Meydanlar


 01 Haziran 2020


Bu virüslü günlerde adam var evine çekilip film izliyor, adam var kitap okuyor, adam da var, hayatına film gibi bakıyor, hayatını kitap gibi okuyor. Gelip geçenleri bir daha hatırlıyor. Sadakat ve ihanet, sevgi ve nefret, insaf ve merhametsizlik, cesaret ve korkaklık, riya ve samimiyet, minnettarlık ve nankörlük, bunların hepsini gözünün önünde bir daha canlandırıyor, kendinin nerede ve nasıl göründüğünün farkına varıyor, başaklarının onun hayatındaki yerini bir daha hesap ediyor.

Hayret, cevap verme vakti geldiğinde biz kendi kendimizle tamimiyle yalnız kalırız, kendi kendimize soru sorup sonra da  kendimizden cevap alırız. Ya da alamayız. İstenilen halde hiç bir hakime ihtiyaç yoktur. Ben… yine de ben.

Dünya ne kadar küçükmüş… Bir sokağın ayrı ayrı hanelerine benzedi. Her hane bir ülke. Yok, bir kaç ülke, bir hane. Ülkeler de, nihayet ki, her biri kendi ağırlığında göründü. Alma gibi bir-birinin aynılar. Bu virüslü günleri geride bıraktıktan sonra, bakalım, yine de atom bombaları ile, silahlar, tahrip edici savaş teknikleri ile öğünenler olacak, yoksa bu adamlar hiç gözle de görünmeyecek kadar küçük virüsten kaçıp evlerinde gizlendiklerini hatırlarından çıkaracaklar mı?

Diyorlar ki, dünya değişecek. Dünyadaki münasebetler tamam başka türlü şekillenecek. İnsanlar birbiriyle tamamen yeni, başka münasebetlere girecekler. Geçmişten çok şeyler unutulacak. Çok şeyi, maalesef, kaybedeceğiz.  Yeni münasebetler oluşacak. Ben çok merak ediyorum bu nasıl olacak?! İnsanlar birbirinin kadrini daha iyi bilecek, yoksa yine de evvelki gibi birbirinin arkasından kuyularını kazmak için acele edecekler mi?! İnsanlar kendi aralarında yıllarca, on yıllarca, bin yıllarca şekillenen münasebetlerden nasıl kurtulacaklar?! Acılı, tatlılı hatıralar, sıcak soğuk anılar nereye gidecek?! Değişen ne olacak sahi?!  Bu değişimi, gözümüzle göremediğimiz bir virüs mu yapacak?!

Benim aklıma Meydan harekâtı geliyor. Yüz binlerce insanın toplandığı bu meydanda iğne atsan yere düşmezdi.  Asaplar gergin, kalpler hüzünlü, bir kibrit yeterdi ki, alev alsın ve bir daha geri dönmesin. Ama gelin, gözümüzü yumup hatırlayalım: Bu meydanda ne vardı?! Bugün de unutamadığım değişik bir nevaziş vardı.  Birbirine hususi hürmet ve izzet var idi. Tesadüfen birine çarpsan, o adam özü dönüp senden özür dileyecekti. Bakışların derinliğinde muhabbet vardı. Samimiyet vardı.

Ben başka bir meydan da hatırlıyorum. Bir müddet sonra heyetle birlikte Erivan’da iken son derece tehlikeli olmasına aldırmadan ısrar ettim ve beni İnkoknito Tiyatro meydanına götürdüler. Ben herhalde, o meydanda olan sonuncu Azerbaycanlıyım. Beni en çok meraklandıran mukayese idi. Tiyatro meydanında  karamsar, kederli taraftarları çadırlar kurup içine girmiş ve açlık grevi ilan etmişlerdi. Adamlar etrafta karınca gibi kaynıyordu. Bir-birinin yüzünü bakışlarıyla az kala değüşürdüler. Orada gördüğüm bakışlar da aklımdan çıkmıyor. Adamlar bir-birine gazap ve hatta nefretle bakıyorlardı. Tipoloji bakımından Azerbaycan’daki meydanda gerçekleşen  aynı durum, semantik olarak ayrı-ayrı.

Biz öz meydanımızda bizi birleştiren o sevecen bakışlarımı yitirecek miyiz??! Yazık, vallahi, yazık.

Biz Nisan kavgaları zamanı bir yumruğa dönüştüğümüzü unutacak mıyız?! Yarın bu kavgalar tekrarlanacak. O zaman bizim yeniden bir yumruk gibi arka cephede birliğimizi beraberliğimizi unutacak mıyız??! 

Biz Hocalı’yı mı unutacağız, yoksa biz "Köroğlu"nun milyonlarca eli havalara kaldıran Uvertürasının merdane havasını mı unutacağız?! Biz başka ne tür olacağız?! Belki biz mektepte bize ders anlatan ilk öğretmenimizi unutacağız?! İlk sevgimizi, ilk dersten kaçtığımız günü, ilk  dost kaybını, sokakta gördüğümüz tanımadığımız adamın ilk tebessümünü, ilk defa gizli gizli sigara çektiğimizi mi ?! Biz başka bir insan olup Lenkeran’ı mı, Nahçıvan’ı mı, Gence’yi mi, Kusar’ı mı, Bakü’yü mü, Sumkayıt’ı mı, Ağdam’ı mı unutacağız?! Şuşa’yı mı unutacağız?! Biz sahi nasıl başka insan olacağız?! Mümkün müdür?! Mümkün değil!!!

O zaman postvirus çağı ne ile belirginleşecek?!

Ben şimdi evde oturmaya sabırları yetmeyip gizli gizli  sokaklara  çıkanları demiyorum. Ben normal Azerbaycan vatandaşlarını dikkate alıyorum. Ben inanıyorum ki, biz daha sevecen olacağız. Biz anladık ki, insan şerefli mahluk olduğu kadar güçsüz bir mahluktur. O  kendi kendini, kendinde  olmayan gücüne inandırmış. O ancak başkaları ile bir yerde güçlü ola bilir. Biz hekimlerimizi alkışlayan Cumhurbaşkanımızı hatırlayıp bu olağandışı günlerde gecesi-gündüzü olmayan emek sahiplerimizi, uzmanlarımızı minnettarlıkla hatırlayacağız. Biz bu virüslü günlerden temizlenmiş çıkacağız. Bu imtihanı başarıyla vereceğiz. Minnettar olmayı özümüzde terbiye edeceğiz. Kendimize reva görmediğimizi başkasına da reva görmeye utanacağız. Dost sevincine, yalnız kederine değil, dost sevincine sevinmeye hazır olacağıq. Ehtiyacı olanlara onlardan xebersiz yardım edeceyik. Kömek umanlara minnetdar olacağız ki, bizim onlara yardım etmemize izin verirler. "Ver yiyeyim, ört yatayım, gözle canım çıkmasın" tutumlarını, bu tutumların perdesi altında bin oyundan çıkanları öyle bileceğiz ki, ne zamansa acı bir uykuda görmüşüz. Özümüzü ve devletçiliğimizi hiçbir zaman bir-birimizden ayrı sanmayacağız.

Postvirus devrini ise ben büyük özlem duygularıyla bekliyorum.

Bana öyle gelir ki, biz değişmeyeceğiz. Bana öyle gelir ki, biz değişeceğiz.  Bu ikisi  zamanda.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı