HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
Ahmet Kartal 2
Serdar Dağıstan 3
ŞADİKUL HEMRA 4
Kardeş Kalemler 5
Aygul S. TÜRİKPENOVA 6
KEMAL BOZOK 7
Tanrı Dağı’nın güneyindeki Tanrı tanımaz, köpek yiyenlerin zulüm sürdüğü Sincan-Uygur Özerk Bölgesi/ Urumçi
Elindeki eğri büğrü altını masaya atarak:
“Ver parasını,” dedi, karşısındaki Dungan tüccara.
“Evinden dışarı çıkmazsın, gelen gidenin olmaz, bir kocamış başına ne edersin de bulursun bu altınları her hafta her hafta ha Ayşe Kadın? Nereden gelir bu değirmenin suyu?”
“Alıyor musun, başkasına mı götüreyim?”
Gerçek değerinin çok zalimce düşüğü eder parayı vererek kat kat kazanıyordu Dungan tüccar Ayşe Kadın’ın her perşembe kendine getirdiği bu altınlardan. Merak etmiyor da değildi hani. Eve gidince ilk iş karısı Nadiya ve kız kardeşi Tahmina’ya söyleyecekti ki artık takip etsinlerdi kapı komşuları Ayşe Kadın’ı. Ne yapar, ne eder, ne yer, ne içer?
Ayşe Kadın aldığı para ile evinin haftalık eksik gediğini tamamlayıp, ilk önce de buhur yağını alarak evinin yolunu tuttu.
Acılar içinde geçen bir ömrü olmuştu. Her gün bir önceki günden daha çok istiyordu ölmeyi, öte dünyadaki evlatlarına ve eşine kavuşmayı.
Kendine göre bir yemek hazırladı tam oturacakken sofraya, kapı çaldı. Gelenler yan kapıdaki Dungan komşuları Nadiya ve Tahmina idi. Davet edilmeyi beklemeden daldılar içeriye baskın yapar gibi. Sağa sola bakındılar. Ayşe Kadın:
“Ne o? Köpek yiyenlerinize ihbar edecek bir sebep mi ararsınız?”
Nadiya:
“Ne ihbarı komşum. Günahımızı alıyorsun. Belki de o talihsiz gün eşini de oğullarını da biz ihbar ettik sanıyorsun ama yanılıyorsun.”
“Ben bilmem ama Tanrı bilir.”
Tahmina:
“Biz senin halini hatrını bir soralım dedik, geldik, senin şu yaptığına bak!”
“Ya kızımı? Eğitim merkezine götürüyoruz diye kanatlarım altından çekip de götürdükleri, gördüğü her çeşit şiddete dayanamayıp da eline geçen ilk fırsatta canına kıyan kızımı?”
Nadiya:
“Onun da bizimle bir alakâsı yok. Yasaklı kelime kullanmış dediler. Kızıllar sizlerle kaynaşmaya çalıştıkça sizin şu nankörlüğünüze ne demeli?”
“Sizin o kaynaşma dediğiniz her birimizi birer mankurt yapmaktan ibarettir.”
“Mankurt mu kaldı şimdiye, o dediğin eskidendi. Doğru düzgün deve bile bulamazsın şimdi.”
“Mankurt yapmak için illâki insan beynine deve derisi geçirmeye gerek yok ki, ona; onu ve köklerini, örf ve adetlerini, inanış ve düşünüşlerini unutturmak yeterli.”
“Yürü yürü gidelim Tahmina. Ne acılar çekti yine de insan olacağı yok bunun. Yürü!”
Ayşe Kadın istenmeyen misafirlerini kapıya kadar geçirmedi ama ardlarından sertçe kapattı kapıyı.
*
“Benim yiğit, pehlivan oğlum, yeter ki ölümüm senin elinde olsun, zarar yok, senin yaşadığını gördüm ya, artık gözüm açık gitmiyorum! Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönanbay! Dönenbay!”(2)
*
Ayşe Kadın çabucak, soğumuş olan lagmanını yedi. Tepsiyi aceleyle maltızın üstüne bıraktıktan sonra beyaz kuşağını bağlayıp, beyaz örtüsünü örttü, buhurdanlığın dibindeki mumu yaktı, su haznesine su doldurdu ve aldığı buhur yağından birkaç damla suya damlattı. Odaya yayılan koku ona neşe dolu geçmişini hatırlatıyordu. Çocukları sağ ve küçükken henüz, nazar olmasın diye her perşembe buhur yağı yakardı. Bir ritüeldi her perşembe buhur yağı yakması. Acılarının dindiğini hissediyordu bir nebze de olsa.
Köpek yiyenlerden öncesini düşünüyordu; mutlu, huzurlu ailesini, kahkaha dolu geçmiş… Düşüncesindeki cümlesi daha bitmeden yaşlar süzülmeye başladı gözlerinden.
Nayman Ana sustu, Ayşe Kadın başladı, avluda doğaçlama bir ağıt yankılandı:
“Irza geçmeyi normal, ağlamayı yasak ettiniz; Mihrigüllerimizi soldurdunuz fetvasız canlarına kıydılar, oğullarımızı mankurt ettiniz; anasını, babasını, soyunu tanımaz oldular, evdeşlerimizi işkence kamplarınıza aldınız; ne bir haber ne bir hasbihal…
Tügep kettiler belli, uzitişi çok gördünüz. Ne üç nezir, ne yette nezir ne de kırkı nezir... Elimizde kalan bir kuru karılık tutuş. Suğa elişleri yağmurlarla, depne kılışları rüzgârlarla olsun, kimse sahipsizdir demesin; Tanrı yanına aldı. Ervahı huzur buldu. Acılar içinde kocamış bu kadının haline acı da kesiver şu kürre-i arzdan ekmek, su ve tuz kısmetim. Beni de al yanına Tanrım nedir bu çektiğim?(3)"
Daha önce hiç duyulmamış bu; kulağı acıtan, kalbi büken, ruhu delen ezgiler dalga dalga yayılırken avluda; altın sarısı bir çıngıraklı yılan peyda oldu, dikildi Ayşe Kadın’ın karşısına. Her perşembe olduğu gibi yine gelmişti bu acı dolu yakarışları dinlemeye.
Ağıt; Ayşe Kadın’ın acısı biraz dinene dek, göz pınarları kuruyana dek devam etti öylece. Yılan bir yere ayrılmadı dikti gözüzünü Ayşe Kadın’ın gözüne son heceye dek öylece kaldı büyülenmişcesine. Belli ki sesine âşık olmuştu, kendinden geçmişti sonra da avlunun bir köşesine geçip bu müthiş kulak ziyafetinin karşılığını derisini soyarak ödemişti. Belli ki yeniden doğurmuştu bu acı ses onu; küllerinden değil de her bir hücresinden çekilerek. Derisi som altından bir deri. Yılan günahını çıkartmış, rahatlamıştı belli. Ayşe Kadın altın parçasını yerden aldı eline geçirdiği bir taşla iyice ezdi ve gelecek perşembe tüccara bozdurmak üzere kadife bir kesenin içine koydu. Allah’ın bu lütfu da olmasa nasıl geçinirdi, ne yer ne içerdi?
Tüm bu olup bitenlere, gitti sandığı Nadiya ile Tahmina, çürümeye yüz tutmuş tahta kapının mesafeli boşluğundan hayretler içinde şahit olmuştu. “Ne demekti kendi öz dilinde şarkı söylemek? Ne demekti beyaz kuşak takıp, baş örtmek? Bu açık açık bir başkaldırı, bugün bir, yarın on bir olurlar, gün gelir baş edilmez olurlar,” diye düşündüler. Zaman kaybetmeden tüccara yetiştirdiler, durumu anlattılar. Tüccar düşündü taşındı ne yapacağına karar verdi. Sıradaki perşembe kapısında bekledi nöbette. Ayşe Kadın yine buhur yakma ritüeline başladı. Yılan göründü ki tüccar daldı içeri, elindeki siyah torbayı yılanın kafasından geçiriverdi:
“El koyuyorum bu yılana. Bundan sonra bu hayvan da sunacağı tüm altınlar da benim artık.”
“Sen bilirsin al götür ama bil ki tek benim içindir sundukları, sana yaramaz.”
Tüccar hiç dinlemedi ve götürdü yılanı, bir teraryuma kapattı. Üç-dört gün bekledi fakat nafile… Tek bir altın pırıltısı görülmedi gözüne. Ona şarkılar söyledi oralı olmadı yılan; güzel laflar etti bakmadı; en güzel, kaymaklı sütü koydu, içmedi; önüne lop lop etler attı yemedi… Nafile! Altının tozu dahi yoktu elinde. Beşinci gün yemeden içmeden kesilen yılan öldü ama yemediği içmediği için değil âşk acısı çektiği, kendisine hayat veren o ezgileri duyamadığı için öldü. Gel zaman git zaman Ayşe Kadın tüccara gelmez oldu. Bir gün başka bir tüccardan çıkarken gördü onu gitti sordu soruşturdu, öğrendi ki altın bozdurmuş. Ama nasıl?
“Hayalet Ayı”(4)/ Ay takvimine göre yedinci ayın dolunayı/Ağustos ortaları ama illâki bir perşembe günü
Ayşe Kadın, beyaz kuşağını bağladı, beyaz örtüsünü örttü, buhurdanlığın dibindeki mumu yaktı, su haznesine su doldurdu ve aldığı buhur yağından birkaç damla suya damlattı, ritüeline başladı.
Bir önceki ile aynı cins başka bir yılan peyda oldu avluda birden… Pespaye tüccar içeri daldı yalnız değildi bu kez yanında bir de Kızıl vardı, tüccar Ayşe Kadın’ı işaret ederek öfkeyle haykırdı:
“İşte bu kadın, Türkçe konuşuyor, bağıra bağıra kim bilir sizlere neler diyor, kim bilir ne hakaretler ne beddualar ediyor. Götürün onu da!”
Diğerinden daha uzun olan bu yılan bir sıçrayışta tüccarı soktu. Köpek yiyen Kızıl; yılanı boynundan yakaladı, yılan da kuyruk kısmından onun boğazını sardı. Birkaç dakika sonra beraberce yere yığıldılar. Gökyüzü yeşil şua ile parladı. İntikamını aldıktan sonra binlerce ışık parçasına ayrılıp havaya karışan yılan kimin ruhunu taşımaktaydı Tanrı bilir ama Ayşe Kadın’a bu yaşadıkları öyle çok geldi ki kalbi sıkıştı, dizlerinin üzerine çöktü, başındaki beyaz yazma süzülerek yere düştü.
Henüz tam kapanmamışken gözleri; avluda koşuşturup oynayan, kahkahalar atan yavrularını gördü. Bir heyula değildi gördükleri bu kez. Hepsi mutluydu ve gülümsüyordu ışık yüzleri ile. Usulca yere uzandı, gülümseyerek yumdu gözlerini. Önce ince bir yağmur yağmaya başladı gökten üstüne ışıl ışıl sonra iki Dönanbay kuşu alçaldı gökten: Ayşe Kadın’ı kanatları üstüne alarak uçmağa götürdüler.
*
(1) Mankurt: Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde bahsedilen bilinçsiz köle. Mankurt haline getirilmek istenen kişinin başı kazınır, başına ıslak deve derisi sarılır ve böylece elleri kolları bağlı olarak güneş altında bırakılır. Deve derisi kurudukça gerilir. Gerilen deri başı mengene gibi sıkar ve saçlarında içeriye doğru uzaması inanılmaz acılar vererek aklını yitirmesine neden olur. Böyle bir kişi bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan bir köleye dönüşür.
(2) Nayman Ana Efsanesi/ Gün Olur Asra Bedel/ Cengiz Aymatov
(3) Tügep ketti: Uygur Türklerinde "öldü" manasına gelen bir deyiş.
Uzutiş: Uygur Türklerinde "cenaze töreni" manasına gelmektedir.
Üç nezir, yette nezir, kırkı nezir: Mevtanın; üçüncü günü, yedinci günü ve kırkıncı günü verilen yemek.
Karılık tutuş: Yas tutma.
Suğa eliş: Mevtanın yıkanması.
Depne kılış: Mevtanın defnedilmesi.
(4) Hayalet Ayı: Genelde Ağustos ortasıdır ve 15 gün sürer. Bazı Çinliler bu
dönemde hayaletlerin diğer taraftan, ‘tatil’ e çıktıklarına ve dünyaya kötülük verip
bu kötülükten mutlu olmak için geldiklerine inanırlar. (Tabii bu bakışaçısına göre değişir.)
*
Yazarın Notu:Türk’ün geçmişinde, şimdisinde ve geleceğinde; ne Nayman Analar, ne Zarife Analar, ne de Ayşe Analar biter… Çünkü “Türk” ün adı bile korku ve yok edilme sebebidir her coğrafyada.
Tanrı; yardımcımız olsun ve çoğalmamızdan, birleşmemizden dehşetle korkan zalimin hesabını, kısasa kısas, çabucak görsün dilerim.