Kuş avcısı sayatşı Maviya (Uzun Şiir)


 01 Haziran 2026


Bayan’ın doğup büyümüş öz evladı,  
Atadan avcılık – halk mirası.  
Taşkın çelik gibi duraksamayan,  
Sağanak gibi dökülen sözün hası.  

Eski zaman şeceresini hiç bırakmadan,  
Halk ağzından derlemiş bunca zaman.  
Ezberlemiş o asil söz hazinesini,  
Özenle yetiştirilmiş bir meyve gibi inan.  

Zihni zehir gibi, ustalık var sözünde
Ak yürekli, emeği helal, yararlanır gücünden.
Genç yaşından bilir hayvanla kuşun dilini,
Tam bir avcı, hiç avını kaçırmaz gözünden.

Aşsa da yaşı altmışı, dimdik ayakta bedeni,
Yaşlanıp yorulmaya, hiç yokmuş gibi nedeni.
Atmaca, kartal salıp, oldu tam bir kuşbaz,
Gençliğinden bozkır kartalını eyledi yoldaş.

Sarp kaşlı, pençesi kavi siyah kartal,
On tutam boyu, bacaklar sini, kirpiği hâr.
Tilki, karsak ve kurda hiç aman vermez,
Engin bozkırda karşısına çıkınca olup ecel.

Ak alınlı tazıları ardı sıra dizilirmiş,
Gözüktü mü bozkır avının kaderi çizilirmiş
Avcının eliyle verdiği o “tek bir işaretle”,
Pusu kurup kestirmeden yoluna dikilirmiş.

Boynunda şaşmaz kara tüfeği asılı.
Çocuk yaştan beri nişancının hâsılı.
Kurşunu eceldir, neyi gözleyip attıysa eğer,
Onun için yoktur artık yer ve göğün bir farkı.

Gök alaca at, tavşan sırtlı, kulan boyunlu,
Göğsü geniş, sinirleri seçik, derin böğürdü.
Av gördü mü emektar at yeri eşeler,
Tay gibi oynaşarak neşeyle dolardı.

Güz sonu, Kasımın ilk karı indiğinde
Kansonar’dır[1], izler karda serildiğinde.
Tomagası[2] kartalın çekilip çıkartılır,
Yaban düzlüğün en yüksek tepesinde.

Av arayıp açık sırta erken yönelse,
Her çeşit hülyaya dalıp düşünceye girse.
Uykusu açılır, gönlü hem ferahlardı
Şakşadan[3] yeşil tütünü avcuna dökse.

Dizgini hafifçe çekip atı adımlatır
Av ürkmesin diye sesini yavaşlatır.
Mırıldandığını yalnızca kendisi duyar,
Vakti eyler ki türküyle şafağı yakınlaştırır.

Tilki niye kaçmıyor,
Yoksa kulağı sağır mı?
Av peşinde hızlanırsın
Atım canıma eş olur mu?

Çocukluğumdan can attım,
Can pınarı o şiire.
Yiğit çağımda el uzattım,
Elvan çeşit hünere.

Dürüst yürek, çelik bilek,
Boyun eğer mi eğriye?
Ben bir çeri sayatçıyım
Halkımın verdiği mertebe

Önümü ardımı kollar
Derinlere salarım gözümü.
Geçse de yaşım altmışı,
Verir miyim yaşlılığa gönlümü?

*          *          *

Bütün gece yeryüzünü kırağı basmış
Berrak gök ay ve yıldızla donanmış.
Aralanınca tan çadırının perdesi,
Maviya tek başına kırları aşmış.

Elinde tomagalı avcı kartalı,
Ardında ak alınlı sekiz tazı.
Boynunda fitilli tüfek, beli fişek dolu
At üstünde çevreyi kolaçan eder avcı.

Issızda tek başına yükselen dik tepe,
Sanki bilerek yığılmış gözcü mevzi.
Çevresi at koşturacak kadar geniş halka,
Avlara sığınak olmuş doğal kale gibi.

Akşam olur mu diye içi ürpererek,
Durmadan sürdü atını, doğruca yükseğe.
Yoldaki tümseğe, çukura, çalılığa
Takılmadı alaca at, ceylan gibi seke seke.

İlerideki küme küme kamışların arasından,
Yeni dinlenmeye yattığı sığınağından,
Altay’ın kızıl tilkisi kıvrıla kıvrıla
Ürküp fırladı avcının karaltısından.

Kartalın tomagasını çekip aldı,
At “hadi yürü” der gibi yeri eşeledi.
Fırlatılmış ok misali yükseldi göğe,
Süzülüp kartal tilkinin tam üstüne.

Geri kalmadı tazılar da alaca attan.
“Köpek yakalarsa ziyan eder deriyi, tüh valla!”
Şimşek gibi fırladı bir anda,
Tilkinin üzerine süzüldü kartal yüksekten hızla.
Tepenin üstünde koptu kıyamet,
Kırağıyı savurup kattı ortalığı toz dumana.
Çenesinden ensesine kadar tek hamlede kavrayıp,
Çöktü kartal, adeta bağlanmışçasına.

Atını sürüp köpeklerden önce yetişmek ister,
Avı bozmadan eliyle usulca ayırmak ister.
Kar bembeyaz, tilki kızıl, kartal kara,
Üç ayrı renk göz önünde belirir.

Cesur kartal gözlerinde kıvılcım saçarak,
Tilkiyi hırpalayıp yumak etmişti.
Çelik halka gibi sımsıkı kavradığında,
Boğuşmada pençesi derine batmıştı.

Uzakça bir yere demir kazığı çaktı,
Tazıları zincirleyip payını verdi.
Sırtını okşayıp kartalın, sıvazladı bağrını,
Pençelerini çözdü tilkinin bedeninden.

Keskin çelik bıçakla deriyi yardı,
Tilkin budunu kartalına koparttırdı.
Tomagasını giydirip yere koydu,
Aldığı avı eyer bağına bağladı.

*          *          *

Bir gece sabaha karşı dışarı çıkıp,
Havanın gidişini kestirmişti önceden.
Bulut basmış göğün altı simsiyahtı.
Ay batmış, yıldız da yok tepe üstünde.

Gördü ve anladı ki hava bozulacak,
O zaman kuşunu, köpeğini almayacak.
Çıktı yola henüz tan ağarmadan,
Omzuna çok mermili “kunıger” tüfeğini asarak.

Ayaz yalıyor ama yüzü ona alışık.
Ayaz değil sanki özlenen aşık.
Issız Kaşkara tarafına yöneldi,
Kanlı eli, ak eceli, kızıl paçalı avcı.

Tan yeni ağarıyordu pus içinde,
Islık çalar gibi esiyordu yel kuzeyden.
Birden kar bastırıp döndü tipiye,
Bir adım ötesini zor gösterdi ak boran.

İleride kocaman kara gölge belirdi
Kimin için yapıldığı bilinmezdi
Eskiden yolun aşağısında halk kışlarmış
Yıkık yurdu kalmış bir yığın ağıl vardı.
Duvar kuytusunda nasvay[4] atmaktı niyeti,
Geldiği gibi içeri dalmadan, korudu. (1967)

 

[1] Kansonar (Kaz.): İlk karın yağmasıyla av hayvanlarının izlerinin bembeyaz karda netleştiği, avcı için en bereketli ve verimli av dönemidir.
[2] Tomaga (Kaz.): avcı kuşların gözlerini kapatmak için deriden yapılan özel başlıktır.
[3] Şakşa (Kaz.): geleneksel olarak nasıbay (tütün, kül ve kireç karışımı bir tür çiğneme tütünü) taşımak için kullanılan özel küçük bir kutu veya matara.
[4] Kahramanmaraş bölgesinde Maraş otu olarak bilinir.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 234. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 234. Sayı