Mercanköşk Çayı


 01 Şubat 2019


Epeydir öksürüyorum. Ateşim yükseliyor. İzin zamanında memleketimin ormanlarından topladığım mercanköşkleri kaynatıp içiyorum. 

Babam ve annem çok gençken evlenmişler sonra da boşanmışlar. Ben annemle büyüdüm. Babamla annemin köyleri birbirine çok yakın olmasına rağmen babamın akrabaları ile yakın bir ilişkim olmadı. Onları hiç tanımadım. Büyüyünce onları görmek, tanışmak istesem de zamanla bu isteğim kayboldu. On iki amcamın on ikisi de beni merak edip, nasılsın demediler. Çocukluğum böyle zor geçti. 

Köyümüzde ortaokul olmadığı için, annem beni Ufa’daki bir nolu yatılı okula verdi. Dördüncü sınıfı tamamlayıp başkente gelip yerleşmem bana başta ilginç ve heyecan verici geliyordu ama zamanla özlemle yalnızlık ağır basmaya başlayınca ben de gizli gizli ağlamaya başladım. Çok ağladım. Bir gün, beni misafirim geldi diye aşağıya çağırdılar. Annemin bu zamanda gelmeye müsait olmayacağını biliyordum ama belki bir fırsatını bulup gelmiştir diye heyecan ve sevinçle merdivenlerden uçarcasına indim. Giriş kapısına koştum. Kimse yoktu. Moralim çok bozuldu. Kesin arkadaşlarım bana tatsız bir şaka yapmışlardı. Bunu diğerlerine de sık sık yapıyorlardı. Saklandıkları yerden kendi kendilerine alay edip gülüyorlardı. Buna rağmen dış kapıyı açıp dışarıya baktım. Orada tanımadığım kahverengi saçlı bir ağabey sigara içip duruyordu. O insanın bana gelmesi mümkün değil diye bir daha etrafıma baktım ve kışın soğuk havasından kaçıp, hayal kırıklığı içinde içeriye girdim. 

Masanın üzerinde büyükçe şeffaf bir poşette mandalina doluydu. Birine getirmişlerdi herhalde. Bir poşet mandalinanın yanından geçip merdivenlere yöneldim. Hemen odama girip, yorgan altına kaçacak ve ağlayacaktım. Annemi köyümü, kedimi, köpeğimi, köyümüzün mandalinalarını özlemiştim ben. Kışın üşümesinler diye annemin eve getirdiği kuzularımı özlemiştim. Kendimi çok yalnız hissediyordum. Koridorun sonuna geldiğim anda birinin: 

“Mileuşe! Mileuşe! Mileuşe!” diyen sesini duydum. Dönüp baktım. Az evvel bahçede gördüğüm kahverengi saçlı ağabeydi bana seslenen. Şaşırdım. 

“Mileuşe selam kardeşim. Beni tanımıyor musun? Gel buraya.”

Ben bu insanı hiç tanımıyordum. 

“ Sen ne kadar da büyümüşsün böyle.”

Ağabey beni kol altlarımdan tutup havaya kaldırdı. Bu yaşa kadar hiç bir erkek beni böyle havalara kaldırmadığı afalladım. Ne tepki vereceğimi bilemedim. Sonra silkinip elinden kurtuldum. Kızarak:

“Ağabey, siz kimsiniz?”  dedim.

“Nasıl yani? Sen beni tanımadın mı? Benim, senin Ramazan ağabeyin.”

“Ramazan?! Ben sizi tanımıyorum.” diye dudağımı büktüm. Bu insan, bana tamamen yabancıydı ama o heyecanla:

“Bak yahu, şuna bak ne zaman büyüdün sen? Gel al bu hediyeler senin için.” diye masadaki bir poşet dolusu mandalinayı kapıp bana uzattı. Benim ona anlamsızca baktığımı görünce:  

“Tamam  Mileuşe! Otur buraya... ” diye derin bir nefes aldı. Sonra:

“Ben senin babanın kardeşiyim. Sen küçükken, köyden çıkıp gitmiştim. Bunun için hatırlamıyorsun beni ama oralardan sana hediyeler yollamıştım. Vermediler mi yoksa?” 

O anda annemin birisinden hediye geldiği hakkında bahsettiğini hatırladım. Çok güzel mavi bir elbise! Evet, evet hatırladım. Galiba düşündüklerim yüzüme yansımış olmalı ki ağabey gülümsedi. 

“Şimdi hatırladın mı beni?”

“Niye geldin?” deyiverdim. Öyle söylemek istememiştim aslında ama ansızın dilimden bu sözler dökülüvermişti işte. 

“Seni görmeye geldim ben. Biliyor musun senin ismini ben koymuştum. Hatta ben motosikletten düşerek ayağımı kırmıştım da evde senin beşiğini hep ben salladım. Ayağım iyileşene kadar evde kaldığım o süre içinde de seninle ben ilgilenmiştim.” 

 Annem bundan bahsederdi arada bir ama yine de uzaklardan gelen bu ziyaretçiye samimi davranmak niyetinde değildim. Nezaketen:

“Geldiğiniz için teşekkür ederim.” dedim.

“Fakat hediyenizi kabul edemem. Odamıza meyve çıkarmaya izin vermiyorlar. Tekrar teşekkür ederim.”  

Ben gurur kıyafetini üzerime geçirerek ağabeyin yanından uzaklaşıyorum. Bir yandan da beni durdurmasını, biraz daha benimle konuşmasını istiyorum.  Hayır, bir ses gelmiyor.  Koridorun sonuna geldim. 

“Mileuşe kardeşim, meyve olmazsa sana fındıklar getirdim. Onu çıkar odana. Ben seni çok özleyip geldim” diye seslendiğini duyunca geri döndüm. Ayaklarım önce adım adım ona doğru yürüyor, sonra kendinden koşmaya başlıyor.

“Ağabey, ağabey hatırlıyorum ben seni!”

Onun kucağına atılıyorum ve hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum. Ama niye bu kadar ağladığımı bilmiyorum. Sakinleşince ağabeyim bir mandalina soyup bana uzatıyor. Sonra çantasından kurabiye çıkarıyor. 

“Böyle kuru olur, mercanköşk çayı ile birlikte ye.” diyor. Bana çantasından küçük bir poşette bulunan kuru çayı da uzatıyor. 

“Bu mercanköşkler bizim tarladan.” diyor gözleri parlayarak. Bütün bunlar bana evimin sıcaklığını hatırlatıyor. Bana ayçiçek çekirdeğinden daha büyük olan çam fıstığını uzatıyor ve hiç durmadan konuşuyor.

“Enteresan çam fıstıkları. Vaktinden önce toplarsan, çekirdeğin kabuğunu ne çıkarabilirsin ne kırabilirsin. Geç kalırsan içinde yapışıp kalır. Bunlar vaktinden önce toplandığı için çekirdekleri tam değil.”  Uzun süredir salonun bir köşesinde bizi izleyen görevli eğitmen: 

“Mileuşe Devletşina, görüşmen bitince odana çıkmalısın.” diye bana tembihleyip salondan ayrıldı.  Ağabeyim bana soru dolu gözlerle bakıyor: 

“Devletşina? Sen soyadını mı değiştirdin?”

“Niçin beni bilmeyen ve benim de bilmediğim insanların soyadını kullanayım ki? Buraya gelmeden önce değiştirdim.”

“Annen mi değiştirdi?”

“Hayır, kendim! Niçin bugüne kadar gelmedin? Aramadın beni?”

“Bilmiyorum... Askerlik, iş... Unuttum diye düşünme sakın. Mileuşe, bu parayı al, kardeşim! Sinemaya, markete gittiğinde gerek olur.”

“Gerek yok!”

“Niçin?”

“Bize şehre çıkmak yasak.”

“O zaman, istersen seni ben çıkarayım dışarıya. Sinemaya götüreyim.” 

“Bu hafta bizim sınıfımız görevde olduğu için dışarıya çıkamıyoruz.” 

“Öyleyse,  önümüzdeki hafta gidelim.” 

İkinci kata zorla yukarıya çıktım. Odaya yaklaşınca etrafıma kızlar toplandı.  Keyfim o kadar güzeldi ki odaya girip bağırmaya başlayan eğitmenin sesini duymadım. Çünkü bana ağabeyim, babanın kardeşi gelmişti!

Bugüne kadar hiç bir zaman doyasıya mandalina yememiştim. O kadar çok yedim ki midem ağrıdı. Midemin ağrısına rağmen keyfim hâlâ iyiydi.

Ertesi gün geldiğinde ağabeyim beni Hint sinemasına götürdü. Filmin duygusal bir sahnesinde ağabeyimin ağladığını fark ettim.  Gönlü bu kadar yufka mıydı? Belki, ben filmleri anlamak için çok küçüğüm. Hint sinemalarının sadece şarkılarını seviyorum. Şarkılar bitti. Film bitti. 

Okula doğru yürüyoruz. Ağabeyim:

“ Beğendin mi?” diyor.

“Evet, güzeldi. Ama şarkıları az söylediler.”

“Peki, sen şarkı söylüyor musun?”

“Şöyle böyle söylüyorum.”

Birden babamı soruyorum.

“Biz…” diyor “Yedi yıldır görüşmüyoruz. O, Sahalin’de yaşıyor.” 

Onun nerede olduğunu ben biliyorum. Fakat ağabeyime birşey söylemiyorum. Annemden gizlice mektup yazmayı düşünmüştüm babama ama yine gururum yüzünden yazdıklarımı gönderememiştim.

“Sahalin çok soğuk bir yer.” dedim.

“Üşümüyor sanırım. Çok üşüseydi dönerdi.” dedi ağabeyim.

“Sen, ben oradaki soğuğa dayana bilir miyiz acaba?”

“Bilmiyorum, kardeşim. Eğer istersen gidip bakabiliriz.”

Ağabeyim beni yarım kelimeden anlıyor. İstiyorum, tabii ki istiyorum! Benim en büyük hayalim, babamla görüşmek. Annem, belki izin verir. Ben küçükken babam çağırmış ama annem gitmemiş. Sonra pişman olmuş.

“Filmi çok beğendim, ağabey. Teşekkür ederim.” 

“Sahalin’e tatile gitsek nasıl olur?”

“Anneme sormam lazım.” 

“Peki sor.”

***

Dönem bitti. Tatil geçti. Ama ağabeyim gelmedi. Şubat ortalarında ondan bir mektup aldım. Kırgızistan’dan yazmış. Onu aniden oraya işe göndermişler, bana haber vermeye bile fırsatı olmamış. Sanki dileğim köklü yaşlı ağaç. Ağabeyim uzun yıllar Kırgızistan’da kaldı. Üniversiteye başlayacağım yıl geldi. 

“Sahalin’ den geliyorum.” dedi yorgun gözlerle.

“Sahalin’ den mi? Babam…”

“Denizdeyken fırtına çıkmış. Dört balıkçı...”

Ben olduğum yere çöküyorum. Ağabeyim babamın cenazesinden geliyormuş. 

“Niçin Sahalin’e giderken beni götürmedin?” dedim. Sustu. Sonra:

“Olmadı işte.” dedi. “ Ben yarın Ufa-Taşkent treniyle gidiyorum. 

“Bu kadar çabuk mu? Hemen mi?” 

Ağabeyim, sigara paketi elinde dışarı çıkıyor. Ben de peşinden gidiyorum. Yüzünü hatırlayamadığım babamın ölüm haberi yüreğimde garip bir boşluk duygusu uyandırıyor. Ağlamam gerek diye düşünüyorum ama gözyaşlarım akmıyor. Boşluğun sardığı garip bir hüzünle başım önde öylece duruyorum. Dakikalarca konuşmadan durduk. Sonra ağabeyim gitti. 

Ben üniversiteyi tamamlayıp evlendim, televizyon muhabiri oldum. Haber peşinde koşarken bir gün tesadüfen Ramazan ağabeyim hakkında bir habere rastladım. O, Kırgızistan’da bir belaya uğramış. Sibirya’da hapishanedeymiş.

Hemen tam adresine ulaşıp ona bir mektup yazdım. Cevap gelmedi. Bir akşam Sibirya’dan bir mektup geldi.

“Değerli Mileuşe, merhaba! Size ağabeyinizin karısı Antonina. Kızımın adı Mileuşe. Sizin adınızı koyduk. Eşimin durumu kötü. Bilmiyorum sizin gelişinizi bekleyebilir mi bilemiyorum. Gelin yanına, çünkü o her zaman sizden bize bahsetti. Akrabalarıyla bağlarını kaybetmiş. Önce ablaları yazıyorlardı ama şimdi yazışmaları kesildi. Kendisi kimseyle konuşmak ve görüşmek istemiyor. Gelin buraya lütfen o, sizi bekliyor! Sevgiler… Antonina»

Çok üzüldüm hemen eşimi arayıp bana uçak bileti almasını rica ettim. Evde koşuşturmaya başladım. Oğlum ve kızım beni sakinleştirmeye çalışıyor. Bu arada eşim eve döndü. Galiba, ricamı şaka sanmış. İçimde fırtına kopuyor. Ağabeyim beni bekliyor. Çok çabuk hazırlanıp evden çıkıyoruz. Eşim, bu ani yolculuğumdan pek mutlu olmuyor. Suratını asmış bir şekilde beni uğurluyor. Ağabeyime bal ve mercanköşk götürüyorum. Omsk ’ın Zvezdnıy şehrine gelmem kolay olmadı.  Önce bölge merkezine sonra şehre kadar taksi tutmak zorunda kaldım. Kinyegulovlar’ın evini taksi şoförü çabuk buldu. Çamdan yapılmış bir büyük ev. 

Beni bekliyorlardı. Geldiğimde ağabeyim içerde ilaçların etkisiyle kendinden geçmiş yatıyordu. Ona seslenmek istesem de Antonina yenge beni durdurdu. Çok ağrıları var, biraz uyusun dedi. Antonina yenge alçak gönüllü bir kadın. Mileuşe’yi de kendime benzettim. Hazırladıkları yemeği yedik. Antonina ordan burdan anlatmaya başladı. 

“Mahkûmiyeti bitince, memleketine geri dönmek istemedi. Akrabaları önce mektup yazıp çağırdılar sonra ses çıkmadı. Ben ağabeyinden sekiz yaş büyüğüm.  Benim ilk kocamdan iki çocuğum var, onlar şimdi büyüdüler, kendi başlarına yaşıyor. Sonra Ramazan’la tanıştık. Birbirimizi sevdik. Son yıllarda çok alkol almaya başladı. Bazen memleketine dönmek istiyordu sonra da vazgeçiyordu. Sık sık ormana çıkıp gidiyordu. O delikli boru… İsmi neydi?”

“Kuray!” diyorum. 

“Hah işte o. Onu alıp alıp ormanlarda gezdi. Kendisi diyor ki kuray sadece Ural’da varmış. Memleketini özlediğini biliyordum.” 

Kalbim parçalanıyor. Ben hediyelerimi masaya koymuştum. Antonina mercanköşkü hemen tanıyor.

“Ağabeyin bu otu aramak için ormanı çok gezdi, bulamadı. Şehirden bulup satın aldığı mercanköşkünün de tadını beğenmedi. Galiba, herkes için kendi memleketinin nimetleri gönlüne daha yakın oluyor.” 

Biz mercanköşk kokularını yayan çayı içmeye oturduğumuzda, içerdeki odadan ses geldi:

“Mileuşe! Mileuşe!” 

“Kızını mı çağırıyor?” diye sorsam da ağabeyimin beni çağırdığını hissettim. Yanına gittim. O mavi gözlerini açmış, gözyaşları yüzünden akıyordu. Elinden tuttum.

“Kardeşim, seni çok bekledim. Artık rahatça sonsuz uykuma dalabilirim. Mercanköşk mü getirdin sen?  Hoş kokusu buraya kadar geliyor. “

Ağabeyim ağlıyor, ben ağlıyorum. 

Antonina ağabeyime çay getiriyor. Kendi inanışındaki duaları okuyor. Ağabeyim gözlerime bakıyor. Gözlerimden memleketine bakıyor. Vedalaşıyor tüm tanıdıklarıyla. Sonra kapatıyor gözlerini. 

***

Ülkeme dönmeden önce Antonina bana bir paket veriyor. Ağabeyinin mektupları diyor. Birbirini tanımayan farklı ülkenin iki kadını aynı duygularla birbirimize sarılıyoruz. Vedalaşıyoruz. Uçağa bindikten sonra ağabeyimin mektuplarını açmaya başladım.  Okudum… Okudum… Sonra satırlar arasından bir cümle çıkıyor karşıma.

«…Mileuşe yeğenim ben, gençken bir kıza aşık olmuştum… Annene…» Tekrar tekrar okuyorum satırları. İnanamıyorum.    

«Fakat annen ağabeyimi seviyormuş. Bunu öğrenince çok üzüldüm. Ne yapabilirdim ki? Çok gençtim. Acı çekiyordum. Anneni mahallemizde görür görmez âşık olmuştum. Güzelliği çok şaşırtıcıydı. Ağabeyimle evlendiklerinde onu yengem olarak kabullendim. Sonra da uzaklara gittim…»  Amcam mektubun devamında gittiği yerleri uzun uzun anlatıyor. Öğrendiklerim başımı döndürüyor.

İkinci mektubu alıyorum. 

«Mileuşe yeğenim, 

…güçsüzlüğümü yenemiyorum… İstemeyerek cinayet yoluna basmak zorunda kaldım. Senin yanına geldiğimde çok mutluydum. Sen çok temiz, naif ve samimi idin. Seni sevmeye bile hakkım yok benim. Biz silah sattık Mileuşe... » Sanki bir filmin içindeyim. Etrafımda ışıklar yanıp sönüyor. Ben gittikçe ufaklaşıyorum. Amcam gittikçe büyüyor. Elinde bir silah. Namlunun ucu insanlara çevrilmiş. Kapkara bir delik büyüyor. Kocaman bir leke olup üzerime seriliyor. Gözlerimi kapatıyorum korkuyla. Bağırıyorum. Sert bir amonyak kokusu genzimi yakıyor.  Gözlerimi açtığımda hostesle bir doktoru başucumda buluyorum. Bayılmışım. “İyiyim.” diyorum zorlukla çıkan sesim kulağıma yabancı geliyor.  Mercanköşk gibi ince gönüllü ağabeyim benim.

Bir mektup daha var ama onu açmak için cesaretim yok.

«Mileuşe, yeğenim, nasılsın? Biliyorum ki beni yine kaybettin ama senin kaderini benim kaderimin karanlığın altına almamak için artık seni ziyaret etmeyeceğim. Nerede olduğumu haber vermemeye karar verdim. Başkurdistan’da büyük değişimler oluyor. Televizyon merkezini ele geçirmişler, Başkurtlar özerklik talep ediyor, diye haberler Sibirya taraflarına da ulaştı. Sen de toplantılarda en ön cephede yürüyorsundur. Fakat ben burada, soğuk hapiste, içimden çürüyorum gibiyim. Çok üzgünüm hiç birşey yapamıyorum. Benim gücüm, mekânlarım bugün vatanımda çok gerekli olurdu. Çaresizim. Bu zor yıllarda memleketimden uzakta kalmak beni çok üzüyor. Bu zor zamanlarda yanında olamadığım için affet beni!» 

Ağlamaya başlıyorum. Zvezdnıy ’da değerlimi bırakıp dönmek zoruma gidiyor. 

Beni almaya gelen eşim havaalanına oğlumla kızımı da getirmiş. Eşim yaşlı gözlerimi görünce anlıyor ağabeyimi kaybettiğimi. 

***

Ağabeyimin vefatının üzerinden beş yıl geçti. Adaşımdan haber geldi. Bize ziyarete gelecekmiş. Heyecanlanıyorum. Elimde mercanköşkü çayı ile ağabeyimin emanetini bekliyorum.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 146. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 146. Sayı