HaftanınÇok Okunanları
ELMİRA ACIKANOAVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Coşkun Haliloğlu 3
Coşkun Haliloğlu 4
MARİYA LEONTİÇ 5
Kardeş Kalemler 6
Ahmet Kartal 7
Göklere doğru boy vermiş, yemyeşil buğdayların rüzgârda deniz dalgalarını andıran salınışı, özgürlüğün bir şekli gibi gelir bana. Öyle ki bu manzara güneşin üzerimizdeki yakıcılığını bile hafifletiyor. Kütahya’ya yani Evliya Çelebi’nin memleketine bu hafiflikle ulaşıyoruz. Yine at sırtında dolaşırken karşılıyor Çelebi bizi. Tabi bu onun anısına bronz bir dünya figürü üzerine yapılmış heykeli… Bu hali bile bizi şehre girmeden uyarıyor sanki: “Benim çeşmimle bakın ki şu cihana; nazarı dikkatinizden zerrece teferruat firar etmesin.” Kütahya halkıyla ilgili ilk bilgileri ondan alıyor; insanının garip sever, gayet cesur ve yiğit olduğunu da Evliya Çelebi’den öğreniyoruz: “Ey Firaki şehrimiz şahin yuvasıdır Anın içün anadan doğanımız şahbaz olur.” Kütahya denince akla seramik ve porselen gelir. Şehre girerken de çıkarken de birbirinden renkli fabrikalar sizi kendisine çekiyor. Burada ayrıca çinilerin sergilendiği bir müze de yer alıyor. Şehir merkezinde ise bunu sembolize eden lale figürlü çini işlemeli vazo ile karşılaşıyoruz. Çevresinde ise çinili dükkanlar… Şehrin saat kulesi de burada bulunuyor. Biz Afyon’da olduğu gibi bir Mevlevi heykelini takip ederek Dönenler Camiine ulaşıyoruz. Burası önceleri bir Mevlevihane iken ki adı da ondan kalma sonraları camiye çevrilmiş. Evliya Çelebi’ye göre, bu Mevlevihane Hz. Mevlana’nın torunlarından Ergun Çelebi hazretleri burada bulunduğu için inşa edilmiş. Mevlevihane’nin camiye dönüşümü esnasında içinde kuyu bulunan bahçesi de camiye dahil edilmiş. Bu sebeple halk arasında Kuyulu Cami olarak da biliniyor. İçeri girdiğimizde caminin rutubetlenen halılarını havalandırmaya çalışan imam ile karşılaşıyoruz. Bu sıkıntılı görevi arasında bize rehberlik ediyor. 14.yy yapısı olan bu caminin ortasında yer alan kuyunun suyu yaz kış bir metre olarak kalıyor. Eksilmiyor veya artmıyor. Bu suyun bir başka hikmeti de konuşma problemi olan çocuklara, Allah’ın izni ile, şifa olması. Sudan içen çocukların dillerinin çözüldüğüne inanılıyor. Bu hikmetli kuyu sadece bir dönem kurumuş. O da ezanın Türkçe okunduğu zaman… “Ey Kaşif-i esrar-ı Huda Mevlana” diye başlayan beyitlerle süslü tavanında “Ya Hazret-i Mevlana hitabıyla Celaleddini Rumi’ye övgülerde bulunuluyor. Çelebi de memleketinin temmuz sıcağında buz gibi akan, bir adama bir kuzuyu yedirecek kadar sindirimi kolay olan, içen canların can sıkıntısını gideren, hafakanları def eden, abı hayat gibi şifalı sularından övgüyle bahseder. Çelebi’nin tavsiyesine uyarak caminin şifalı suyundan içip Kütahya’nın en gösterişli ve büyük camisi olan Ulu camiye doğru ilerliyoruz. Evliya Çelebi’nin yirmi bin adamın sığacağı büyüklükte, şehrin tüm camilerinden donanımlı ve süslü dediği Ulu Cami’i şöyle anlatır: “Ulu Cami, Gazi Hudavendigar Yıldırım Han’ın oğlu yapısıdır. Ancak Yıldırım Han oğlu şahzade Musa Çelebi tarafından tamamlanmıştır. Daha sonra Süleyman Han Mimar Sinan eliyle yeniden tamir eder. 57 çam direkleri üzere harpuşta tavan kubbedir. Bu şehirde bundan büyük selatin camii yoktur. Tamamen taş yapılı, kurşun örtülüdür.” Cami o dönemdeki heybetinden bir şey kaybetmemişse de pek çok kez onarım görüp değiştiğinin işaretlerini veriyor. Paşam Sultan Türbesi, Seyyid Nurettin Efendi… Edeb Ya Hu! Yazılı kapısında Fatihalar gönderdiğimiz bu dervişin hikayesini yaşlı bir Kütahya beyefendisinden dinliyoruz: “Bu derviş Cuma namazına katılmadığı için halk arasında kınanır. Bu duruma daha fazla dayanamayan çarşı esnafı, dönemin paşasına şikayete gider. Paşa, dervişe hesap sormak üzere yanına gider gitmesine de asıl dersin kendisine verileceğinden habersizdir. Paşanın hiddetli tavırlarını son derece sakin karşılayan derviş, yumuşak bir eda ile onun elini tutar ve “Yum gözünü!” der. Paşa gözünü yumup açtığında kendini Mekke’de bulur. Gözlerini yeniden yumup açtığındaysa Kütahya’dadır. Paşa dervişin sıradan bir insan olmadığını anlayınca görevinden istifa eder ve onun maiyetine girer… ‘İşte böyle gençler, buralar boş değil!’” diyerek cümlelerini bitiriyor Kütahyalı beyefendi. Bu türbenin altında İncik suyu çeşmesi bulunuyor. Zaten Kütahya, şifalı sular ve kaplıcalar üzerine kurulmuş. Hamamları ve her sokakta yer alan çeşmeleriyle… Selçuklu komutanı olan Hezar Dinar tarafından yaptırılan ve kendi adıyla anılan sakahane 13.yy’a ait. Sonradan gördüğü onarımlarla farklılaşsa da tarihi havasını koruyor. Balıklı Cami, Hıdırlık Mescidi ve Dönenler Camii de yine aynı kişi tarafından yaptırılmış. Evliya Çelebi’ye göre bin altınla defnedildiği için Hezar Dinar lakabını alan Şah Yakup burayı 1315’de fetheden Germiyan padişahıdır. Cami ziyaretlerinden sonra Seyahatname’de bağlı bahçeli, gül gülistab bostanlı abı hayat sulu haneler ve köşkler dediği evlerin arasından yürüyoruz. Budapeşte’de Kahramanlar Meydanı’nda heykelini gördüğümüz Macarların kurtuluş mücadelesini veren L.Kossuth’un evine, eski bir ahbabımızı görmeye gidercesine heyecanla gidiyoruz. Avusturya’nın zulmünden Osmanlıya sığınan ve Kütahya’da misafir edilen Kossuth’un ferah avlulu güzel bir konağı var. Şu an müzeye çevrilen evi, bahçesindeki heykeli, kullandığı eşyalarla beraber sergileniyor. Evliya Çelebi’nin memleketinde onun anlatıldığı bir müze de yer alıyor. Bu müze internetten de görülüp keşfedilebiliyor. Son olarak Kütahya’yı tam olarak seyredebilmek için kaleye çıkıyoruz. Evliya Çelebi: “Kütahya şehri küçük görünür ama çevresi dört bin adımdır.” der. Kaleyi ise şöyle anlatır: “Kalesi mavi ve kırmızı yalçın bir kaya üzerinde beşgen şekilli sağlam ve dayanıklı, süslü bir yapıdır ki gerçekten cevher yüzüktür. Bu kaleyi gördüğümüzde bazı dostlar, adını sorduklarında birden bu şekilde tarih demişimdir: ‘Evliya’ya ism-ü resmin sordular tarih içün İsmine dedi bu Şeyda kale-i gevher nigin’ Gerçekten de bir tepe üzerinde yüzük taşı gibi durur sağlam bir kaledir.” Kale artık mesirelik bir alan olmuş. Semaverde çay içilen, çocuk parklarının ve seyir alanlarının olduğu şenlikli bir yer. Ayrıca burada 14.yy yapısı olan Kala-i Bala camii de yer almakta. Gün batımında kızaran şehri, çaylarımızı yudumlayarak temaşa ediyoruz.