Men Âlemden Ötdim


 01 Ocak 2007

Rahmetli Rauf Eke, Vietnam şiirinde “Köz öngimde öleyatgan adam menmen” (Gözümün önünde ölen adam benim) der. Bu duygu  bana Necip Fazıl’ın  “Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm/ Bana gelince de böyle gelecek ölüm” mısralarını hatırlattı.

Onun ebediyete göçünü Bişkek’te öğrendim. İmkan varken çaresizliğin, yakınken uzak kalışın yoğun ve derin acısını yaşadım. Gerçekten başkaları için yaşadı, başkaları için öldü o.

O’nu Türkçenin 1. Uluslararası Şiir Şöleni için geldiği Bursa-Uludağ’da tanıdım. Kendisiyle ilgili derme çatma bilgilerim vardı; Türkiye Türkçesiyle yayınlanan bir iki şiirini de okumuştum. Bursa’da teleferiğe binip Uludağ’a çıkana kadar da Onunla ilgili yetersiz ama şaşırtıcı bilgiler edinmiştim. Bir az da ön bilgilerin merakıyla olsa gerek Ali Abi (Akbaş) ile Uludağ’da hep yakın çevresinde olduk. Türk Dünyasının şairleri ilk defa bir araya gelmişti. Bunun merakı ve heyecanı vardı. Türkiye dışında üç şaire ödül verilecekti. Öğrendiklerim ve duyduklarım bir yana büyük bir şair olduğu halde hiç yüksünmeden ödüllerden birinin Erkin Vahidov’a verilmesini savunup alkışlayınca O’nun  ne kadar asil, ne kadar  cömert, ne kadar güzel bir insan olduğunu sevinç ve hayranlıkla  yeniden hissetmiştim.

Daha sonra   hiç görüşemediğim halde sanki hep O’nun yanında oldum. Ali Abi de aynı duyguyu yaşadı. Kutlu Doğum Haftası için düzenlenen ödüllü şiir yarışmasına katılmak istemediğini Töre Mirza dostumuz anlatınca ister istemez Mehmet Akif’in aynı gerekçeyle İstiklal Marşı yarışmasına katılmadığını hatırladım.

Bu güzel insan yüzde yüz hasbi bir şiir ve Türkistan sevdalısı ve hatta delisiydi. Bir kemik bir deriydi. Sanki Altın Kalkan gibi maddesi azaldıkça muhabbeti çoğalıyordu. Küçük, ince, uzunca yüzünde seyrek sakalı mütenasipti. Bende çok şey yaşamış  hüzünlü bir insan imajı bıraktı. Hayalini, hakikatini ve hüznünü bütünüyle şiirine yansıttı. O’nun şiiri,  macerasının ve hüznünün  bir coğrafyası ve tam bir albümü  gibidir. Hatıraları yoğun, rüyamsı ve dehşetitir. Hep ileriye dönük yaşadığı halde maziden çarpanları bilinçaltının derinliklerinden zaman zaman çıkarıyor ve onlarla  davalı geleceğinin şuuruna büyük ve asil bir sanatçı iradesiyle derinlik katıyordu. Bunun için “Göklere yetmeyen nalem gençliğim/ Suya çöküp giden balam, gençliğim”der. Bunun için “Gençlik mavi fasıl. Geçti. Sarardı/ Döküldü o. Şefkat bilmez bergrezân” gibi “âhlı mısralar”ı daha yirmi yaşlarındayken söyler o.

Yaşanmamış, talep edilmemiş duyguların fosilleştirildiği bir zamanı yaşadık. Sahihle yalanın, hayalle hakikatin karışıp bulandığı bir yerde değerleri, söz madrabazlarına karşı korumanın dilemmasını yaşadık.. Hamaset dünyası haysiyetini büyük oranda yitirdiği için değer tanımazlık hakim oldu. En kıymetli üç değerimiz “vatan”, “millet”, “Sakarya”  alaya alındı. Vatan’ın, millet’in ve Sakarya’nın içi boş nutuklar uğruna tüketilmesi trajiktir. Hakikatle nutkun arasını açanların sebep oldukları anlam ve duygu fosilleşmelerinden rahatsız olan C. Meriç, kelimeleri yeniden tarif edip yerlerine oturtmak için ne zahmetlere katlanmadı, ne eziyetler çekmedi. Bunun için temanın kendisi değil perspektif yaklaşımlar öne çıktı. Bu belirlemeyi Türkiye okuyucusu  Rauf Eke’nin “Türkistan”ı için de “vatan, millet, Sakarya” demesin diye bilhassa yapmak istedim. Rauf Eke’nin perspektifi de niyeti de değerleri bir nema olarak kullanıp onun içini boşaltan ve  tematik bunalım yaratanların zerresine benzemez. Çünkü Rauf Abi’nin Türkistan’ı, kaybedilmiş bir güzel vatanın, Heideger gibi yurt içinde yurtsuz bırakılmış bir insanın arayışıdır. Kundağa sarılmış bir bebeğin beşik ihtiyacı gibi bir şey bu. Türkistan yitirilmiş bir cennettir. Onu hüznün ve güzelliğin tülüne sarar Parfi.

“Hâtırât mâzârı  Türkistan mengü” .

derken ne kadar derin bir hüznün ve lirizmin sesi olur.Yani  R.Parfi önce şairdir. Şairden önce de insandır. Asil, bilgili, görgülü, acılı yürekli bir entelektüeldir. Nemacı açgözlere karşı  ömrünü inançları uğruna harcayan bir serdengeçtidir O. Allain “büyük general olmadan önce general olun!” der. Rauf Eke önce insan oldu. “İnsan menem özge unvan istemem” dedi. Türkistan, Turan ve hürriyet mücadelesini “duyarlı, hisli, fedakar, samimî ve yürekli bir insan” olarak verdi. Vietnam’a da şiir yazdı, Kamboçya’ya da…

O’nun en sert şiirlerinde bile bir insan yüreğinin sıcaklığını görürsünüz. O yuvasını elinden alan avcılara kızmak yerine yuvasına kavuşmanın türküsünü söyledi. Hicrette olanların, yananların, dört duvar arasında çürüyenlerin, ıssız caddelerde kurşuna dizilenlerin şiirini söyledi. Bakınız şu  yanan mısralarla:

Hayrete düştüm bugün

Bu gövde içinde

Mâzârlar köp (çok)

Ne kadar (1982)

Gözümün önünde ölen adam benim diyen şair büyüktür, güzeldir. Rauf Eke bu uğurda evlad ü ayâli, merhum  Sakine Ana’yı bile unuttu. Acılar önünde olduğu için hep ileriye baktı. Bir mecnun gibi aylarca  evinden kopup gitti. Onun Kızılelma’sı özeldi. Akpak duygular büyük bir entelektüel zihinde çalkalanıyordu. Adeta içinde kelimeler yanıyordu. Katılmak, katışmak istiyordu. Nerde ne varsa orda, nerde kim ölüyorsa orda, nerde zulüm varsa orda idi. 1982 yılında dostuna yazdığı şiirde de onun  derin dünyasını görüyoruz:

Bugün yine seni esledim (hatırladım) dostum

Merhum dostum senden soraymen tekrar

Kim evvelrak öldü, men mi yaki sen ? 

Sibirya’da ölen Abdullah adlı kardeşinin tabutunu beklerken belki de Türk edebiyatının en güzel ağıtlarından birini yazar Rauf Eke. Ölen kardeşinin yirmibeş yaşını kendi yirmi beş yaşına katarak birden elli yaşta olmanın trajik sorumluluğunu şöyle anlatır:

Yigirmi beş yaşımnı koşdum

Yigirmi beş yaşınge sening

Hadden ziyâd bu elem dostum

Bugün ellik yaşım bar mening

Rauf Eke bu ağıtta yoğun ve derin duygular yaşar. Bence şiirin de zirvesine çıkar. Abdullacan’la aynileşir, insanla birleşir, ölüm  felsefesi yapar. Ona göre öyle bir hâl olmuştur ki “ölümün kendisi de ağlar”. Ağıtın tamamı uzun olduğu için sadece üç dörtlüğünü  paylaşmak istiyorum:

Poezd (tren) çapar, poezd çapar (koşar)

Poezd çapar Sibir’den

Abdullacan cansız yatar

Tabutları temirden

 

Bozler (ağlar) âsmân bozler âsmân

Bozlep berse bozturğay  (Turgay kuşu, ölüm habercisi)

Közlerini Abdullacan

Bir dem açsa ne bolgay (ne olur)

 

Nefes almay ul uhlaydı  (nefes almadan o uyuyor)

Kökregide ong kolu  (göğsünde sağ eli)

Yel yığlaydı,el yığlaydı  (yel ağlıyor,el ağlıyor)

Yığlar özi hem ölim

Bir insana bakar gibi, bir haksızlığı tartar gibi, bir manzaraya hakkını verir gibi baktı millî hamasî meselelere. Pitoresk duygu ve duyarlılığı, tabiatla birleşen senfonik mısraları, ölüp giden dostlarına yazdığı ağıtlarıyla, çok uzun yaşamadığı halde güçlü nostaljilere dalan bir şairdi o. Unutturulan, örselenen tarihî kimliği ararken bilgisi, sanatı ve cesaretiyle bir entelektüel idi. Özbeklerin bir sözü var: “Aytsam tilim küyedi, aytmasam dilim” (Söylesem dilim yanar, söylemesem gönlüm). Rauf Abi, bu dilemmayı yaşamadı. Adeta  “varsın dilim yansın” dedi. Dövüldü, tartaklandı. Kronolojisini çıkaran dostları bu konuda şu kaydı düştüler. 

 “1963. Erk adlı birinci kitabını hazırlar. Kırım Tatarlarının kendi vatanlarına dönmeleri için oluşturulan gruplara katılır. Bir otobüsün içinde meçhul kimseler tarafından dövülerek başı yarılır. Hastahanede tedavi görür. Ölümden döner.” Dilinin yandığı başka bir olay da şöyle kayda düşer.

 “1966. Herkesin gözü önünde dört genç ellerini ayaklarını bağlayıp ağzına pis bir bez parçası tıkayarak bir dostunun evleneceği kızına tecavüz ederler.” Yalnız bunlarla kurtulamaz Rauf Eke. 1968’de de meçhul kişiler tarafından tartaklanır.1984 yılında Türk Dünyası Şiiriyatı kitabını hazırlar. Gülistan lokantasından çıkarken  milisler tarafından dövülür. Tarihini bilmediğim bir dönemde evinde tek başına yaşayan yaşlı annesi Sakine Hanım da yerlere süründürülerek tartaklanır. 

Onun zihin ve ruh  dünyası iç içedir. Bir bakıma düşünce, duygu ve heyecanın birleşimini görürüz onda. Şair düşüncelerini  gerektiği kadar duygulaştıran adamdır bir bakıma. Rauf Eke’nin şiirlerinde hep bunu gördüm. Onu empatik yolla da anlamaya çalıştım. Ama fert olarak tecrübe edilmemiş bir farklı sistemin şifresini  empatik kanalla anlamaya çalışmak nerdeyse imkansız. Tabir caizse ayrı ayrı birer küme olan insanın empati yapabilmesi ortak elemanlı bir küme yaşamasıyla mümkündür. Sovyeti yaşamadan bir sovyet insanını da bir sovyet muhalifini de anlamak zordur. Anlayışlarımız, mantıklarımız yaşadığımız hayatın içinden çıkıyor. Ama yine de “arka plan” bilgileri işe yarıyor. Ben edindiğim arka planla ilgili ön bilgilerin etkisiyle Rauf Eke’yi  “kendinden menkul bir esrar”ın içinde mi arıyorum acaba? Duuygularımızın kaynağında  sempatilerimizin varlığını inkar edemeyiz. Belki de bizi Batılı düşünme ve duyma anlayışlarından ayıran dominant özellik bu. Bu  cümleden olarak  tabii ki ben Rauf Parfi’ye subjektif penceremden bakıyorum. Onun özel dünyası da baştan sona kadar kendi subjektif bakışının şiirleriyle doludur. Fikirlerini duygu avrasıyla sarmak da budur; benim yaptığım da... Sosyal gerçekçiliğin katı kalıplarıyla propaganda edildiği bir sistemde Taşkent’te kurşuna dizilerek öldürülen A.S.Çolpan, “lirik şiir yazmak yoluyla sovyet sanat anlayışına dolaylı olarak kafa tutuyor” ve “burjuva edebiyatını yüceltiyor” diye suçlanmamış mıydı ? İşte Rauf Eke kendi duyuş tarzı içinde objektif âlemi de lirik bir duyarlılıkla anlattı ki gerçek şiirin de görevi bu olsa gerek. Bu noktada hem şehit yazarlarla olan ülfetini hem de büyük şairlik gücünü göstermesi bakımından O’nun Çolpan’ın bir şiirine yazdığı tahmis’i yarı aktararak  aşağıya alıyorum.

ABDÜLHAMİD ÇOLPAN’GA MUHAMMES

Yüzleşdin belâlarge  elemler içre közleştin

Özing küyding özing yandın özgeler hakkı özleşting

Bul kul bâzârında yaralı kumrular gibi bozleşding (ağlaştın)

KÖNÜL SEN BUNÇELER NEGE KİŞENLER BİRLE DOSTLAŞTIN

NE FERYÂDING NE DÂDING BAR NEÇÜN SEN BUNÇE SUSTUN

 

Közümge hak-ı Turan’ım âzâdlık ışığı inmez mi ?

Bu künlerden ümit yok mi ? Yollarıng kara tünmes mi ?

Hazân bolgan bahâr  sen mi nişân hürlükten ünmes mi ?

HAKÂRET DİLNİ AGRITMAS TÜBENLİK MENGÜ TİNMES Mİ?

KİŞENLER PARÇALANMAS MI GILIÇLAR ENDİ SİNMES Mİ?

 

Allâh âllah yığlayursen bulutdek bağr-ı sûzansen

Münevversen mükerremsen risâlet tuğunda şânsen

Sen  Ka’bemsen Türkistansen hunumsen ahır kansen

TİRİKSEN ÖLMEGENSEN SEN DE ÂLEM SEN DE İNSANSEN

BOYUN EGME KİŞEN KİYME Kİ SEN HEM HÜR TUĞILGANSEN.

Bilindiği gibi tahmis iki mısradan oluşan bir beyit’e üç mısra ilave etmek anlamına geliyor. Çolpan’ın meşhur  “Kişen (zincir)” şiiri hürriyeti sembolize ediyordu ve 38’de şairin kurşuna dizilmesine sebep olan suçlarından biriydi. Şiirde büyük harfle yazılmış olan her bölümün son iki misrası Çolpan’ın, küçük harfle yazılan ilk üç mısralar ise Rauf Eke’nindir.

Bedenen zayıf insanların  sanki sinirleri gözükür. Sanatçının ifadesi için A.Nihat Tarlan  “sinir cümlesi” tabirini kullanır. İçselleştirilmiş bir ifade bu. Rauf Abi bana hep bunu hatırlattı. Onun sözü; bedeni, siniri, kalbiydi; bedeni, siniri, kalbi de sözüydü. Bütün hayatını buna adadı. Siniri cümle oldu, mısra oldu. Bütün hassasiyetiyle döküldü duyguları. Öyle ki bir manyetik alan gibi oldu benim için şiiri. İçine girince sanki bana hiç bitmeyecekmiş gibi geldi. Duygunun ve dilin sırrını sinir cümleleriyle yakalamış gibiydi. Tılsımı kuvvetli bir muskaydı sanki mısraları.. “Mavi sularda boğuldu çocukluğum”  dedi.. Gelin açın bunu ?  Bir çok kere boğuldu o, bir çok kere öldü, bir çok kere yandı; bunun için içindeki mezarlar çoktu. Bizim çocukluklarımız boğulmadı mı? “Zaman” bizim de mezarlığımız olmadı mı? Bunu yakalıyor ve mısraya döküyor şair işte. Edebî evrenselik bu. Birleşiyoruz orada. Bu mavi suyun içinden bir semender gibi bir çok milat yaşadı  Parfi ve imkansızı gerçekleştirdi adeta. Karanlığa bırakılmış, unutturulmuş, hatırlanması ölümle cezalandırılmış, ya da itilmiş kakılmış bir mazlum kimliği keşfedip peşine düşdü o. Bütün tarihi iletişim kanalları kapatılmış, yeni moda hayat tarzının tatları ve acıları ile zihin dünyası işgal edilmiş, ortak beslenme damarları tıkanmış bir ruhsuz atmosferde tarihini, kimliğini ve arşitipini aradı o. Zaman zaman evini bile unuttu. Evlad ü ayâlin  eyyama yönelik istekleri ve zayıf omuzlarına binen alelade sorumlulukar onu bir dilemmada bıraktı. Zaman zaman evinden kaçtı. Tolstoy da kendini bulmak için kaçmıştı.Hesse de Niçe de.. Kızılelması olan Rauf Eke nasıl evde uslu uslu otursun da evlâd ü ayâlin maişetiyle ilgilensindi.O, daima bir yerlere ve bir şeylere gitti. Sanki davalı, idealli bir Amok koşucusuydu. Çünkü ölene kadar gitti. Durdurdular... şiirleriyle gitti. Kırımlıların, Ahıskalıların yada  Ermeni saldırılarına uğrayan Azerilerin yanına koştu. Azeri gazilere ilaç ve yemek taşıdı. Litvanyalı hürriyetçilerin yanında oldu. Türkiye’de kürsülere çıkıp nutuk attı. Sakine Anasının kaygılarını yürek parçalayıcı rücu şiirleriyle paylaştı. Bazen afacan bir çocuk  gibi sokuldu ve nazlandı anasına. Şiirlerinden bazılarını ona adadı ve O’nun için şiir yazdı. İşte bunlardan birinde şöyle seslenir annesine:

ANAMGA HAT

Eşittim anacân hafa emişsen

Keçir (affet) aylep senge yazalmadım hat

Gerçi muhabbetten tilerdim ihsan

Yaruk (aydınlık) künlerimge bolgandım ilhak

 

Yüzümge nefesing urulur ılık

Acib yaruklukka tolmakta hane

Suretım kaşıda dualar kılıp

Tağın yığladıng mı müştiper ana ? (Resmimin karşısında dua edip sonra ağladın mı?)

 

Köksimde Türkistan şu aziz vatan

Bu kadar teşvişler yutmagil bağrım

Öksük atam gibi hali hem zaten

Kalkınıp kalkınıp turipdi şehrim

 

Bilürmen...sırrı faş etmek yaman

Oğlunga bu yolda bardaşlar tile (sabır dile)

Ba’zen tapgenimni içip koyamen

Sırrı faş etmeden ülfetler ile

 

Bırak (fakat) eh bilmeymen güya ki zimden

Kimdir takip eder meni biâmân

Gandaydır bir kimse belki hakkımda

Hünük latifeler tokıydı yalgan...

 

Ana küylenmegen bir küy isteymen

Ve lekin aldakçı hisler alur cân

İhtimâl kalemni bikâr kıstaymen

Neteyin rastını aytgil anacân

...........

Bilürmen.. yolumda gıcırdar taşlar

Ze’ferân küz yanlıg (güz gibi) hayâlim takır

Şeherning gavgalı tinçini taşlep (bırakıp)

Uzak vakt yanınga barmadım ahır..

 

1964 yılında yazdığı farklı formda bir şiirde ise annesine şöyle seslenir.

 

Ana menin hakkım köp

Maziden, hazırdan ve kelgüsiden

Ana mening hakkım köp

Aynıksa (bilhassa) özümden

 

Birinçi yanışlar...

İkkinçi yanışlar

Üçüncü...

Yol ese uzun 

 

Âh uzun

Bazen hafa körinesiz oğlunuzdan

Hakkımnı

Ten almaysız bazen

 

Ana mening hakkım köp

Kuyaşdan

Güllerden

Ve sizden.

Doğru Rauf Abi, ne güneşi, ne çiçekleri ne de annesini yaşadı. Güneşle, çiçekle ve annesiyle olma zamanı bulamadı o. Maşeri bir vicdanın sesi oldu ve hep  aradı. Koptu ve gitti. Mavera yaşadı.

............

Özge dertlerini anlatması zordur şairin. Damara girmeyenler kanın sıcaklığını ve ritmini nerden anlayacaklar? Bir mücadele adamının da eğer o şairse yalnızlıkları vardır. Ama onların yalnızlıkları bir inziva değil üretken bir döl yatağına sığınış gibidir. Vücudunun “üç milyar”dan fazla hücresinde  “altı kıta ve bütün Türkistan”ı saklayan şair, Sanatkar şiirinde “Kimlerge şerh-i hâl eyler be-çâre/  Pinhân derdlerini kim tınglaydı kim?” diye yakınır. Sovyetik şiirlerinde bile alttan alta, gizliden gizliye evrensel duyarlılığı mısralaştırır da beşeri kaygıları, ferdi çığlıkları ve ruhun feryadını hissettirir. “Men yalgızım,âvâzım yalgız” der başka bir şiirinde. Bazan dostları ölünce ya da öldürülünce yaşamaktan bile utanır. Bir taşla şöyle konuşur o zaman:

Sen köp yaşadıng büyük taş

Yaşayberesin hali uzak uzak (uzun uzun)

Köp yaşap koygenimden uyalamen men ise (Bense yaşadığım için utanıyorum) (1970) 

Buzlu bir gecede duuygularını, yalnızlığın ve kozmik alemin içinden şiirleştirir: “Ay süzer, muzlagan keçe/ kar üfürür/ Tumanlarda bir yulduz munça/ Gamgin turar/ Alısta yal yal yangan/ nime eken ul?/ Yürü o tarafa/ Ey güzel sürûr/ Kim yaşırdı yalgızım/ Tünni közingge/ Kar kebi musafaa/ Kümüş yüzingede yalnızlık lirizminin ve kozmik sessizliğin mistiğini hisseder insan....Tabiat şiirleri onun için terapi gibidir. Özellikle yağmur tasvirleri dikkat çeker. Yağmur sanki musafaa’nın sembolüdür. Burada yoğun aliterasyonlar görülür. Tekrar ve ses benseştirmeleriyle sanki canlı bir ritim gibidir bu tür şiirleri. Aslında yağmur kendisinin de dediği gibi “kaygılarına ve kıvançlarına” yağar:

Yamğır yağar şiğalab yağar

Tamçılar tamçılar(damlalar) saçımga

Yamğır yağar şiğalab yağar

Hem gayğumge hem kuvançimge

 

Yamğır yağar şiğalab yağar

Men unge açamen bağrımnı

Yamğır yağar şığalab yağar

Este unutamen yamğırnı

 

Yamğır yağar şiğalab yağar

Ahir meni esir eder ul

Yamğır yağar şiğalab yağar

Yağabaşlar gağazga köngül (1965)

Rauf Parfi insanla ve davasıyla oldu.” Satkınlar öldürdüler/şâirni, insannı” derken neden çocukluğunun mavi sularda boğulduğunu, neden içinde bir çok mezarın bulunduğunu iyi anlarız.Bakınız şairi ağlatan,sızlatan,yandıran ve onu ezgilere döktüren neymiş? 

Şâirni  küyletgen tabiat  emes

Şâirni küyletgen hazret-i insan

Yaratanın aşkına insana  “hazret-i insan” diyor parfi. “Merdüm-i  dide-yi ekvân olan âdemsin sen” diyen şairimizle birleşiyor.Muhabbetinde “senin günahlarını göz yaşlarım  yuvsun”mısrasını söyler.Okudukça gözümde büyür O. “Yandı âdem,yandı âlem,yandı dil” ve yandı Parfi.Ölenle öldü, kalanla savaştı. “Meni taşlap kayge ketding dostim (Beni bırakıp nereye gittin dostum?”diye firak eyledi. Elvedâ deyip gidenlerin ardından şöyle seslendi .

Sen ketip barasen elvidâ aytıp

Men ese izleymen özimni özüm (1973)

....

Oyçan keçe tün içre tenhâ

Rauf Parfi kaldık ikkavlan (ikimiz)

Bir mehrge (sevgi)  toymadık aslâ

Bir yarukluk izleymen her zaman (1965)

Gerçek bir şair olarak kaldı.Sözü yalama olmadı.Sıcak ekmek gibi şiir aradı.

Bir şiir kerek nan gibi ıssık

......

Menge bir şiir kerek ey mezban

Yazılmagan şiir erür dilim (Ey ev sahibi,bana bir şiir kerek.;gönlüm yazılmayan bir şiir) derken  bir şairin hep şiir beklediğini anlarız. Gerçekten de insan  bir şeyleri bekler. Şair henüz yazmadığı şiiri. Acaba yazılan her şiir yazılmayan o büyük şiirin girişi midir ? Bakın Bethoven’e adadığı şiirinde ne der:

Hâzır song  zerbe ile üzilecek tar

Nehât her ne abes hammesi biter

Özing kolla meni ey büyük dehâ

Kanday saâdetdir bu songgi sadâ  (1973)

Son bir darbe ile tel kırılacak ve abes olan her şey bitecek.Müzik dehasına sığınan şair, onun ikliminde son sadânın büyük saadetini hisseder.En son sadâ nasıl bir  saadettir?  Onun gibi şair de en son şiirini bekledi. Yazdıklarıyla yanan bir şairin serinliği onun “simeranya”sında, müstakbel şiirinin lutfudur belki de. Onun için efsaneler söyleyen gecelere ihtiyaç duyar. “Kanday edi eslemek mahâl/Efsaneler aytgen keçeler” derken de  hayallerine ve düşlerine vurulan darbeleri duyumsar.

Hayatı boyunca Türkistan’ın mücadelesini yaptı. Bir dava adamı olarak daima iyimserdi; bir şair olarak ise zaman zaman acının, hüznün  lirik sesi.Rauf Abi’ye bu, belki de bizim fark edemediğimiz yoğunlukta bir “dilemma sancısı”çektirdi. Saf ideal adamının ihanetleri yaşaması acıdır. Siyasî dalgalara göre değişen  insanların ve  onu anlayamayan ayâlinin ihanetleri de... Onu içine çekmek isteyen günübirlik hayatın iaşe ve ibade sorumluluğu ile “yüreği yazılmamış bir destan gibi şair”in “yazılmamış şiirin peşinde” bir Amok  gibi durmadan koşması arasındaki tenakuzu hissetmek Rauf Parfi’yi anlamanın belki de yarısıdır.  “Saçları akargan/Yarası kanagan âvâz”(saçları ağaran, yarası kanayan ses) şairin kendisidir. Ona göre şair “yaşlı genç(ihtiyar delikanlı)”tir ve sadece bahtsız olmaya şairin hakkı vardır. Bahtsızlık şairin fedakarlığıdır. Burada son derece özel bir durum vardır. Her ölenle ölen şairin,  “Bunca gamlı olmasa efkâr” diyen şairin bahta talip olması mümkün mü? Tam burada  Rauf Eke, büyük şair Fuzûli’yle birleşir.Fuzûli’nin  “gam lirizmi” onda bahsızlık kaderidir.

U köhne-yaş şair yine ölmekte

Fakat (sadece) şair haklı bahtsız bolmakka (1982)

Bazen günübirliğin ve muhakkak ki siyasi baskıların etkisiyle  kendisini acı rüsgarların önüne atar :

Aççık şamâllerge atdım özimni

Şamâller okusun tenimni teşip (1982)

Muhakkak ki Rauf Parfi de Cemil Meriç gibi iletişim problemi yaşadı. C.Meriç, kitabı okyanusa atılan ağzı tıpalı bir şişeye benzetir. Günün birinde bir sahilde belki onu bir çocuk bulup okuyacaktır. Rauf Parfi  de   rüzgarın tenini deşip içindeki kitabı okumasını ister. “Aççık şamâl” (acı rüzgar)  onun yaşadıklarıdır. Gaflette yaşayanlara karşı uyarı görevi şairi çok yorar. 1982’de “Uygan ey âzât ruh,muzlap kalgan öç (Uyan ey hür ruh,donup kalan öç)” diye haykırır.

Rauf Parfi “büyük muhabbetin kanlı bir nişanı” gibidir. Büyük ruhları, büyük sanatçıları,büyük şairleri ve yazarları tanır. Hakiki anlamda bir tanımadır bu. Tanımanın ötesinde “katılma”, “aynileşme”dir.Onlarla psikolojik hemhâllik kurar. Adlarına şiir yazdığı ya da şiirlerini ithaf ettiklerinden bazılarını şöyle örneklendirebilirim: Abdülhamid Süleyman Çolpan, hem muhammes yazmış , hem adına şiir yazmış hem de bir çok yerde anmıştır. Çolpan 1938 yılının 4 Ekim tarihinde Taşkent’in meçhul bir caddesinde kurşuna dizilerek şehit edilen büyük Özbek şairi ve aydınıdır. Osman Nasır, Stalinizimin kurbanlarından genç lirik şair “U kurbânı boldı deysen mi/Sokır zamânlarnıng vahşetin” diye anılır. Abdullah kardeşidir. Sibiryada askerlik yaparken ölür. Trenle gelen tabutunu beklerken “Abdullacan Mersiyesi’ni” yazar. ”Kuşlar kuşlar katar katar/Kuşlar üyge kaytınız/Abdullacân kaytmas... zinhâr/Yâr dostlarge aytınıgız” diye bekler tabutu. Darağacına “Selamünaleyküm” diyen Azerbaycanlı Akif  Bağır’ın selamını “Haykırıp yatıpdı büyük mâzârlar/Esselâmü aleyküm dârnıng ağacı” diye alır. Birliğin olmadığı yerde dirlik olmaz. Dar ağaçları gafletin sembolü gibidir. Şair ona meydan okur. Rauf  Parfi’nin bu konudakı sitemi ile korkusuzluğu yan yanadır.

Türkîler aytıngız bizde nime bar

Bizde bar mu’telik kulluk âzârlar

Bizde bar kollardan ketgen  ihtiyâr

Menhus kiimselerning talân taracı

Haykırıp yatıpdı büyük mâzârlar

Esselâmü aleyküm darnıng ağacı

 

Türkîler aytıngız bizde nime yok

Bizde yok ittifak yok birlik

Ayak astındadır insanî  hukuk

Bü Türkî âlemning kutluk mirâcı

Ayak astındadır mukades hürlük

Esselâmü aleyküm darnıng ağacı

Hakkında şiir yazdığı ya da şiir ithaf ettiği insanlardan biri de annesidir. Baht ve Teşviş şiirini  “Anam Sakine İsa Kızı’ge” sözüyle annesine sunar. Ödemesi mümkün olmayan borçlarından söz eder. Annesinin kaygıları şairin kaderidir. Vatan gibi,Türkistan gibi bahtı da kaderidir. Annesine zaman zaman rücû edişi psikolojik telafidir.. Annesi yaşlı ve yalnızdır. İdeali ile annesine karşı görevi arasında hep mütereddit kalmıştır.

Azizhan Kayum’a ithaf ettiği şiirde (Bitiktaş) Bengütaşlardaki “gönlümün sırrını edebî taşa vurdum” sözü gibi derin, hüzünle dolu ve lirik bir eda  sergiler. Turan adlı mukaddes idealden söz eder. Şu mısralar Bilge kağan’a atıftır :

Unge karaymen u bir his tuyamen ( Ona bakıyorum ve hisleniyorum)

Bu yurtum timsâli mengülük  taşdır...(Bu,yurdum misali edebî taştır)

Yüregim taşige şe’rim oyamen  (Yüreğimin taşına şiirimi oyuyorum)

Rauf Parfi’nin adına şiir yazdıklarından biri de Tevfik Fikret’tir. “Tevfik Fikret Kitabige Yazuv” adlı şiirinden bir bölüm şöyledir:

Men uhleymen men uhleymen

Este yumgeymen közim

Tüşlerimde men  yığlaymen

Sen külüp tur yulduzum  (1990)

Şiirini adadığı şahısların çoğu Türkistan eksenlidir. Parfi gelişigüzel adamalar yapmaz. İtibar kazanmak veya çıkar sağlamak için de adamaz şiirlerini. Meselâ Mirtemir’e adadığı şiir  “Türkistan Yadı”  adını taşır. Şiirde “Ana Türkistan”, “hâtırat mezarı Türkistan”, “sabır darahtı Kutluk Türkistan” gibi  nitelemeler kullanılır. Şairin  ana damarı Türkistan’dır. Güzel Türkistan, Ana Türkistan, Ulu Türkistan’dır . Vatan da Türkistandır. “Dışarıda ezgin ezgin; appak appak, löppi löppi kar” yağarken Berid İyenş’e “vatan” hakkında bir mektup şiir yazar. Serbest tarzda yazılan bu şiirde vatan felsefesi, derinliğine  ve lirik çağrışım öğeleriyle çok güzel ve etkileyici verilir. Birlik düşüncesi bir şuur haliindedir:

Hâtıramnıng içinde parçalanır arralanır kesilir

Özbegim, Tâcigim, Kazağım, Kırgızım, Türkmenim

Uygurum, Âzerim, Türküm

Hâtıramnıng içinide soyulgen Türkistan

Men şundey tüşünemen vatannı..

……..

Bu büyük millet edi bu büyük devlet edi

Dünyanıng sevikli vatanı edi...

Yok endi,yok endi, yok endi

Men şundey tüşünemen vatanı Berid

 

Derezemning nerigi tamanıda ese heman (Penceremin dışında ise her zaman)

Kar yağmakda

Appak appak löppi löppi 

Uzun uzun kar (1980)

Kaybedilmiş bir vatanı, lapa lapa yağan kar imajıyla düşlemesi ilginçtir. Rauf Eke’de tabiat ve vatan birleşir.

Almanya’da yaşayan  Baymirza Hayit şairimiz için çok önemli bir şahsiyettir.. 1990 yılında yazdığı ANA TÜRKİSTAN şiir kitabını  bu hürriyet mücahidine şu sözlerle ithaf eder. “Bütün ömür Türkistan istiklali üçün küreşip yaşayatgan muhterem üstad Baymirza Hayit’e bağışlaymen.”

Adına şiir yazdığı kişilerden biri de ünlü Rus şairi Aleksadır Blok’tur. Bu adama şiir, adeta bir Fuzûlî lirizmi ve hatta santimentalizmi gibidir. R.Parfi’nin bana göre en hisli şiirlerinden biridir bu metin. Şöyle başlar ve devam eder:

Kara bulutların oynar âsmân

Alıs (uzak) yulduzlarıng sırlı şu’lesi

Tumanlı sâhilden ünder begüman

Bu solgın şe’mlerning iğneli sesi

........

Yalgız men mi ahır ?! Derd bar hemderd yok

Bu yalgan dünyada men yalgıs emes

Ne kadar tınıkdır zengâridir kök

Ne kadar şirindir uzundır nefes

Rauf Parfi büyük felsefi ve edibî şahsiyetleri konu ettiği zaman adeta onların avrasına girer ve felsefi lirizm tabir edeceğimiz bir söyleyişe ulaşır. Mikelanjelo Sevgisi adlı şiir de böyledir.Sadece sevgisine sığındığını bir  ılık nefes halinde söyler:

Barlık yansa kuyaş aylansa külge

Yulduzlarnı tügme kebi yulsalar

Mening büyük sevgim bir bâre külgin

Kahkahang yoklıknı dehşetge salar

 

Allahnıng işige hayrân kalamen

Kanlı tavuşlarnıng rengi : Öldür as ...

Otlarnıng içinde küyip yanamen....

Rauf Parfi, daha bir çok kişiye şiir yazmıştır. Bu şiirlerde iki yol izlemiş, ya şahsiyatin adını şiir başlığında kullanmış ya da başka adlı bir şiiri ilgili şahsa ithaf etmiştir. Adadığı şiirlerin hepsinde samimidir. Çıkarı için duygularını ve şiirini satmaz o.. Daha çok ölen ya da ödürülen kişileri esas alır. Trajik ölümler onu trajik duyum ve duygulara götürür ve en samimi şiirler ortaya çıkar. Leons Briyedis’e “Sonsuz kökke çökken şiiriyet yâdı” olarak seslenir. Trajik cevapları saklı sorular sorulur “Köhne – Yaş Şair şiirinde. “Neçün kandır uvullep turgen boran/ Savuk cimirleydi uykusuz deryâ/Tumanlarda kan rengi neçün” der. “Bozargen ul kuyaş este solmakta...../ u köhne-şâir yene ölmakta” mısralarıyla duyarlılığını yükseltir. Ölenle ölen, kalanla rahatsız olan adamdır O. Şuhret Abdürreşit’in mezarında  merhuma şöyle seslenir. Dokunaklı, sitemkar, yalın duygular onun içtenliğinin bir göstergesi gibidir:

Ölgen öldi,ketdi

Dostlarıngga hıyanânet gılgen miyding dostum ?

Bilmedim.

 

Ölgen öldi, ketdi

Sen hâtınıngge hıyânet gılgen miyding?

Bilmedim.

 

Ölgen öldi,ketdi

Vatanıngge hıyânet gılgen miyding sen ahır ?

Bilmedim.

 

Hammesini kılışar

Ölmegenler

Ölgen öldi, ketdi. (1980)

Ölenler öldüler ve gittiler. Ama şairin saydığı bütün o ihanetleri yaşayanlar yapmaktadır. Bu zamandan yakınma Rauf Eke için dramatiktir. Burada haksızca öldürülen, yok edilen şehitlere işaret vardır. Namusluların öldüğü ya da öldürüldüğü,namussuzların ise saltanat sürdüğü bir  dünyayı şairimiz  ne yazık ki tecrübe etmiştir.

Rauf Parfi bir çok kişiye daha şiir yazmıştır. Eduard Beydenbaum, Uldis Berzinş, Rolando Eskardo, Muktibadh (Hintli şair) Gafur Gulam, Nikolay Rubstov, Bayron, Viktor Hara (Şilili şair), Abdulla Arif, İsikava Takubakü (Japon şairi), Karlo Kaladze (Gürcü şair), Pablo Neruda, Luis Moran (Ekvator şairi), Aybek, Van Gok, Cengiz Aytmatov, Nazım Hiikmet..... Bunlardan bazılarıdır. Rauf Parfi, Türkçülük, Turancılık ve Türkistan gibi kavramlarla hiç ilgisi olmayan Nazım Hikmet’i Türkçülük nokta-yı nazarından sevdi. Bu paradoks ilginçtir. Onu Türkçenin sesi olarak gördü. Nazım’ı Özbek lehçesine çevirdi. Onun ölümü üzerine yazdığı mensur şiirde bakınız Nazım’ın sadâsı ile Türkistan’ı  nasıl yan yana kullanıyor:

Ketdi Nâzım.

Keler Nâzım âvâzı. 

Kiirpiklerim sakçılığında mening közüm, mening kuyaşım.

Ana Türkistanım  hasret yanlıg cennet yanlıg (cennet gibi) mening dünyam..... 

Nâzım.... Nâzım...

Ketdi Nâzım.

Kaldı Nâzım sadâsı.

Sadânıng aks sadâsı..

Aks sadânıng aks sadâsı...

Nikolay Rubstov, Rauf Parfi’nin çok sevdiği lirik Rus şairidir. Onun hatırasına yazdığı şiirde hayatı, ölüm hakkındaki düşünceler olarak tasvir eder. Kar,bahar,gece ve tan sembollerini başarıyla kullanır. Kozmik âlemle  daima irtibatlıdır. Makro kozmozla mikro kozmoz arasındaki münasebeti şiirlerinde telif eder. Bir kozmogonik şairdir O.

Kar astıda köklem tün koynunda tang

Ölüm hakkındaki oylardır hayât

Közlerimi yumsam

Könünür bir nokta

Kızarıp barar tâbâra

Bu hüzünlü şiiri Rubtsov’a  “Sening bir mısra şiiring endi ebedî” seselenerek bitirir.

Pablo Neruda’nın ölümü üzerine yazdığı şiirde de endişe ve duygu yoğundur. “Kara meşale tutan meşum şeytanlar Neruda’yı öldürmüştür”.

Korkaklar öldürdüler

Satkınlar öldürdüler

Şâirni insânnı... 

Şiirin sonunda heyecanını, tansiyonunu alabildiğine yükseltir ve şöyle haykırır şair.

Yeter bes mersiye...

Ey siz gaflet sofrasında çorlananlar

Ey siz Kurbanlık için

Kuyaşnı soygenler (güneşi soyanlar)

 

Uni ölikler öldürdiler

Öldürdiler şâirni insanni

Haykır haykır haykır âsmân

Pablo Neruda’nıng sonsuz âsmânı (1973)

O, beyhude öldürülenlerle öldü gerçekten.İçinde büyük idealinin güneşi onu hem aydınlattı hem yaktı. Rauf Abi en sıkıntılı zamanlarında bile şiirin büyük ruh dünyasına sığındı. Hayatını zehir edenlere karşı burada savaştı. Mazlumun yanında oldu.Türkistan,  nerdeyse her şiirine sindi. O,1990  sonrası bu konuda cesaret bulanlardan ve nutuk çekenlerden değildi. 1960’lardan beri ya açık , ya da üstü kapalı olarak Türklük, Turan ve Türkistanla ilgili yazdı. Ömrünü buna verdi.Duygularını,düşüncelerini menfaati uğruna pazara çıkarmadı. Hep inandı ve yazdı.Bu sebeple O’na Türkistan şairi demek çok yakışır.Bu yazıyı Türkistan konusunda yazdığı çok sayıda şiirlerden biri ve bir rüyasıyla bitiriyorum.

Âh Türkistan közüm yolungda

Sen ruhumda açıla kaladıng

Bir sır bolup saçıla kaldıng

Âh Türkistân közim yolungda

 

Gözellerning gözeli Turân

Sevimlidir hem de mehribân

Ul hem tuğulgendir mehrimden

Gözellerning gözeli Turân

 

Dünyâ kadar sevgim bar senge

Bilmegenler aytar ul yok kü

Sen kaylarga yuripsen bugün

Dünyâ kadar sevgim bar senge (1965)

.......

Bugün bir tüş kördim tüşimde

Buhara’da yürgen emişmen

Yüksek minareler başımda

Ayaklarım astıda gülşen

 

Buhara’da yürgen emişmen

Menle birge yürürmüş kuyaş

Erir emiş akar perişân

Muz asrından âmân kalgan taş

 

Yüksek minareler başımda

Menge hased bilen bakarmış

Asırlar bir demdey karşımda

Sangan alav bolup akarmış (1963)

Rauf Parfi 2005 yılında dünyamızdan göç etti. Yunus Emre’nin meşhur yakınması aklıma geldi. “Bir garip ölmüş diyeler/Üç gün sonra duyalar”. Ben ölümünü bir ay sonra duydum. İçim çok yandı. Çünkü bu büyük şairi ve insanı çok göremedim. Ona doyamadık. Cenazesine gidemedik. Neyleyelim? “Beyler utansın!”

Şimdiki mekanın Türkistan’ın gülzarı olsun Abi. “Tekrar mülaki oluruz bezm-i ezelde/Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler” Rahmet olsun abi, selam olsun.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 1. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 1. Sayı