır sormadı. Uzaktan uzağa çenesiyle “Hoş geldiniz” dedi. Çok geçmeden elinden düşürmediği telefonuna gömüldü.
“Bacanak mı?” dediler usulca.
“Bacanak” dedim. Almanya’dan yeni geldi.
…
Mustafa abi anlatıyor, biz dinliyorduk. “Rahmetliyi geçen sene kaybettik. Rahmetli dediği ölen karısıydı. Bu yüzden yaslı ve yaralıydı.
“Onun ölümüyle birlikte değirmenin çarkı kırıldı. İnsan, eşini kaybetmeye görsün, diğer yarısını kaybediyor. Şimdi bir çay bardağını karıştırmaya gücüm yetmiyor. Tadım yok, tuzum yok. Yalnızlaşıyor insan. Nerede o gençlik yıllarım?”
Bizimki aniden Mustafa ağabeyin sözünü kesti: .
“Dayı, sende ihtiyar zampara tipi var. Kim bilir gençliğinde ne çok hovardalık etmişsindir. Hele onları anlat bakalım.”
Ortalık buza kesti.
Mustafa abi bir an durdu. Gözlerime baktı. Ben eridim. Hiçbir şey söylemeden her ikisi de ayağa kalktı.
“Bize müsaade hocam, dedi. Tekrar başınız sağ olsun.”
Her ikisini de dış kapıya doğru uğurlayan ben oldum.
Cengiz Aytmatov Sizin Neyiniz Olur?
Profesörmüş. Beyin ve damar cerrahıymış. Dünya tıp literatüründe ismi olan biriymiş. Öyle anlattılar. Nihayet üç ay sonrasına randevu alabilmiştik. Beyaz önlüklü, dağınık beyaz saçlı, incecik, kara kuru bir adam. Türkçeyi yabancı aksanıyla konuşuyordu.
Muayeneden sonra öykü yazarı olduğumu duyunca çok şaşırdı.
“Demek öykü yazarsın?” dedi.
“Evet. Öykü kitaplarım var.”
“Hiç duymadım isminizi. Öyküleri çok severim. Özellikle yabancı öykücüleri…”
Rus edebiyatına âşıkmış. Batı edebiyatını fazla tutmaz ama okurmuş.
İnternetten kitaplarıma baktı. Özgeçmişimi okudu. Yazılarıma göz attı.
Edebiyata olan ilgisi hoşuma gitmişti. Rus edebiyatını okuyan, Batı Edebiyatını yakından bilen bir aydınla karşı karşıyaydım.
“Yazılarınızda bahsettiğiniz ‘bozkırdaki bilge’ kim?” dedi.
“Cengiz Aytmatov!”
“Hiç yabancı gelmedi bu isim. Sanki daha önce duymuşum gibi…”
“Eserleri yüz elli değişik dile çevrilmiş, dünyada en çok okunan, üç yazardan biri… Kırgız Türklerinden.”
“Ben niye bilmiyorum ya?”
“?”
“Şimdi sana çok özel bir soru soracağım. Bu Cengiz Aytmatov’la bir akrabalığınız var mı?”
Hayretle baktım yüzüne.
Dostlarım
Meğer herkes beni bekliyormuş. Benim, “Belim ağrıyor. Bel fıtığı olmuşum.” dememi bekliyormuş. Hep bir ağızdan koro halinde gürlediler:
“Oh oldu sana! İyi olmuş, çok iyi olmuş!”
Hayretle baktım yüzlerine. Sanki öğretmiş gibi bütün arkadaşlarım doktor kesilmişti başıma. Herkes aynı şeyi söylüyordu:
“Bilgisayarın başında saatlerce oturursan böyle olur işte!”
“Yazdın yazdın da ne oldu? Hani, seni kim tanıyor?”
“Yahu hüma kuşu gibi bilgisayarın başında sessiz, kıpırtısız, iki büklüm akşama kadar oturuyorsun. Böyle olacağın belliydi.”
“Yazma arkadaş. Bundan sonra şu öyküyü yazdım, şu kitabım çıktı dediğini duymayacağız. Vallahi yırtarım.”
“Öyküyü kim okuyor yahu! Gören de parayı kırıyor zannedecek. Bir şey kazandığın filan yok! Boşa kürek çekiyorsun.”
“Seninki züğürt tesellisi emmi oğlu...”
“Biz senin iyiliğin için söylüyoruz hocam! Yazma artık.”
Ocağın çaycısı bile öğüt vermekten geri kalmadı:
“ Yazma hocam yazma! Arkadaşlar doğru söylüyor. Sen çocukların telefon tiryakisi olması gibi bilgisayar müptelası olmuşsun. Sağlık daha önemli! Bundan sonra ye iç gez.”
“Kitap neymiş? Gözlerine yazık.”
“Hayret, dernek arkadaşlarımın beni bu kadar düşündüklerini bilmezdim!”