HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
NIKA ZHOLDOSHEVA 2
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 3
HİDAYET ORUÇOV 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Kardeş Kalemler 6
Emrah Yılmaz 7
“Sende martıyım” dedi kadın.. “Masmavi bir gökyüzü gibi gözlerin, bakışlarına süzülmek; mavinin her bir köşesini soluyup özgürleşmek gibi.. Ellerin, güneş kadar sıcak, ısıtıyor kanatlarımı.. Parmakların, dokunduğu her yarayı iyileştirebilecek güce sahip..” Adam gülümsedi. Gülüşünü gören kadın, denizin kıyısında adım adım ilerliyor gibi huzurla doldu.. Adamın yüzünde gezerken, gülüşünün yanında oluşan gamzeye birikti bakışları. Yüzünün en kuytu köşesi gibiydi gamzesi; her zaman, herkesin göremeyeceği bir yerdi yüzünde. En huzurlu, en güvenli, en gizli yer.. Dalgalar, ayaklarını yalamaya başlayınca, “yürüyelim mi” diye sordu adam. “Yürüyelim” der gibi baktı kadın. Kumsala bıraktıkları ayak izleri, çabucak siliniyordu. Dalgalar, kimse onları takip etmesin diye çabalıyordu sanki de. El ele idiler. Ellerinin sıcaklığı, soğumaya yüz tutmuş kumları ısıtacaktı kumsala değseler.. Kumsaldaki rengarenk şemsiyeler, gecenin gözünde aynı renge bürünmüştü. Şemsiyelerden birinin altına gidip kumların üzerine oturdular. Kum taneleri, bedenlerine tırmanmak ister gibi hareketliydi. İlk kadın uzandı kumların üzerine, bedeni kumlar üze rine dağılmış gibiydi.. Adam, bir süre izledi kadını. Yüzü gökyüzü gibiydi, gözleri yağmaya hazır bir çift bulut. Saçları ince, tel tel, yağmurların inceden yağışını hatırlatacak uzunlukta.. Kolları, elleri, yüzünün üzerinde adeta bir gökkuşağı; parmaklarının her biri başka bir renk. Bedeni, dokunmaya kıyamayacağı bir serçe kadar ürkek. Gözlerine değdi gözleri, sonra dudaklarına indi, yavaşça uzandı yüzü kadının yüzüne, kumlar oldukları yerde dans eder gibi hareketli. Kadının yüzüne ilerledikçe yüzü, ürkekliği arttı kadının da. Adam, dirseğini kumun, başını elinin üzerine koydu. Yıldızları izlerken bir şeyler anlatan kadına bakıyordu. Kadının işaret ettiği her yıldız, kayıp, adamın gözlerine konuyordu. Göz göze geldiler. Gözlerinde durmak, gökyüzünde durmak gibiydi. Gecenin en karanlık yerinde durup yıldızları izlemek gibi. Her bir yıldıza dokunabilecek kadar yakın olmak gibi.. Kadının dudaklarının kıyısına kadar yüzdü adam, gökyüzünden kıyıya düşen bir yıldız gibiydi dudakları. Kadın, o yıldızı alıp usulca denize bıraktı. Yüzdüler uzun bir süre yüzlerinde.. Yüzleri sıcaktı, dudakları daha sıcak.. Ellerine, ellerinden de tüm bedenlerine ulaşan bir sıcaklıktı bu. Gözleri ateşti, bakışları kül. Martı sesleri ile göz kapaklarını araladı kadın, yüzüne hafiften bir ışık süzülüyordu. Gözlerini yarıya kadar açmasına sebep olan sarı bir ışıktı bu. Kadının başı, adamın göğsündeydi. Göğsünde martılara eşlik eden sevginin sesi duyuluyordu. Kadın bu melodiden uzaklaşmak istemezcesine dayamıştı kulağını, adamın göğüs kafesine.. Gözlerini açmasına sebep oldu sonunda sarı ışık. Tepelerindeki şemsiye turuncuydu. Portakal bahçelerini andıran bir tondu bu. Kadın gülümsedi. Sonra adamın yüzündeki en kuytu köşeye bir öpücük kondurdu. Adam uykusunda gülümsedi. Uzandığı yerden kalkıp denize doğru ilerledi kadın. Gece boyunca üzerine tırmanan kum taneleri, her adımında, bir bir ait oldukları yere düşüyordu. Ayakları, su ile kumun birleştiği noktada durdu. Yüzünü göğe kaldırdı ve düşündü “acaba daha önce de bu mavilikte miydi gökyüzü..” Çığlık çığlık uçuşan martılar, ona sabahı müjdeliyor gibi mutlu; kadın kadar mutlu. Denize doğru ilerlemeye devam etti, attığı her adımda, sıcaklığı azalacağı yerde artıyordu. Bedeni su içinde yanan bir kor gibiydi. Bir avuç su alıp yüzüne attı.. Yüzünün her zerresine ulaşan suyun tuzu, sanki de yüzünü daha çok alevlendirmek için oradaydı. Su “gel” der gibiydi, boynuna kadar yakmak ister gibi kadını. Üzerinde bembeyaz bir elbise vardı, su severdi beyazı.. Beyaz ise suyu. Kadın suya dokundukça suyun şeklini alınıyordu. Adam turuncu şemsiyenin altında, uzandığı yerden doğrulmuş kadını izliyordu. Kadını izlemek ulaşılması imkansız olan yıldızları izlemek kadar güzel ve büyüleyiciydi. Martılara kaydı bakışları, sesleri aşklarının yansımasıydı. Suyun tuzu, kadının kabuk bağlayan yaralarını hafiften yaksa da, adamın parmakları birçok yarayı kapatmayı başarmıştı. Öyleyse neydi bu acı.. Kapanan yaraları acır mıydı diye düşündü kadın suya uzanırken. Suya uzanmak, kuma uzanmaktan daha huzur vericiydi. Yine de kumdan daha çok yakıyordu su. Güneş, kadının yüzüne uzanıyordu. Kadın gözlerini gökyüzünden alamazken birden mavi bakışlı adamın gözlerine değdi gözleri. Gökyüzü kıskanıp ağlamaya başladı. “Bulutlar ne güzel” dedi kadın, “yüzün kadar değil” cevabını alacağından habersiz. Yüzleri bulutlar tarafından ıslanırken, bedenleri denizin içinde sırılsıklam birbirlerine bakmaya devam ettiler. Yağan her bir damla kadının bedenindeki kabukları kaşıyor gibiydi. Adam, ellerini uzatıp, parmaklarını kadının bedeninde gezdirse de yaraları kapatmaya yetmiyordu dokunuşları. Önce kadının yanaklarına dokundu. Acıdı yanağı.. Yanağı, çocukluğundan beri hep acırdı. Boynuna süzülürken elleri, boynundaki morluklar kapanıyordu. Yağmur damlaları ile yeniden açılan morluklardı bunlar. Kadının yüzünden, hep bu yüzden, yağmur gibi yaşlar süzülürdü. Adam şemsiye olmak istedi o an.. Yaşlarına engel olmak istedi, olamadı. Kadına sımsıkı sarılmak istedi, sarılamadı. Yaralarını, tuz gibi yakmak istemedi. “Çıkalım mı” dedi kadın. “Çıkalım” der gibi baktı adam. Mutfakta, bir taraftan yemek yapıyor, bir taraftan bir melodi mırıldanıyordu. Ara ara pencereden dışarıya kayan gözleri, sebzelerin üzerinde geziyordu. Birden düşündü, bir çocuğu olsa şimdi onun için de özel olarak neler neler hazırlardı. Kocasının işten gelmesine birkaç saat kalmıştı. Kendi işlerini evden de yürütebildiği için onun iş saatlerini belirleyen biri yoktu; kendi iş saatlerini kendi belirliyordu. Çok güzel yeteneğe sahipti elleri; inanılmaz resimler çiziyordu. Karakalem çalışmaları kusursuzdu özellikle. Yemeği ocağa koyup ateşini biraz azaltınca, masanın üzerinde duran, yarım bıraktığı resme daldı gözleri.. Karakalem çalışmasıydı masada yarım duran çizim. Oysa rengarenk olması gerektiğini düşünüyordu her bir çizgiye uzandığında.. Renklerini içinde yaşadığı en değerli çalışmasıydı bu; belki de bu yüzden bitirmiyordu. Renkli kalmayı seviyordu.. Havanın rengi değişiyordu, bulutlar eski beyazlığında değildi, dışarıya çıktı; elleri çamaşır tellerine uzanırken rüzgar yüzüne dokunmaya başladı masumca. Kadının hoşuna gitti, gözlerini kapatıp öylece kaldı bir süre. Rüzgarın elleri yumuşaktı, adamın ellerini hatırlatacak kadar yumuşak. Omzuna biriken çamaşırlarla eve girdi, merdivenleri çıktı ve yatak odasında, yatağın üzerine bıraktı kıyafetleri. Aynadaki yüzü ile göz göze gelmekten kaçamadı bu sefer. Aynadaki ona yaklaştı. Gözlerine baktı, gözlerini izlerken birkaç damla süzüldü yanaklarına.. Yanaklarına baktı. Adamın yüzündeki en kuytu köşe geldi aklına. Gülümsemekten korktu. Dudaklarının rengi solmuştu, susuz kalan gül yapraklarını andırıyordu. Çenesi, hüzünlerin birikip aktığı uçurum gibiydi. O uçurumdan düştü bakışları omuzlarına. Omzunda bir morluk vardı, teni esmer olan bir insanın omzu nasıl mor olurdu. Aynı morluk bacağında da vardı. Bacağına baktı uzun süre. Nasıl yürüyebildiğine şaşırdı. Hafifçe arkasını döndü, izledi bedenini. Tam o sırada kapı çaldı. Kocası olsa, anahtarı vardı, açıp girerdi içeri. Kim gelmiş olabilir diye düşünerek kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtı, gelen kocasıydı. Sofrayı hazırlamaya başladı kadın, kocası mutfağa girdi, kadının arkası dönüktü. Elleri kadının beline dolandı. Dudakları boynunda, elleri kalçalarında gezmeye başlarken kadın yutkundu. Musluk açıktı, su akıyordu, kocası kadının sesini duymadı. Elleri bacaklarında gezerken, bacakları bir kez daha acıdı kadının. Bacaklarından ayak parmaklarına, ayak parmaklarından ise yüreğine kadar uzanın, dolaşan bir ağrıydı bu. Salona doğru ilerlemesini sağladı kadının ve koltuğa uzanmasına sebep oldu. Kadın koltuğa, kocası ise kadının üzerine uzandı. Mutfağa geçtiler sonra yemek yemek için sofraya oturdular, yemekler az biraz soğumuştu. Ertesi gün kadın biraz halsizdi. Yataktan zar zor kalktı. Kocası işe gitmek için evden çıkarken kadın yarım kalan resmine bakıyordu. Renkleri düşündü yine.. Çizgilere değil gözlerine yansıttığı renkleri.. Sonra evin her bir köşesindeki renkleri saymaya başladı, yerde kahverengi bir halı vardı; oysa koyu renk halıları hiç sevmezdi. Koltuklar birden gözüne mor geldi, kadının bedenindeki morluklar kadar mor, oysa koltuklar bejdi. Perdeler bej üzerine hafif kahveli.. Çamura bulanmış beyaz örtüler gibi duruyorlardı karşısında. Farklı bir renk aradı, canlı bir renk, yaşama sebep olabilecek kadar güçlü bir renk aradı ama bulamadı. Mutfak masasındaki resmine doğru ilerledi, karakalem çalışması gözüne rengarenk gelmişti. Gülümsemek istedi ama korktu. Üzerine bir şey almadan dışarıya çıktı. Yürümek ona iyi geliyordu. Yürürken ayağının altına yemyeşil halılar seriliyordu sanki de. Kahverengi halıya inat yemyeşil halılar.. Dar olan yol, kadın adım attıkça genişliyordu. Bir apartmanın önüne geldi, apartmanın katları sanki de göğe kadar uzanıyordu. Kadın apartmana bakarken gökyüzü kaybolmuş gibi görünmüyordu. Apartmandan içeriye girdi, merdivenlere doğru ilerledi ve basamakları tek tek çıkmaya başladı. Oya asansör vardı, fakat daha çok düşünmek istiyormuş gibi merdivenleri seçti. Kırmızı Bir kapının önünde durdu, zile mi bassın, kapının tokmağını mı çalsın bilemedi. Ellerini kullanmaya karar verdi, elini sımsıkı sıktı ve birkaç kez kapıya vurdu. Adam pencereden gökyüzündeki bulutları izleyip bir yandan da kahvesini yudumluyordu. Birini beklemiyordu, acaba bekliyor mu olmalıydı, unutmuş muydu gelecek olanın kim olduğunu diye düşünürken kapının yanına gelmişti bile.. Kapıyı açınca şaşırdı. Sevincine yer veremedi şaşkınlıktan. Kadın “bir şey sorma” der gibi baktı. Adam da bir şey sormadı zaten. Salona geçip oturdular, “bir şey içer misin” diye sordu adam. Kadın başını sağa sola salladı yavaşça.. Koltuğa oturdular, konuşmadan durdular.. Sonra yavaş yavaş başını, adamın omzuna dayadı kadın. Adam ise başını, kadının başına. Yanakları, upuzun saçlarına değiyordu. Gülse, gamzesi sevdiğinin saçlarına kavuşacaktı. Gülmedi. Öylece kaldılar, radyodan gelen müzik evdeki tek sesti. Adam öyle çok korkuyordu ki hareket etmekten, kadının rahatını, bozmak istemiyordu. Öyle huzurlu dayamıştı ki başını. Omzu daha önce hiç bu kadar mutlu olmamıştı belki de adamın. Kalbinde martıların çığlığı vardı, kadın kulağını dayayıp dinlemekten korktu. Daha eve gidip yemek pişirecek, evdeki bitmeyen işlerle ilgilenecek, vakit ayırabilirse de yarım kalan resmini bitirecekti. Belki de ilk kez bunları önemsemedi.. “Huzur ne güzel bir his” dedi içinden.. Adam da aynı cümleyi tekrar etti, fakat birbirlerini duymadılar tekrar ederken. Kırmızı kapı açılıp kapandı yeniden, bu sefer asansör ile inmeyi tercih etti kadın. Sanki yorgundu. Asansörle inmek ne kolaydı, merdivenle çıkmak ise zor. Gitmeler ne kolaydı, kalmalar ise zor. Geniş olan sokak, kadın adım attıkça daralıyordu. Evinin önüne ne saat geldiğini anlayamadı bile.. İçeriye girdi, kocaman ev sanki de bir avuç gibiydi. Başını biraz kaldırsa tavana değecek gibiydi yüzü. Öylece oturdu koltukta; bej olsa da kadının mor gördüğü koltukta. Hava kararmaya başlamıştı. Kapı çaldı. Gelen kocasıydı, anahtarı vardı ama kullanmazdı.. Kadın elinde tuttuğu kendi anahtarına baktı, sonra kalkıp komedine bıraktı ve kapıya doğru ilerledi. Kahverengi halı biraz daha kahvelenmiş gibiydi, kadın ayakkabılarını bile çıkarmamıştı eve geldiğinde. Ne zaman akşam oldu anlamadı bile. Kocası biraz söylendi geç açılan kapıya, oysa kendi anahtarı da vardı. Kocası banyoya doğru ilerledi, kadın ise yarım kalan resminin yanına.. “E hadi yemeği hazırla” dedi kocası. Kadın, “bugün bir şey pişirmedim” dedi. Güneş, sarı ışıklarını perdenin arasından süzerken içeriye, kadını merak etmiş gibiydi. Çünkü kadın, ilk kez gecikmişti pencereyi açmaya. Oysa güneş, severdi kadının yüzünü önce kendi yıkamayı. Merak etmişti ama bir türlü kadının yüzünü göremiyordu. O kadar üzülmüştü ki kadını göremediği için gökyüzünü terk etti o gün. Bulutlar beyazdan uzak bir renkle yine maviyi kapatmış, upuzun çizgiler çekmeye hazırlanıyordu yeryüzü ve gökyüzü arasına. Belki de o çizgiler, kadının karakalem çalışmalarındaki çizgiler gibiydi.. Belki de kadına yürümesi gereken yolu çiziyordu gökyüzü. Birkaç damla süzüldü bulutlardan önce, sonra birkaç damla daha ve sonra damlalar arttı.. Arttıkça çizgiler de çoğaldı yeryüzünde.. Yeryüzü siyahı andıran bir renge büründü. Gece olana kadar sürdü yağmur. Renkleri kimse göremedi o gün. Kapı yine çaldı.. Açan olmadı kapıyı. Kapı inatla çaldı. Kadın, kapıyı açmadı o gece. Kocası, ilk kez cebindeki anahtarı çıkarıp sinirle açtı kapıyı. Çamurlu ayakları ile kadına seslenerek, seslenmeden çok bağırarak içeriye girdi. Odalara bir bir baktı ama kadın yoktu. Musluktan akan su sesi geliyordu. Banyonun kapısını açtığında lavabodaki musluğun açık olduğunu görüp kapatmak için ilerledi, o sırada aynadaki kadını fark etti. Musluktan su da aksa, bu sefer kadını duymuştu. Korkarak kadının yanına ilerledi. Kadının gözlerine uzun zamandır bakmamıştı. Kadının gözlerine baktıkça korkusu arttı. Kadın gökyüzünün gösterdiği yola atmıştı adımlarını, mavi bakışlı adamı hatırlatan gökyüzünden karakalemle bir çizgi çekmişti bulutlar yeryüzüne. Kadın, o çizgilerin birini takip edip gitmişti maviye.. Kocası o günden sonra hep kendi açtı evin kapısını, hep kendi temizledi kahverengi halısını ve bej olan ama mor görülen koltuklarda oturdukça daha çok ağrıdı bedeni.. Yine işten eve geldiği bir gece, salonda otururken, kadının yarım kalan resmine ilişti gözü ilk kez. Resme doğru ilerledi, karakalem çalışmasına baktıkça karardı ruhu ve bedeni. Çizgilere baktı, resimdeki hiçbir çizgiyi seçemiyordu gözleri.. Sadece masmavi gözleri fark edebildi. Karakalem çalışmasında masmavi gözlerin ne işi olduğunu bile düşünemedi.