Kurtuluş Müjdelerinin Ruhumuzdaki Yansıması


 01 Kasım 2020



Yüz yüze oturmuşuz. Aramızda o kadar farklar var ki. Bu kadar yakın, bu kadar akraba olmamıza rağmen, birbirimize neredeyse hiç benzemiyoruz. Şimdiyse en büyük farkımız  şavaştır. 

O, çocukluğu savaşa tesadüf etmiş,  bu savaşta çocukluğunu, sevdiklerini ,toprağını yitirmiş biridir. Ben ise şimdi savaşı görüyorum. O, birinci Karabağ savaşının çocuk kurbanlarından birisi, ben ise gençliği ikinci Karabağ savaşında ki zaferlerle gurur duyan insanım. Onun toprak hasreti benimle yaşıttır. Ona göre ben, onun bu günlerde yaşadığı hisleri anlayamıyorum. Ama onu seven, değer veren biri olarak yüreğimin ta derinliğinden duyarak hissedebilirim. 

Bu günlerde herkes gibi bizimde sohbetimizin tek mevzusu var: O da Karabağ... Sayın Cumhurbaşkanının açıklamaları, işgalden azad olan toprakları, düşman tarafının durumunu, sosyal ağlarda bu konuyla ilgili insanların görüşlerini, seferberliğe çağrılan dostlarımızı ve herşeyi sözlerimizle müzakere ediyoruz. Ama onun işgal edilen köyü ve mecburi göç devri haricinde... Boş bulunup soruyorum: 

- Kaç yaşında çıktın ordan? 

Hüzünleniyor, ağır ağır nefes alırken, gözleri uzaklara dalıyor. 

- Altıncı sınıfta okuyordum. On bir yaşındaydım. Altıncı sınıfı da normal okumadım ki. Okula iki gün giderdik, bir ay evde otururduk. Çünki ateş ediyorlardı. Bazen köyden çıkıyorduk, bazen geri dönüyorduk. 

Sonra  kendi hakkında konuşmak istemiyor. Sohbet konusu değişiyor. Konuştukça gözlerine bakıyorum,  hasret dolu gözleri bir noktaya dikilmiş.

***

Biraz zaman geçiyor, onun telefon zili çalıyor. Kim olduğunu bilmiyorum, ama konuştukça yüzüne konan tebessüm, gözlerindeki ışık iyi haber aldığını gösteriyor. Konuşması bitince bana dönerek “Bizim köyümüz azad olmuş." dedi. Ancak dikkatle yüzüne bakıyorum. Bir anda o tanıdığım sesten, az önce hasret dolu simadan eser âlâmet kalmamıştı. 

Nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum. Gerçekten de, köyü işgalden kurtaran birine nasıl tepki vereceksiniz? Evet, buna hazır değildim. Hem şaşırdım hem de mutluyum ve inanıp inanmama konusunda kararsızım. O ise artık burda değil. Karşımda oturuyor olsa da, görüyorum ki dilinden düşürmediği "Şükür." fısıltılarının kanadında düşman ayaklarından azad olmuş köyüne doğru yol almış. Onu 27 yıl beklediği bu seferden geri çevirmeğe yüreğim el vermiyor. Biliyorum ki ben yanında olmasam daha büyük tepki verir. Belki hıçkırarak ağlar, belki “Ben artık göçkün değilim.” diyerek bağırır. Şimdiyse dilini dudağını ısırarak, içinden volkan gibi püskürmeğe hazır hıçkırıklarını yutmaya çalışıyor. Bulut gibi dolan, boşalmak için birtek işarete bend olan gözlerinden on bir yaşında kırılgan çocuk bakıyor. O çocuğun gönlünden neler geçiyor kim bilir? Onu bu duygulardan koparmak için bir şey söylemeye cesaret edemiyorum. Ellerini ellerime alarak susuyorum. Avucumun içinde titreyen eller o topraklara ne kadar açtır. Bir müddet sonra konuşmaya başlıyor.

- Tam 27 yıl... 27 yıldan sonra döneceğiz köyümüze. Bu, nasıl bir mutluluktur, Allah’ım? Ben böyleysem, acaba babamın sevinci nasıldır? Artık kurbanını keser. Yaşadığımız mahallede hepimiz göçkün gelenlerdik. Muharebe başlayınca bayraklar aldık, kimin toprağı azad olsa kapısına bayrak asacak.

Bu sözleri duygulanarak söylüyor. Ben de ilave ediyorum: 

- Şimdi sizin kapıya bayrak asılacak. 

- Bizim köyümüz şimdi yaşadığımız yere yakındır. Mezarlığa giden insanları oradan düşman vuruyordu diye tepeler yapmışlardı. O tepenin arkasından başımızı uzatamıyorduk. Ama yine de zorlukla da olsa, dürbünle gizli gizli köyümüze bakıyorduk. Biliyorum, zaten şimdilik bizim içeri girmemize izin vermeyecekler. En azından şimdi oraya rahatça ve korkusuzca bakmanın mümkün olacağına seviniyorum. Ona izin verirler.  Önemli olan bizim topraklarımızın kendi yiğitlerimizin, oğullarımızın elinde oluşudur.  Artık oralara düşman ayağı değmiyor. 

***

Doğduğum günden beri Karabağ sözü kulağıma dua gibi okunmuş.. İşgal altında olan topraklardan olmasam da, mecburi göçkünlük hayatı yaşamasam da, her bir Azerbaycanlı gibi bu derdi iliklerime kadar hissetmiş, bu hasretle büyümüşüm. Ama itiraf edeyim ki, hiçbir zaman bir insanın torpağının azad olunması haberini almasına şahit olacağımı düşünmemiştim. 

Bir haber insanı çocuklaştırıp, büyütüp, coşturup, mutlu edip, hüzünlendirirmiş. Bunu ancak makineli tüfek, mermi ve mermi sesiyle çocukluğunu kaybedenler anlayabilir. Bunu yıllarca dişleri, tırnakları ile inşa ettikleri evlerinden zorla çıkarılan, üstünde gezmeğe kıyamadıkları vatanlarının düşman tarafından ezildiğini gören kalpler duyulabilir.

27 Eylül'de başlayan İkinci Karabağ Savaşı, sadece bir ay içinde on binlerce sakinimize bu duyguları yaşattı. Yaklaşık 30 yıldır düşman işgali altında olan topraklarımızı şanlı ve güçlü ordumuzun kurtarması, halkımızın kazanma azmini her geçen gün artırmaktadır.

Bu gün on milyonluk Azerbaycan halkını  birbirinden ayıran hiç bir mevzu, hiç bir problem yoktur. Şimdi herkes birbirini daha çok seviyor, daha çok koruyor. Çünki bütün varlığımızla Karabağ’a, hak savaşımıza, cepheden gelecek olan zafer haberlerine bağlanmışız. Diğer herşey ertelenebilir ve bekleyebilir. Karabağ ise artık beklemiyor, beklemeyecek. On milyon yürek sadece bir ritmle çarpıyor “ Ka-ra-bağ!” 

İnanıyoruz ki, dostumun yaşadığı o nihayetsiz sevinci çok yakın günlerde bütün Karabağ ehli yaşayacak. Bir gün herkese "Köyün azad oldu, toprağın geri döndü" haberi telefondan gelecek. Yine başkasının bu sevincine şahit olur muyum bilmiyorum ama yaşadığım bu hadise ömrümün en güzel ve unutulmaz sayfasına dahil oldu. Gelecek zaferlerde görüşündeye dek.... 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 167. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 167. Sayı