HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
MARUFJON YOLDAŞEV 5
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 6
Kardeş Kalemler 7
Üç bin senelik tarihe sahip Orta Asya, bilhassa Türkistan zemini çeşitli dönemlerde birkaç müstebit sömürge devletlerin baskısına mahzar olarak ciddi tarihi evrimlerle karşılaşmıştır. Cümleten yüz yıldan fazla süre içinde sömürücülük politikası uygulayarak son istibdat sahipleri olarak tarihte iz bırakmış çar Rusyası ve şuralar – Sovyetler Birliği “çağdaşlaştırma, sosyal eşitlik, internasyonalizm” nikabı altında yerli halkı kendi tarihinden ayırmak, onların algılama kapasitesine müteliği oluşturmaya ciddi çalıştı. Totaliter düzen kültürel değerler ve milli mirastan ayırmak yoluyla millieti mankurtlaştırmaya çalışmıştır. Yerli halkın yüz yıllarca devam eden çabaları hem de toplum mefkürevi-politik talepleri arasında mevcüt olan ciddi tefavut halkı ancak şuurlandırmakla kalmayıp çeşitli orandaki milli bağımsızlık hareketlerini ortaya çıkartmıştır. İşte bu milli mucadeleler halkımızın kendi kaderini belirtmesinde önemli yer almaktadır. O çelişkili yıllarda Mahmudhoca Behbudi, Abdurauf Fitret, Abdulhamid Sulaymankuloğlu Çolpan, Abdulla Kadiri gibi marifetperver cedidlerin manevi kiyafesi, dünyagörüşü belli bir anlamda sosyal duruma karşı isyan halini almıştır hemde milli mentaliteyi korumaya olan çabalar olarak denemeden geçmiştir.
Kuşkusuz, bu ortam o veyahud bu şekilde edebiyatta da zühür etmiştir. Şunu da belirtelimki, XX yüzyılın başlarına ait sosyal – estetik fikir-görüş ve duygu-algılamalar yansımış edebi eser örneklerinde İstanbul adı sık-sık dile alınmıştır. İşte o yüzden bunları Marmar denizi ve Boğazın yukarıya çıkan ve aşağıya inen sahillerinde yerleşmiş Türkiye’nin en büyük ve mühteşem şehirlerinden biri İstanbul’a tabi tutularak tahlil etmek ve açıklamak amaca uygundur. Zaten, Türkiye’nin önemli ticaret, finansal ve kültürel merkezi sayılan İstanbul şehri subtropik-kara topraklı orta deniz ıklımı, tarihi mescit ve camileri, saray ve favvareleri, mimari yapıtları, üniversite ve institüleri çeşitli akdemi, müze, kütüphane, teatrları, nitekim deniz, hava ve kara yollarının kesiştiğinden dolayı hep dünya seyyahlarının dikkatını çekmiştir.
Tarihi bin yıl öncelere ulaşan bu şehrin umumtürki halklar sosyal-politik, kültürel hayatı, cümleten sanatsal estetik tefekkür mahsüllerinden yer alması boşuna değil. Özbek yazarları her şeyden önce İstanbul’a baskı yapmak isteyen yabancı devletlere karşı mertlerce savaşarak, milli bağımsızlığı savunmada belli bir anlamda kale görevini yapan şehir olarak bakmışlardır. Yapılan tüm tarif ve tevsifler okuyucu göz önünde İstanbul’un işte bu belirtilen kiyafesini net olarak sergilemektedir.
XX. yüzyılın başlarındaki siyasi-sosyal ve edebi ortam tahliline adanan birçok araştırmalarda İstanbul’un Türkistan cedidileri kaderinde olumlu yer aldığı esasen geçiş dönemi edebiyatı yazarları yapıtları üzerinde tedkik edilmiştir. Cümleten amerikalı özbekşinas alimlerin araştırmalarında Abdurauf Fitret ve İstanbul konusuna ayrıca önem verilir (1). Çünkü Fitret’in “Münazara”, farsça “Sayha” ve “Seyyahi Hindi” gibi eserleri esasen İstanbul’da yazılmıştı. Şüphesiz böyle örnekleri özbek edebiyatının diğer şahısları eserlerinden de birçok örnek göstermek mümkün. Ama biz işbu makalade İstanbul’un geçen yüzyıl başları tarihi-kültürel ortamlarındaki kendine özgü yeri konusunu mahsus araştırmayı değil, belki o feyzli geleneksel şair, alim ve tercüman Cemal Kemal sanatında nasıl devam ettirildiğini onun bazi eserleri esasında incelemeyi göz önünde bulundururuz.
İkinci Dünya savaşı yoğun devam eden yılları, nitekim geçen yüzyılın 50. yılları ikinci yarısı ve 80. yılları özbek edebiyatı hala sinfiliğin dar kalıplarından tam kurtulmamışsa da, sosyal hayattaki nispi “ılıklık”, ‘Perestroyka ve Aşkarelik’ gibi dönemler kültürel-estetik tefekkür gelişimine belirli oranda etkiledi. Cümleten Aybek’in “Nevai”, Maksud Şeyhzade’nin “Emir Timur”, Erkin Vahidov’un “İstirap”, “İstanbul Faciası”, “Özbeğim”, “Ana Dilim, Can Dilim”, Adil Yakubov’un “Diyane”’, Cemal Kemal’ın “Cemarkand Bu, Buhara Bu”, “Merhabalar Efendim Burası İstanbu”, “Hakikat, Ben Seni Sevdim”, “Meşrep Monoloğu” gibi eserlerinde milli gurur ve kivançla ilgili büyük gayeler yüksek insancıl ruhta yansıtılır. Totaliter politikaya kah açık, kah simgeli – mecazi, metaforik esastaki görüşler ileri sürüldü. Ağırkervan nesri eserlerde de hem halk ve millet kaderi sorunları geniş tahlil edildi. Şüphesiz, bu türdeki eserler Özbekistan’da milli kalkınma ve manevi-ruhi uyanış-dirilme ortamları tedrici tarzda geçtiğini gösterici net örneklerdir (2).
Zaten onlarla yakından tanışmak şunu gösteriyorki, şuralar imperisi Özbekistan’da tam eğemenliği ele geçirdikten sonra da özbek aydınlarının asrlarca arzu ettikleri-eşitsizlik ve edaletsizlik hüküm yürüten düzenden kurtulup bağımsızlığı ele geçirmek, kendiliğini eski türki halklar kaderinden ayrı düşünmemek, milletin unutulan geçmişi ve bugünü arasında manevi rabite kurmak yolundaki sosyal-politik, edebi-estetik tefekkürü asla durup kalmamıştır. Anlaşılıyorki, edebiyat toplum hayatının aynası olarak, büyük amaçları halk şuuru ve kalbine yerleştirmenin esasi vasitası görevini yapmıştır. İşte bundan dolayı şunu söyleyebiliriz: o yıllarda yaratılan en iyi eserler milli kalkınma gayesinin sanatsal ifadesi olarak milletin kenidi kaderini ayarlamasında önemli rol oynamıştır.
Özbekistan’daki bu gibi hareketlerde Cemal Kemal’ın da önemli yeri var. Şairin geçen yüzyılın 90.yıllarına kadar yazılan: “Dostlar, Birleşmek Anıdır”, “Atatürk Türbesi Önünde”, “Celaleddin Rumi Türbesi Önünde”, “Ey Aziz Kandaş Karındaş, Özlüğüm, Türküm Benim” gibi şiirlerinde türki milletler ve devletler ta rihi müşterek esaslarını göstermek, onların manevi mirasını ululamakla millet tinet ve temelinde çok eskiden mevcüt türk gururunu ortaya çıkarmaya olan kuvvetli intilmesini gözetmek mümkün. Bunu doğru algılayan amerikalı özbekşinas bilgin Roberta Mariya Maykellef C. Kemal’ın 1969 yılında yazılan “Semarkand Bu, Buhara Bu” şiiri hususunda açıklama yaparken: “Şiirde dönemdeki hakim mefküre, politik-sosyal ve edebiyatla ilgili tanzimlar değil, belki Asyadaki milli mirastan gurur duymak hissi net olarak yansımaktadır”(3), diye yazıyor.
Belli olduğu gibi şuralar düzeni önem veren amaçlı politik hareketlerden biri sömürge devlete dönüşen Türkistan halkların tüm Türk dünyası, özellikle Türkiye ile ilişkilerini kopmasıdır. Bu manevi-ruhi engeller o kadar kesin uygulanmıştı ki hatta ulusal toplantılara katılan Özbek fukarası sürekli gözetim altında olurdu. Onlar mes’ul-sorumlu yöneticilerin iradesi ve izni olmadan serbestçe hareket yapamazdı. Mesela ünlü edebiyat bilgini ve dram yazarı İzzet Sultan 1965 yılında devlet delegesi arasında birkaç aydınlarla birlikte Türkiye’ye teşrif etmişti. Onun İstanbul’la ilgili hatıra izlenimleri4 incelenirse müellif şehir doğası, onda yükselmiş binalar, ticaret dükkanları gibi ancak dış şekliyle ilgili yönlere dikkati çektiğine tanık oluruz. Bizce onun sosyal ortam batini yönlerine faal münasebet bildiremediği bir araftan o dönemdeki genel şuravi yasaklar, ikinci taraftan ise yazıcının şahsi dünya görüşü, yıllar denemesinden geçen – teredütlü (sakınca duyan) insani tabiatıyla sımsıkı ilgilidir.
Cemal Kemal ancak alim ve şair değil, belki dünyanın yedi dilini mükemmel bilen ustad tercüman, İran Devleti Ödülü sahibidir. Ama sovetler birliği döneminde o durmadan çaba göstermesi-iki yıl sürekli belgeler hazırlamasına rağmen, devlet memurlarından Türkiye’ye gelmek için resmi izin alamadı. Nihayet şair ve besteci arkadaşı Fitret Kızıltuğ’un yardımıyla Ulusal Türkler Kurultayına katılmak amacıyla 1989 yılında Türkiye’ye gelmeye nail oldu.
Şüphesiz şairin Türkiye’yi arzulaması boşuna değil. Onun Türkiye’ye olan sevgisi Abdurauf Fitret gibi onlarca Türkistan oğlanlarının sosyal-politik ve feni alanlarda kemal bulmasında belli oranda etki yapan İstanbul’u ziyaret etmek, en önemlisi o dönemde Türki halklar arasında kendi bağımsızlığına sahip olan tek devleti bizzat görmek isteğiyle ilgilidir. Şairin hatırladığına göre ilk defa 21 yaşında bir gençken İstanbul’u görmeği arzu etmiştir. Ne yazık ki bu arzuya kavuşmak İstanbul’un ‘müseffa-ter-temiz havasından nefes almak mutluluğuna nail olmak ilinci’ aradan otuz yıl geçtikten sonra gerçekleşmiştir. Şu da kıvanç veriyor: çok geçmeden Cemal Kemal kendi bağımsızlığına kavuşan hür yurdun fukarası olarak Türkiye’ye gelen delegede Özbekistan Cumhurbaşkanı İ.A.Kerimov’a temsilcilik yaptı.
Türkiye’ye yapılan on yedi günlük ilk seyahat esnasındaki unutulmaz izlenimlerinin yankısı Cemal Kemal’ın hatıra türünde yazılan “Merhabalar Efendim, Burası İstanbul”(3) eserinde kendi yankısını bulmuştur. Aslında bu hatıraname yazılan 1989 yılında Özbekistan henüz şuralar imperisi denetimi altındaki cumhuriyetlerinden biriydi. Buna rağmen Cemal Kemal akademik İzzet Sültan’dan farklı olarak eserinde kendi geçmişinden masuva olan millet faciası, çeşitli sebepler yolunda Vatanından ayrılan vatandaşlar kismeti hemde kendisi yaşamakta olan totaliter düzene karşı isyankarane duygu-izlenimlerini ifade edebildi. Nitekim özbek milleti tarihi ve eser yaratılan dönemdeki in önemli facialı durumlara dikkati çekerek mezkür düzen kiyafesini olduğu gibi gösterebilmiştir. Bundan dolayı “Merhabalar Efendim, Burası İstanbul” hatıranamesini özbek milleti dünya görüşünde inkilap yaratan eserler sırasına giritmeye haklıyız. Bu eserin o dönemde yayınlanması, ikinci bir yönden şuralar imperisi ömrünün son yıllarını yaşamakta olan dönemde sosyal-estetik yasaklar biraz yumşadığını gösterir.
XX. yüzyıl Özbek edebiyatı tarihi meselelerini kronoloji inceleyen Roberta Mariya Maykellef işte bu dönemde de edebiyat hem politik meydanında bağımsızlık hareketlerinin hızlanması, Sovyet düzeni açıkça eleştirerek öz bek edebiyatı temsilcileri eserlerinde yansıtılması milli kalkınma hareketlerini hatta sovyet sensoru da başaramadığını kaydediyor (5). İşte 1985-1990 yıllarında yaratılan eserler alimin fikirlerini kanıtlıyor. Cemal Kemal hatıranamesi de millet aydınları dünya görüşünü yine de temizlenmesinde katkı sayılmaktadır.
Bizce hatıranamede şair gayevi-sosyal ve estetik amacı milli manevi derdi istiklal özlemi yolundaki istirapları gayet güçlü hemde tam olarak ifadelenmiştir. Onda İstanbul güzelliği yoğun politik değişim-evrimler döneminde Türkiye’de penah-“yuva” bulan özbeklerin Vatan özlemi Türk milletinin ata-babalarımız Buhari, Kaşgarlı Mahmut, Emir Timur hakkında bilhassa Orta Asyanın o dönemde bizim için belli olmayan tarihiyle ilgili çok önemli bilgiler güzelce yansıtılmıştır.
“Merhabalar Efendim, Burası İstanbul” eseri işte bu parçayla başlanmakla kalmayıp aynen şu satırlarla son bulur: “Gece yarısı. Bağçede ırmak ses çıkartıyor. Avluda yatıyorum. Gök dolu yıldız. Tasavvur ediyorum: işte bu yıldızlı gök uzaydıkça şimdi Baku üzerinde de, İstanbul üzerinde de parıldayıp duruyor... Dağ gibi ulu Sültan Ahmet camisinin heybetli kübbesi adl-düz, ince minareleri işte o yıldızlara değip duruyor... O yıldızlar Boğazın karamsı, mavi dalgalarında inip kalkıp, “pırıl-pırıl” yüzüyor”.
Belli oluyorki şairin fikir duyguları ancak İstanbul Özbekistan değil belki kainat genişlikleri üzere hareket ediyor. “Boğazın ön sahilindeki binalarda ışıklar sönmüş. O kararıp görünen pencere – Şeyhi buzurg İbrahim Hakki’nin kapısı” gibi tasvir berraklığı, muayen mesafeli ve orijinal manzara ifadesi dikkatımızı çekiyor. Gece bağrına gömülen İstanbul manzarası müellif ruhiyetine uygun olarak Türk dünyasının büyük şahısları Sültan Ahmet Şeyhi buzurg ve İbrahim Hakki siyması dolaysıyla gerçekleştirilir. Aynı zamanda yukarıdaki herhangi tesvir “Gece”yi kendine özgü tarzda doldurarak Türkistan ve İstanbul manzaralarının genel ifadesi bir noktaya toplanarak biri ikincisini takaza ediyor. Bunaların tümü her iki ülkenin net genel manzarasını oluşturur. Demek oluyorki muayyen karşılaştırmalar kendiliğinden ortaya çıkıyor. Müellif ana yurdunun genel noktalarını İstanbul gecesine uygun olarak yansıtıyor. “İstanbul’un gök yüzü üzere parıldayıp duran yıldızlar aynı zamanda Bakü’de de Türkistan’da da nur saçmakta” olduğuyla ilgili satırlar dolaysıyla tüm türki halkların bir-birlerine bağlı ve onlar aynı mekanın çocukları, “bir tek dağın taşıdır ve bir tek bağın elması” olduğuna işare edilir.
XX. yüzyıl Özbek edebiyatının birkaç isimleri, bilhassa İzzet Sültan, Erkin Vahidov, Töre Mirza, Tahir Kahhar eserlerinde de İstanbul’un Doğu pazarı, sınırsız körfezine özgü güzel manzaralar sergilenir. Ama Cemal Kemal sözü edilmekte olan hatıranamesinde Türkiye’nin çeşitli sınırlarındaki ferdlerin özel, sosyal-politik özellikleriyle birlikte tabi ve taraf tutmadan yansıtıyor. Şairin Türkiye’ni, İstanbul’u keşfetmesi Atatürk hava alanından başlıyor. Onun adımı Türk toprağına ulaştığı andan itibaren şehrin her parçası müellif tasavvurunda canlanıyor. Hava alanı kapılarının kendiliğinden açılması yakınlaşan insan ateşi etkisinden dolayı olduğunu yüksek heyecanla yansıtıyor.
Eser kesin gerçek, olay ve kahramanların yansıtılmasına adandığı nedeniyle onun fabulasında herhangi bir sunilik gözükmüyor. İşte bu real tasvirler esasında biz o dönemdeki İstanbul hayatı, onun sosyal-kültürel ortamı, Türkistanlılara yakın örf ve geleneği, muamele kültürü ve yine birkaç benzer yönler konusundaki tüm bilgilere sahip oluruz. Cemal Kemal arkadaşı Firat’in evine giderken Boğaziçi, onun güzel bahçeleri, mühteşem binaları, camilerin yüksek minarelerini tüm güzelliğiyle hissederek anlayabiliriz. Demek müellif kendi hatıraları dolaysıyla okuyuculara işte bu güzelliği aynı şekilde hissetme imkanını veriyor: “Önce taksiye sonra gemiye binerek Boğaziçi yoluyla Fırat’ın evine gittik. Mavi deniz... Sanki gök yüzü yer yüzüne inmiş... Nereye bakarsanız deniz üzere mühteşem binalar, camilerin yüksek minareleri... beyaz gemi zümrüt dalgaları keserek hafif sallayarak yüzüyor. Su sathı gümüş köprülerle kaplanarak güneşte parlayarak görünüyor. İnsana kıvanç ve heyecan verici manzaralar!..”
Yurtdaşlarımızın Vatan özlemi ve istirapları tasviri Cemal Kemal hatıranamesi merkezindeki ikinci önemli meseledir. Mezkür hatıranamede İstanbul tefekkür engelinden kurtulmayı isteyen, kendi iman – itikadına aykırı varmayı istemeyen muhacirleri kendi kucağına alan MİHRİBAN ANNE simgesi olarak yüceltiliyor. İstanbul ilk once sekiz milyon nüfuzu kucağına barındırdığı, günlük gelen –gidenlerin sayısı iki milyonu bulduğu yönünden de ancak “şehir” değil, belki kendine özgü “memleket” demeye de değerdir. Ayrıca 1990 yıllarına kadar şuralar hüküm yürüten Türkistan ülkesinde takip ve sürgüne uğrayan binlerce Türki muhacirleri barındırmış olduğundan dolayı da “bir memlekete eşit”(6), şeklindeki tarif ve tavsife naildir.
Kendi zamanında Hazreti Muhammmet (s.a.v.) iman–itikat ve meslek yolunda Mekke’yi Mukkerreme’yi geçerli olarak terk edip, Medine’yi Münevvere’ye hicret ettiği, Zahiriddin Muhammmet Babur gibi “dilber şahıs” (C.Neru) da terki vatan etmeye mecbur olduğu gibi tarihi örnekleri hatırlarken onların kendi kalp kiblesi-Vatanı özleyip feryat çektiği ne peygamberlik rütbesi, ne şahlık mertebesi gönüllerini Vatan sevgisi, yürt özlem-istirapları gibi geniş çapta kucaklayıp alamadığını hissediyoruz.
Demek Vatan sevgisi insanoğlu cismi ve canına yerleşmiş güzel hislettir. İhtimal bundan dolayı her çeşit zor durumlarda da insan onun bir keft toprağına göz dikerek yaşıyor. Binayınaleyh bir taraftan kendi yurdundan ayrılan Türk dünyası fukaralarını kucağına alan İstanbul onların sevgisine nail olduğu kesin, ama meselenin ikinci önemli yönü de var. O da Türkistan’lı muhacirlerin fikir ve düşünceleri gönül talpınmalarında ana Vatan-Türkistan özlemi, derdi büyük yük olarak yerleşmektedir.
“Merhabalar Efendim, Burası İstanbul” eserinde Sabir Reyhan nutku dolaysıyla ifadelenmiş işte şu mısralara dikkat edelim:
“Bir gün Karalı Çarşı pazarı dükkanı yanında duruyordum. Başında özbeklerin milli doppusunu(7) giymiş, göğsüne şaldır-şuldur ödül ve madalyalar asmış, karnı öne çıkmış bir kimse derleyerek geliyordu..., Tanıdım: yurttaşlardan... Önüne çıkarak, el kavuşturarak selam dedim... “Hoş geldiniz, hemşehir!... Buyurun, bir bardak çayımız var!...” Selama aleykum demek nerde!... Korkarak, cinle karşılaşan deli gibi kendini izdihama – adamların arasına vurarak kaçtı.... Peşinden koştum biraz...” Hey dur!.. İzzete değmeyen!.. diye bağırdım... Sonra dükkana dönerek, bu olaya dayanamadan bir köşeye çekilerek, acı-acı ağladım...”
Tanığı olduğumuz gibi işte bu kısa parçada vatandaşımızın gönlünden geçen büyük fırtınalarla ilgili sarsıcı ve etkili olay yansıtılmıştır. Müellif real kahramanların ani ruhi psikoloji keyfiyet-durumu, duygularını açıklamak için basit noktalar, hareket-durum, duygu-izlenimleri dile getiren ifade vasitalarından berekeli istifade etmiştir. Sonuçta fazla teferruata girmeden “sanatsal yoğunluğa” ermiştir. Bundan dolayı olayları ve insan izlenimlerini kısa hamde etkili bir şekilde yansıtmaya nail olmuştur.
Cümleten hatıranamedeki “karnı öne çıkmış kimse” görünümü özbekistanlı seyyahları Addesse’den İstanbul’a getirerek, bir-iki gün turna gidi sıraya çekilerek müze ve mağazaları dolaşmakla onların Türkiye ve İstanbul hakkındaki tasavvurlarını zahiri faktolojiler hesabına doldurmuştur; yolda mı, dükkanda mı yurttaşlarınızla karşılaşırsanız sakın konuşmayın, çünkü onlarla görüşmek tehlikeli diye tekrar ve tekrar kulaklarına yerleştiren sosyal olayın kurbanıdır.
Sabir Reyhan’sa kendi kısmetine bitilmiş yurt özlemi ve vatandaşların zimmesinde olan “rezillik” yani “göğsüne şaldır-şuldur madalyalar taktığı” halde, milli duygulardan yabancılaşmış şekilde mankurtleşmesinden istirap çekmekte olan tüm vatandaşlar derdinin simgesi olarak yükselmiştir. Sabir Reyhan “yurttaşı” başındaki özbek milli doppuyu görerek Vatanını özlüyor, ülkesinin ilk gefa görmekte olduğu vekilini de sevgiyle, tevaze ve merhametle karşılıyor. Zahiren bakıldığında “doppu” o kadar çok önemi olmayan, basit bir olay gibi gözüküyor. Ama işte aynen şu “doppu”da Vatan ve onun bir parçası yansımıştır. Ancak şu biricik milli şekil “O” ve “Vatan” arasındaki sınırsız mesafeni yine de uzaklaştır mıyor bilaks kahramanın yıllarca küvvetlendiği özlemlerine melhem hemde yurda kavuşma özelliğini belirtiyor. Doppulu vatandaşın uzaklaşmasıyla kıvanç, yakınlık, ümit sönerek, yerine büyük bir uçurum peydah oluyor. Kendi kavmdaşlarından yabancılaşan ve sevgi ve saygıyı anlamayan bu kimsenin çok garip davranması Sabir Reyhan’ı çok üzüyor. Evet Sabir Reyhan’ın dükkana dönerek, işte bu üzücü olaya dayanamadan bir köşeye çekinerek acı-acı ağlaması boşuna değil. Onun bu ağlamasında ancak acımak duyguları değil belki bütün bir milleti özünden ayıran totaliter politikaya karşı sınırsız nefret ve isyan da mücessemdir.
Müellifin hatıranameyi gönülde süsleyen olaylardan biri de (olarak) Orhan Kavuncu kendi evinde konuklarla otururken aniden teypte özbek şairi Osman Azim sözüyle söylenen cana yakın şarkı ünlü özbek şarkıcısı Şirali Curayev’in “Kervan gördüm, teveleri yüzleyerek gelir, Benim yarım nar devede bözleyerek (inleyerek) gelir”i can kulağıyla dinlerken, kalbini sardığı vatan ve vatandaşların özlemi dolaysıyla aniden gözünde yaş peydah olduğunu hatırlıyor. Veya kader rüzgarıyla İstanbul’da yerleşmiş müteber-saygılı annelerimiz Seide hanım, Hekime hanımların Cemal Kemal’ın boynuna sarılarak: “Çocuğum bize anne yurt nefesini getirdin!” diye çektikleri ahları o hiç unutmayacağını işte bu hatıranamesinde itiraf ediyor.
Aslında Cemal Kemal göz yaşlarını akıtan duygu İstanbul nekadar gönüle yakın, dur, teskin olsa da ama Semarkant, Buhara ve Andican’ın büyüleyici ahenklerini Türkistan’dan mesafe olarak uzak ama ruhca çok-çok yakın yurttaşlarının çiviye çekilmiş gibi dinlemeleriydi.
Vatan özlemi felsefesi sanat ve individual sanatçı için özel makama sahiptir. İlla, yurdun her giyahı, her ahengi kendinde bulunduran özü özlemek, iç “ben”liği anlamak hissini ortaya çıkartıyor. Bu durum insane şuur ve tefekkürü hemde kalp duygularıyla çok-çok bağlı hayatın objektif ve subjektif kanunları esasında oluşur. Demek hatıranamedeki işte bu bölümde Cemal Kemal’ın da Vatan’a, vatandaşa olan sevgisi, yurdun geçmişine hemdertliği net olarak gözükmektedir. Şairin gönlünden geçenler kahraman duygularıyla eşleşmiştir. Binaberin özü özlemek, ruhca yakınlık gönülde hissedilecek nefis duygu olarak mesafe ve sınır tanımıyor.
Anlaşılıyor ki Cemal Kemal İstanbul’lu vatandaşların duygu ve düşüncelerini kendi derdi olarak algılamıştır. O yüzden Sabir Reyhan ruyiyetindeki Vatan özlemini o “hemşehir” olayı dolaysıyla etkili bir şekilde aktarmakla kalmayıp, bu derdi okuyucuya da yerleştirmeye nail olmuştur. Böylece biz vatandaşın istirapları dolaysıyla insanın doğup büyüdüğü Ana yurdun insan için nekadar değerli olduğunu derin hissediyoruz.
“Merhabalar Efendim, Burası İstanbul” hatıranamesinden yer alan aşağıdaki satırlar da İstanbul gezilerinden birinde yazılmıştır. Şair işbu şiir doğmasıyla ilgili izlenimlerini aşağıdaki gibi hatırlıyor: “Aslında Fergane’li sayılmış Şevket Aynural ile Yüksek Çamlıca tepesine çıkarak, etrafa baktığımda veya gök kuşağı gibi sert çekilmiş, çağdaş bilim ve teknolojinin mücizesi sayılmış asma köprülerden Asyadan – Avrupaya, Avrupadan – Asyaya her defa arabayla geçerken, göz önümde İstanbul cilvelenerek, başımda mısralar dönüyor.”
Sabah Boğazın güzel bahçesinde,
Arzularla dolu ötüyor bülbül.
Sen onu incitme nevalar eyle,
Güzeller meleği, güzel İstanbul.
Kühne Türkistan’ın bir köşesinde,
Arzulara dalarak yaşıyor bir kul…
Sen onu unutma, dualar eyle,
Güzeller meleği, güzel İstanbul.
İşte bu şiir doğa tasviri ve İstanbul’un zahiri gözelliği hakkındaki fikirlerle başlayıp aynı varlığı görmek arzusu müellif şahsına, onun duygu ve düşüncelerine geçmektedir. Müellif kendinin çok senelik İstanbul’u görmek isteğini “Türkistan’ın bir köşesinde arzulara gömülerek yaşayan kul” ve İstanbul bahçelerinde serbestçe ötmekte olan bülbül dolaysıyla yansıtmaktadır. Şair şiirde İstanbul’un merhametli, sahi ve sevimli şehir-mesken olduğuna ayrıca dikkatı çekiyor. Mezkür şiirde yansıyan gerçeklik ilk önce sanatsal ifadelerin zenginliği, simgesel-mecazi timsallarıyla dikkati çekiyor. Ama onu eser yaratılan dönemdeki sosyal-politik, mefküre mizanlarını aşarak şair gönlünde filizlenmiş estetik istek-ideallere uygun halde tahlil etmek Cemal Kemal sanatında yansımış sosyal –estetik pafos-heyacan ifadesinin batini mantığını anlamak imkanını veriyor. Müellif yansıtmış lirik kahraman-“kul” uzak bir köşede yaşıyorsa da güzel İstanbul’u görmek isteğiyle yanmaktadır. Şair onu güzeller meleği – İstanbul’un azat bağrında mutluluktan ayyaş bülbüle benzetiyor. Bulbulun incinmesini istemeyen “kul”un başvurusunda arzularla dolu sabah özlemi, erk-serbestliğe susamış bülbül amacı mücessemdir.
Kalbi öksüz kul ve mutlu bülbül ahval-ruhiyesini contrast-(pekiştirme) halde vermekle önemli sosyal gayevi-sanatsal amaç ifadesine erilmiştir. Yinede net söylersek şiirin ikinci parçasında müellif ruhiyeti ve şuurundaki değişim o yaşamakta olan ortama karşı isyan, boyun eğmeme tarzında belirmektedir. Tanık olduğumuz gibi şiir batinindeki gayevi amaç remzi-mecazi tarzda yansımaktadır.
Cemal Kemal İstanbul seyahatı izlenimleri esasında yazmış olduğu “Atatürk Türbesi Önünde” şiirinde dönem sosyal-politik sorunları özellikle sömürücülüğe karşı nefret hissi başvurusu sanatından istifade ettiği halde açık ve net bir şekilde dile getirilmektedir:
Yavurlar bastılar, hem astılar,
Hem kestiler taptayıp
Mübarek mülkü Turanım,
Mukaddes dağ ve taşımı.
Hey türk rehberi, kulluk,
Kölelik cebrini çektim,
Zehir kattılar tattığımda tuz
İçtiğimde aşımı…(8)
Şairin Türkiye Cumhuriyeti kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı, iradeli politikacı, yetenekli kumandan, güçlü aratör-nutuk söyleyen Mustafa Kemal – Atatürk (1881-1938) ruhuna başvurması mutlaka tesadüf değil. Zaten Atatürk kendi halkını ingliz ve yunan, sonradan ermen sömürücülerine karşı bağımsızlık savaşına davet eden, tüm vatanperverleri milli ordu etrafında toplaya bilmişti. Sonuçta geçen yüzyılın başlarında (1923) memleket bağımsızlığa kavuşarak, Cumhuriyet olarak ilan edilmiş ve ileri görüşlü tanzimatlar yapılmıştır. Kaydetmek gerekiyor ki Atatürk ancak Türkiye’yi dünyavi devlete dönüştürmek hareketini başlatan büyük önder değil, nitekim türki halkların tarihi, politik ve harbi konulara ait bir çok nezeri eserlerin müellifiydi.
“Türk önderi”nin mühteşem türbesini ziyaret edip baş eğerek gözü yaşlanan kahramanın batininde geçen başvuru onun neleri özlediğini açığa çıkarır:
Gelmişim mühteşem türben üzere eğmeğe başımı,
Eğip başımı, türben taşına Dökmeye yaşımı...
Döküp yaşımı türben taşına, şu lahze özlerim,
Asrlarca bulutlar altında Kalan güneşimi...
Beni insa hala insan olarak
Tarihte görmemiştir
Bu gibi emek ve zahmet içre
Geçen maaşımı
Gezerek ben de cihan gördüm,
Cemal için ne saadet bu,
Ziyaret etmeye geldim
Senin gibi arkadaşımı.. (9)
Demek lirik kahramanı istiraplar iskencesine çeken ağır ruhi-psikolojik keyfiyet birçok asr “bulutlar altında kalan güneş” özleminden doğuyor. Anlaşılıyorki onun sömürücülük baskını altında ezilen mubarek ve mukaddes Türkistan oğlanı olarak Mustafa Kemal Atatürk’a başvurması aslında milli bağımsıslık özlemi, dünyevi islahatlar-tanzimatlar üzere adım atma isteğinden kaynaklanmaktadır. Binaberin Cemal Kemal eserlerinde İstanbul’u Türkistan’da unutturulan milli tarihi tekrar dirilten mekan olarak yansıtmak gayevi amacının ifadesi bir eserden ikincisine yönelik gittikçe mükemmeleşerek, remzi-mejazılıktan aşkare-açıkça başvurulara doğru tedrici yükselir.
Tahlil yapılmakta olan hatıranamenin bir kaç yerinde Türkistan halkının unutulan geçmişi, tarihi, kendi yurdu ve ecdatlarından kök rişteleriyle kesilmeye kadar varan evlatlar faciasının dehşetli sonuçları müellif tarafından beyan edilir. Cümleten, İstanbul Üniversitesi Edebiyat bölümündeki Nevai suratı, Türk edebiyatı vakfına gireverişte duvara çekilmiş nakşın Hoca Ahmet Yessevi suratı, Mahmut Kaşgarlı adındaki Dil merkezinde Turan’ın bin yıllık mavi renkli, ay-yıldızlı bayrağı, öğrenciler, müderrisler çevresinde geçen müşterek tarihimiz, tarixi temellerimiz hakındaki sohbetler ayrıca iftihar hemde öksünmekle itiraf edilir. Müellifin gönlünden diline göçen duygu-izlenimlerdeki samimilik onun Hoca Ahmed Essevi simasi ve Amir Temur bayrağını tanıyamadan “izze”-mahcüp olan durumlarını açıkça itiraf etmesinde gözüküyor.
Hatıranamede beyan edildiği gibi aslında Özbekistan’ın Fergane şehri, Taşbulak bölgesinde doğan Sabir Seyhan evinde toplanan misafirler arasında Afganistan, Saudi Arabistan, Amerika’da oturan vatandaşlar da bulunmuştur. Cemal Kemal onlara Türkiye’ye gelme amacını anlatınca her çeşit sorularla karşılaşır. Yaklaşık iki saat devam eden sohbet esnasında “konuk”un gerçek samimiyetini itiraf eden “mizban”-konukseverler: Aferim!... Babanıza teşekkür!...” diye duada bulunurlar. Bu kadar iyi karşılanmasından kıvanç duyan Cemal Kemal’a anlatılanlara göre Sovyetler Birliği döneminde Türkiye’ye gelen seyyah veya çeşitli ilmi toplantılara katılan Türkistan’lı vatandaşlar (Töre Mirza ve Tahir Kahhar istisna) genelde Türkiye’deki mühacirlerle görüşmek istememiş, tesadüfen karşılaşınca da imkan kadar konuşmamaya çalışmışlar veyahut halkımızın yaşama tarzını o dönemdeki resmi politika uygulamalarının icap ettiği şekilde “Yurt darulaman, denizlerde sut, derelerde bal akıyor kabilinde masalımsı tarzında yansıtma”ya çalışmışlardır. Onlardan farklı olarak Cemal Kemal samimi sohbetlerinde sömürücülük illetleri açıkça belirtilmiştir. Şair kardeşlere okuyan “Hey aziz kandaş-karındaş-(akraba), özlüğüm, türklüğüm benim” gibi şiirlerinde ise türk halklarının kan-damarları ve tarihindeki müştereklik, “kandaş-karındaş”-(akraba)lık, nitekim 1989 yıllarında Fergane’de vuku bulan ahıska türkleri ve özbekler arasındaki çatışma teferruatı net olarak yansıtılmıştır.
İşte şair ortaya koyduğu: “Niye bu ilişkilerde rebavet yok?”, “Niye onlar biraderküşlüğe kadar vardılar?” gibi üzücü sorular ciddiyeten müellif tiynetindeki cesareti gösteriyor. Eğer Sovyetler Birliği politikası hala yürürlükte olduğu bir dönemde böyle soruları ciddi bir şekilde ortaya koyacak, cüretli sanatçılar okadar çok olmadığı göz önüne alınacaksa, mezkür eserin yayınlanması da o dönem için önemli olay olmuştur, deye biliriz. Demek millet şuur ve tefekkürünün tekrar uyanması, tedrici gelişmesini biraz hızlatılmasında edebiyat-sanat, bilhassa yazarların da önemli yeri var.
Şu da belli oluyorki Türkiye ve İstanbul Cemal Kemal’a ruhi medet-güç veren, onun sanat ve ilham kaynağını açmağa vasita olan meskendir. Cümleten, Cemal Kemal Konya’ya gelerek Mevlana Celalttin Rumi ve hocası Şems Tebrizi türbelerini ziyaret eder. O zaman “Mesnevi ve Manevi”nin türk edebiyatı bilgini Abdülbaki Gülpinarlı gerçekleştiren nesri beyanını ele geçirir. O işte bu seyahat ve ziyaretler neşesi hemde zikredilen nesri beyan deldesiyle “Mesnevi”yi tercüme etmeye karar verir.(10)
Ondan sonra Mevlana Celalettin Rumi’nin altı ciltli “Masnevi ve Manevi” eseri fars dilinden özbek diline tercüme yapılarak Özbekistan’da yayınlanır.
Cemal Kemal tarafımızdan gerçekleştirilen konuşmalarımızdan birinde: “İstanbul’a çok defa gittim, ama sonrakiler ilk gittiğim gibi olmamıştır. Eğer Türkiye’ye, İstanbul’a gelmemiş olsaydım işte bu “Mesnevi”yi de tercüme yapılmamış olurdu”-diye itiraf etmişti. Yeri geldiğinde belirtmek gerekiyorki, Konya şehir valiliği bu tercümenin türk halkların arasında dağıtılmasını temin etmek amacında onun nüshalarını çoğaltmak ve yayınlamayı planlamıştır.
Demek her çeşit durumda fikirde sabit durmak, gerçeği söylemek Cemal Kemal sanatının esas mahiyeti sayılır. Bu özellik onun şahsiyetine de aittir.
Küçük bir makale çerçevesinde özbek-türk edebi ilişkileri ve tercüme meselelerini genişçe açıklamak imkandışı olay olduğunu ayrıca belirtmek lazım. Kuşkusuz bu gib ilişkilerin sosyal gerçeklik ve sanatçı iç kültürüyle sım-sıkı bağlılığı o veya bu şekilde belli olmuştur. Aynı anda mezkür olay sürecin yaklaşık yüzyıllık tarihi ele alındığında da Abdurauf Fetret’ten ta Cemal Kemal’a kadar olan dönemde üzvi tedricilik mevcüt olduğu belli olur.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Cemal Kemal’ın Türkiye gezisi sonucunda yazılmış “Celalettin Rumi Türbesi Önünde”, “Atatürk Türbesi Önünde”, gibi şiirler “Mesnevi’yi Nasıl Tercüme Yaptım” ve “Merhabalar Efendim, Burası İstanbul” hatıranameler Türkiye, İstanbul ve Türkistan’ın geçmişi ve bugününe olan saygıyla beslenmiştir. Memleket ve halklar tarihini pekiştirmekten ilham ve ruhi kuvvet alarak yazılmıştır. Bu mevzu şair tefekkür ve ruhiyetindeki isyanları yine de ateşlendiren güç olarak Cemal Kemal sanatını dar, sinirlenmiş ortamdan genişliğe çıkarttı.
Kendine özgü sanat prensipleri: (olayı gerçek pozisyonda durarak yansıtmak, sübütlülük, atılganlık, cüretlilik, emekseverlilik, milli özlüğü anlamak ve anlatmanın ayrıca yollarını bulma gibiler) in kesinleşmesine neden oldu. Onun Hak ve Hakikate olan iman ve itikadını yine de yükseltti. Şair yaratan sanat çeşitleri ise okuyucu şuuru ve kalbinde ümümturki biraderlik, erk ve bağımsızlık, millet ve Vatan sevgisini kemala ermesinde hizmet etmektedir.
* Doç.Dr. Özbekistan Cumhuriyeti Fenler akademisi Dil ve edebiyat institüsü uluslararası edebi ilişkiler, pekiştirmeli edebiyatşinaslık ve tercümeşinaslık bölümü yardamçı professorı. e-mail: khumor@rambler.ru; zmirzaeva76@ mail.ru