HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
Tahircan Muhammed, Mukaddes Mirza 2
Coşkun Haliloğlu 3
Fatih Sultan Yılmaz 4
MEHMET ALİ KALKAN 5
Coşkun Haliloğlu 6
ELMİRA ACIKANOAVA 7
Bu, en kötü olmayan, dünyada görünüşe göre hayatın anlamı sadece başkalarına zarar vermek, komşularının hassasnoktalarına çaktırmadan darbe indirmek ve sonra da ellerini zevkle ovmak olan birçok insan var. Kendini çevresindekilerden üstün gören bu çok renkli insan tipi, mümkün olan her şekilde başkalarını küçük düşürmeye ve incitmeye, bir insanda zayıf bir nokta bulmaya ve sadist bir zevkle, hassas bir şekilde yaralı kalbine hançeri saplamaya çalışır. Bu kendini beğenmiş ve kibirli insanlar her şeyi kendi yöntemleriyle yapacak şekilde bilinçli bir şekilde davranırlar: insanları kendilerine çekmek yerine - tam tersine - uzaklaştırırlar,
‘otur’ dersiniz - yatarlar, konuşmasını istersiniz - susarlar,
sanki ağızları suyla doluymuş gibi, neşelendirmeye çalışırsı-
nız – kara buluttan daha fazla karamsardırlar, tek kelimey-
le, sırf canınızı sıkmak için, sinirlerinizi bozmaya çalışırlar.
Kısacası, bu tür insanlar hakkında her şeyi anlatamazsınız.
Ancak, bu günahkar dünyada Kulasip’e benzeyen tipler de
vardır. İlk bakışta oldukça sıradan bir insandır. İnatçı değil,
pısırık değil ve kibirli bir adam değildir. Genel olarak, onun
hakkında kötü bir şey söyleyemezsiniz. Ve açıkçası, yakınını
tökezletmeyi ve hemen ardından da sevinmeyi sevenlerle kar-
şılaştırıldığında, Kulasip bir meleğe benzer, bundan da aşırı
duygulanan insanın onu göğsüne bastırası gelir. Fakat onun
tek zayıflığı, aşırı övünmesi ve gevezelikliği, başı ve sonu belli
olmayan bitmeyen hikayeleriydi...
Aynı Kulasip... şiire de düşkündü. Ancak sadece şiir yaz-
makla kalmaz, aynı zamanda, ne yazık ki, kendini eşsiz ve
82 JOLTAY JUMAT ALMAŞOĞLU
yetenekli bir şair sayardı. Seyircinin önünde konuştuğunda,
geleneksel olarak ‘Biz ancak bu şekilde yaratırız” derdi ve
hemen birbiri ardına şiirler okuyarak, dinleyicilerin ister iste-
mez ‘ooh’ ve ‘aah’ nidalarına vesile olurdu. Kabul edilmelidir
ki Kulasip gerçekten de çok sayıda türeyen hemcinslerinden
daha yetenekli görünebilirdi. Yine de konumuz bununla ilgili
değil. Madem ki şair, Allah versin, sağlıkla şiirlerini yazsın.
Ancak bu Kulasip’in karakterinde son yıllarda oldukça öz-
gün tavırlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Daha detaylı anlatıl-
ması gereken asıl konu da budur zaten.
Kulasip, yüksek rütbeli, yetkili, nüfuzlu insanların gü-
venini alışılmadık bir kolaylıkla kazanmak için kıskanılacak
bir yeteneğe sahipti, yüksek derecelilerin kalplerinin anahtar-
larını kolayca almayı başarırdı. Onu bu dünyanın güçlüler
toplumunda sık sık görmek mümkündü. Ve öyle oluyor ki,
onunla karşılaştığınızda, kulaklarını tıkamış olanlara bile en
inanılmaz hikayeleriyle nasıl ustaca bunları yedirdiğini ister
istemez dikkatinizi verirsiniz.
- Tahmin edemezsin, dün onunla sohbet ettim... (eliyle
yukarıyı işaret ederek), onun yanındaydım. Birlikte tam iki
saat bilardo oynadık. Beni mümkün olan her şekilde övüp
durdu ve ben de ona aynı şekilde cevap vermek zorunda kal-
dım, - dedi muzaffer bir bakışla dinleyicilerine bakarak.
Bir başka sefer de:
- Geçenlerde burada Bakanla konuştum (soyadını be-
lirtirek). Hem de dairesinde. Onu birkaç çift laf etmek için
aramıştım, o da hemen atıldı: ‘Hey dostum, sana ihtiyacım
var, bir an önce bana gel, bir konuşmamız olacak.’ Tabii ki,
hemen orada bittim. Ve bir konuşmaya başladı ki! Durdur
durdurabilirsen!
Kulasip’in bu tür hikayelerini ilk kez duyan neredeyse
şoka giriyordu. Ve ruhunun sadeliğine nasıl hayran olmasın-
lar: ‘İşte bu etkileyecilik, bir otorite!’.
Kulasip, özellikle ilçelere ve bölgelere yaptığı gezilerde
çok değişmişti. Orada öyle açılmıştı ki, her belediye başkanı,
her müdür ağzı açık onu dinlerdi.
AŞK VE NEFRET KİTABI 83
Kural olarak, Kulasip konuşmasına anlamlı bir imayla
başlardı:
- Bu bahar... hayır, yaz başında bir yerde... Direkt tele-
fonumla ‘Beyaz Saray’ dan büyük bir adamı aradım. Doğal
olarak telefonumu kendisi açtı: ‘Bir şeyler ters mi gitti?’ - diye
sordu. ‘Seninle acilen görüşmem gerekiyor.’dedim. Ah, ne
aksilik, dedi pişmanlıkla. - Yurtdışı seyahatine hazırlanıyor-
dum. Pekala, öyle olsun, sana değerli on beş dakikamı ayı-
racağım. Yalnız acele et,’ diye kabul etti ve telefonu kapattı.
Aceleyle yanına gittim ve o da çıkmak üzereydi. Fazla vakit
kaybetmeden ona sorunlarımı anlattım. İri adam beni dik-
katle dinledi ve dostane bir tavırla sırtımı sıvazladı: ‘Merak
etme, ben bu konuyu takip edeceğim. Bu yüzden çok çalışın,
ilham alın, şiir yazın, bağımsızlığımıza hitafen şiirler yazın.’
Ve bekleyen arabasına binip gitti...
Dinleyenlerin şaşkınlığını geçmiyordu :
‘Vay be! Biz kiminle çay içiyormuşuz meğerse!.. Büyük
adam onu bizzat kabul ediyorsa, onunla böyle samimi soh-
betlere meyilliyse... Demek ki Kulasip büyük bir yetenek-
miş...’.
Ve böylece ilçelerde, bölgelerde en leziz yemekler
Kulasip’in önüne serilmişti. Ve şimdi ona en yüksek itibarı ve
ilgiyi gösteriyorlardı...
İşte böylece, öngörülemeyen bir yaşamda cesurca yü-
rümeye başlamıştı. Belki de bu şekilde laf ebeliği yaparak
anlattığı hikayeleriyle halkın gönlünü fethedecekti Kulasip,
tabii ki edebiyatın yaşayan klasiğini kendi başına musallat
etmeseydi.
Bir gün özel yetenekleri henüz parlamamış yeni başlayan
şairler huzurunda en sevdiği işini yapmaya koyulmuştu.
- Hepinizin yaşayan yaşlı klasiğimizi duyduğundan şüp-
hem yok. Yani saygıdeğer Abeke’den bahsediyorum. Bir ke-
resinde onunla edebi bir polemiğe girmek zorunda kaldım...
Birden çaylaklardan birisi şüphelenmişti:
84 JOLTAY JUMAT ALMAŞOĞLU
- Ah Kuleke, biliyoruz ki Abeke-üstadımız sıradan ölüm-
lülerle içli dışlı konuşmaz...
‘Amma da yaptın,’ diye kabaca sözünü kesti Kulasip. -
Ben Abeke’nin eserlerini baştan sonuna kadar incelemiş ki-
şiyim. Bütün romanlarını okudum... Hatta bazılarına eleştiri
bile yazdım, eleştirel sözler söyledim...
- Ah, bu doğru mu? – diyerek, başka bir titiz genç ede-
biyatçı şüphesini dile getirmişti. – Kuleke, biraz abartmışa
benziyorsun. Abeka’mız seksenin üzerinde. Ve bahsettiğiniz
romanları otuz yıl önce yazmıştı. O zaman siz daha çok genç-
tiniz. Bu durumda romanların eleştirel yazılarını nasıl yaz-
mayı becerdiniz?
- Neden eleştirmeyeyim? – diye hararetle konuştu Kula-
sip. – Aman Tanrım, bu üstadın romanlarını sık sık yayınla-
dığı biliniyor. Onları tekrar tekrar düzenler ve yeniden ya-
yınlatır. Bu yüzden, onun bu sürekli değişiklikleri döneminde
eleştirel bir makale yazdım.
Ardından gelen sessizlikten sonra ayağa kalkan Kulasip,
memnun bir edayla içinden şöyle düşündü: ‘Ağızlarını kumla
tıkadım galiba’. Ve sonra daha da büyük bir şevkle devam
etti:
- Yani, Abeke ve ben ... dağda, yazlık evinde, havadan
sudan konuşuyoruz, çeşitli konularda fikir alış verişinde bu-
lunuyoruz, o – bana karşı fikirler söylüyor, ben - ona, kısaca-
sı, uzun bir karşılıklı görüş alışverişi yaptık. Sonunda Abeke
elini sallayarak, ‘fikrini değiştiremeyeğim gibi görünüyor’ di-
yerek konuşmasına devam etti: ‘Bildiğim kadarıyla sen iyi bir
şairsin, yetenekli bir şairsin. O halde neden bana bu zamana
kadar bir kaside bile adamadın? Mukagali’nin Abdilda’ya
ne kadar güzel bir kaside yazdığını hatırlıyor musun?..’. Ka-
famın karıştığını itiraf ediyorum, böyle bir doğrudan baskı
beklemiyordum. Sonuçta, hayatımda o ana kadar kimseye
tek bir gazel adamamıştım. Ona bundan bahsedersem, şüp-
hesiz, yaşayan klasiğimizi ciddi bir şekilde darıltmış olur-
dum...
AŞK VE NEFRET KİTABI 85
- Peki, peki, sonra ne oldu? - şairlerden biri buna daya-
namadı. - Ve sen ne yaptın? ..
- Bundan geri adım atılır mı? Kesinlikle kaside yazaca-
ğım dedim. Sadece bana biraz zaman verin, diye rica ettim.
Yaşlı-klasik sitemle şöyle dedi: ‘Ben senin kolayca ilhama
giren yetenekli bir şair olduğunu düşünmüştüm. Eğer oya-
lanıp, otuz gün düşünür, sonra kırk gün de ilham beklersen,
o zaman bu şartlar altında herhangi bir sıradan şair bile bir
kaside yazar’...
- Peki, sonra ne oldu?
- Sonra şuna karar verdim, heyecanlanmıştım ve ustaya
ağzımdan kaçırdım: ‘Öyleyse hemen şiir yazacağım! Göre-
ceksiniz öyle şiirler yazacağım ki bunları henüz kimse yaza-
mamıştır’, dedikten sonra hemen kalemine sarıldı ama üstad
onu durdu: ‘Peki, tamam, tamam, sakin ol. Heyecanlanma.
Öyle olsun, bir iki gün düşün.’ Diye cevap verdi.
Akıcı hikayeleriyle dinleyicileri büyüleyen Kulasip, bir-
denbire ürpermişti, cümlenin ortasında sözünü kesti ve sertçe
etrafına bakındı. Böyle bir şey olabilir mi! Bir grup genç ya-
zara farkettirmeden yaklaşan usta yazar Abeke, onun sırtına
hafifçe dokunmuştu.
‘Canım’, dedi Abeke, en ufak bir sitem etmeksizin nazik
bir sesle. - İnsan, edep sınırları içinde yalan söyleyebilmeli-
dir. ‘Abeke benden kendisi hakkında bir kaside yazmamı rica
etti demek’ nereden aklına geldi? Gerçekten canım, birilerine
şaka yapmak için benden başka birisini bulamadın mı?
Üstad, başka bir şey söylemeden, Yazarlar Birliği’nin bi-
nasına yavaş yavaş girdi. Kulasip afallamıştı, yüzü kıpkırmızı
bir utançla kaplanmıştı. Toplananlar ona tiksintiyle ve kü-
çümseyerek baktılar:
- Demek senin, utanmaz ve kibirli bir yalancı olduğun
ortaya çıkıyor!
Kendini bir hırsız saksağan gibi temkinli gören Kulasip,
her şeyi unutup, akla yatkın kurgularına kendini fazla kaptırdığı için ve büyük üstad tarafından aşağılandığı için çok
üzülmüştü.
Yine de... daha herşey kaybedilmiş değildi.
Üstad Abeke’yi bir yana bırakırsak, o zaman dünyada
hala çok tanınan bir yazar var, hem de Kabeke ödüllü. Gö-
rünüşe göre, şimdi onun şahsını kendi ‘laf ebeliği’ hikayelerine dahil etmek durumunda kalacak. Elbette edep sınırları
içinde... Elbette şimdi hırsız saksağanlardan daha dikkatli
olmalı... Tabii ki, dinleyenler hiç şüphe duymasınlar ve ona
tamamen inansınlar.
Yani, muhtemelen, böylesi çok daha iyi olacak.