HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
KEMAL BOZOK 2
HİDAYET ORUÇOV 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
Ülkü Taşlıova 7
İlk Yağmur gördü.
Sevinçle, heyecanla, gözlerinden ışıklar fışkırarak yanıma geldi. Elimden tutup bilgisayarımın başından zorla kaldırdı ve yatak odasına doğru adeta sürükledi beni. “Pencereye kuş konmuş, çok güzel! Şimdiye kadar gördüklerimin en güzeli!” diyor, peşinden ekliyordu: “Yakalayabilir misin dede? Beslemek istiyorum.”
Hiç şaşırmıyorum. Yağmur bu… Fil görse ona da “Çok güzel!” der, onu da beslemek ister. Bütün hayvanları ölçüsüz seviyor. Kedi beslenen eve gitmek istemeyen babasını evde kedi beslemeye ikna etmiş bir kız.
Gerçekten de önceden hiç görmediğimiz, gördüysek de güzelliği dikkatimizden kaçmış bir kuştu. Duvarla pencere pervazının birleştiği köşeye sığınmış, hareketsiz duruyordu. Rüzgârdan, yağmurdan korunmak için sığındığı belliydi. Göz kırpmadan içeriye bakışı ilginçti.
“Güzel değil mi?” dedi Yağmur.
“Çok güzel!” dedim.
“Yakalayabilir misin?”
“Hayır!”
“Niye?”
“Bak şakır şakır yağmur yağıyor. Rüzgâr da var. Kendine öyle güzel bir yer bulmuş ki ne yağmurdan ne de rüzgârdan etkileniyor. Pencereyi açarsam korkar, kaçar. Böyle korunaklı bir köşe bulamayacağı için ıslanır, üşür, belki de hasta olur. Sen ister misin hasta olmasını?”
Düşündü.
“İstemem!” dedi.
“O halde uzaktan, korkutup kaçırmadan, gözlerimizle sevelim.”
“Tamam, korkutmayalım.”
Oturduk yatağın kenarına, ilk defa gördüğümüz güzel kuşa bakmaya başladık. Açık kahve renkle uyumlu koyu gri renk onu birazcık kekliğe benzetmişti. Keklikten iriceydi. Gagası doğan gagasını andırıyordu. Doğandan epeyce ufaktı. Gagasının üst kısımları, gözlerinin çevresi, ayakları sapsarıydı. Pençeleri kartal pençesinin küçüğüydü. Siyah mı, koyu kahverengi mi olduğunu anlayamadığımız gözleriyle sürekli bize bakıyordu. Gerçekten de ne kadar güzel, masum, tatlı görünüyordu.
Kalktım pencereye iyice yaklaşıp gözlerine baktım.
Korkmadı, kıpırdamadı.
Gözleri kahverengiydi.
Baykuş gözlerine benziyordu.
Yağmur’da baktı, ondan da korkmamıştı.
Bizden korkmayışına sevindik.
“Aç olabilir. Yiyecek verelim.” dedi Yağmur.
Gitti babaannesinden isteyip bir avuç iri bulgur getirdi. Pencereyi ben yavaşça açtım. Yağmur pencere aralığından elini kuşa doğru uzatarak avucundaki bulguru mermer damlalığın üzerine bıraktı. Pencereyi kapatınca gelip yiyeceğini sanıyorduk, yemedi. Yağmur sırasıyla mercimek, nohut, kuru fasulye getirdi korkutmadan önüne koydu. Yemedi. Hatta hiç bakmadı bile. Acaba bizden korktuğu için mi yemiyor diye düşünüp odadan çıktık, dakikalarca uzaktan gözetledik, görünmedik. Yemiyordu. O yemedikçe Yağmur üzülüyordu. Serçe, kumru, güvercin olsa bir tanesini bırakmazdı. Evde kaşar peyniri yoktu, beyaz peynir verdik, onu da yemedi.
Yağmur ve rüzgâr olanca şiddetiyle devam ediyordu.
Hiçbir şey yemeyişi sadece Yağmur’a değil bana da dert olmuştu. Sonra Yağmur’un babaannesi de ilgilenmeye ve yemeyişine üzülmeye başladı. Verdiğimizi yemediği gibi uçup gitmeyi göze alamadığı da belliydi. Kuytu köşesinde kıpırdamadan duruyor, bize bakıyordu. Doğrusu, gitmeyişine üçümüz de seviniyorduk. Hava bu haldeyken nereye gidecekti ki…
Onu artık misafir gibi görmeye başlamıştık. Kaçmayacağını bilsek, uzanıp içeriye alabilir, içeride ağırlayabilirdik. Gerçi nasıl ağırlayacaktık, bir şey yemiyordu ki…
Birden aklıma geldi. Fotoğrafını çekip sosyal medyaya koydum. Altına da “Bu kuşun adını, neyle beslendiğini bilen var mı?” diye yazdım. Çektiğim fotoğrafta, yesin diye verdiğimiz tahıllar da görünüyordu. Kısa sürede “Emin değilim ama…” diye başlayan pek çok yorum yapıldı. Çeşit çeşit kuş adları ve yiyecekler yazıldı. “Ne kadar sevimli… Ne kadar da ciddi… Keşke benim pencereme konsaydı, içeriye alır beslerdim.” diye yazanlar oldu.
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi’nden Doç. Dr. Gül Banu Hanım yazdıklarından son derece emindi. Adına “Kerkenez” diyordu. Kerkenezler hakkında birkaç cümlelik bilgiden sonra tahılla değil, etle beslendiklerini yazıyordu.
İnandık rahatladık, sevindik.
Ancak Nuh Tufanı’nı çağrıştıran bu yağmurda et almak için markete gitmek büyük meseleydi. Öte yandan misafirimize ikramda bulunamamak da büyük ayıptı. Yağmur ağlamaya hazır gözleriyle gözlerimin içine bakıyor, yalvaran sesiyle “Hadi dede, misafirimize et al!” diyordu. Babaannesi kaşlarını kaldırıp başını “olmaz” anlamında iki yana sallayarak “Bu havada dışarıya çıkılmaz!” diyor, “Deli olan çıkmaz!” diye de pekiştiriyordu.
Ben, arada kalmıştım.
Gönlüm torunumdan yanaydı. Et satan en yakın markete kadar gidip dönmeyi göze almıştım. Bu rüzgârda şemsiye kullanamayacağıma göre, koşarak gidecek gelecektim. Islanmak sorun değildi; dönünce giysilerimi değiştirirdim. Sonuçta torunumun isteği yerine gelir, kuşun karnı doyardı.
Çıkmak üzere hazırlanmaya başladım.
“Gitme!” dedi eşim.
Yağmur babaannesine küsmek ve ağlamak üzere olduğunu belli eden gözlerle ters ters baktı.
“Misafirimiz aç, gideceğim!” dedim ben.
“Evde et var, gitmene gerek yok. Şimdi çıkarırım!” dedi eşim.
Kapalı balkona yürüdü. Derin dondurucuyu açıp bir tabak donmuş hindi eti çıkarttı.
“Donmuş et yer mi?”
“Çözdürürüz.”
Misafirimize yetecek miktarda et dilimledik. Mikrodalgada çözdürdük.
Korkutmadan, kaçırmadan, iyice uzanarak etleri önüne sıraladım.
Hepimiz ilk defa bir kuşun nasıl et yediğine tanık olacaktık. Pencereden biraz uzaklaşıp heyecanla beklemeye başladık.
Yemedi.
Hatta yerinden bile kıpırdamadı.
“Belki de hindi eti sevmiyor.” dedi torunum.
Bazı insanlar gibi kerkenezler de beyaz et yemiyor, kırmızı et yiyor olabilirdi.
Babaannesi karşı çıktı.
“Et, ettir. Yerse önünde, yemezse kendisi bilir!” dedi.
Bekledik, yemedi.
Yağmur ve rüzgâr dindi. Misafirimiz ne kanat çırpıp gitti ne de önündeki etleri yedi. Yerinden bile kıpırdamadı. Akşam oluncaya kadar öylece bekledi. Odaya girdiğimizde o bize baktı, biz ona baktık.
Akşam annesiyle babası işten dönerken Yağmuru bizden aldılar. Yağmur olup biteni onlara anlatmış ve babasına kırmızı et aldırmış. Evlerine gitmeden tekrar bize uğradılar. Onlar da misafirimizi gördüler, çok sevdiler. Rengine, duruşuna, bakışına bayıldılar. Kırmızı et dilimlerini de önüne sıraladık. Geri çekilip yemesini bekledik, yemedi. Önüne dizdiğimiz kırmızı ve beyaz etlere dokunmadı, bakmadı bile.
Hepimizin içinden geçen olasılığı ilk Yağmur dillendirdi:
“Hasta mı acaba?”
Sırf Yağmur üzülmesin diye “Değildir!” dedik. Ona, misafir kuşun hasta olamayacağına dair mantıklı cümleler bulup söyledik. Hasta olsa buraya kadar uçarak gelemezdi. Yağan yağmurdan, esen rüzgârdan saklanamazdı. Tıpkı insanlar gibi anlamlı anlamlı yüzümüze bakamazdı. Hasta olsa göz kapaklarını açık tutamaz, kendisi de dimdik ayakta duramazdı. Pat diye aşağıya düşüverirdi. Hasta filan değildi. Demek ki Henüz acıkmamıştı. Acıkmadığı için verdiklerimizi yemiyordu.
Bu söylediklerimiz Yağmur’un aklına yattı. Yine de evlerine gözü arkada kalarak gitti. Uyku saatine kadar da babasına iki kere telefon ettirdi, kuşu sordu. İkisinde de telefon kulağımda gidip kontrol ederek aynı raporu verdim: Kuş yerinde duruyordu, sağlıklıydı, yiyeceklere henüz dokunmamıştı.
Torunuma “sağlıklı” desem de kuşun hasta olduğuna ben de inanmaya başlamıştım. Sağlıklı bir kuş, gelip konduğu noktada saatlerce hareketsiz durabilir miydi? Önünde çeşit çeşit yiyecekler varken hiç değilse birazını yemez miydi? Bu kuşun mutlaka sağlık sorunu vardı, bu yüzden hareket etmiyor, yemiyordu. Ölecek olursa bunu Yağmur’dan saklamalı, “Gece uçmuş, gitmiş, görmedik!” demeliydik. Öldü dersek çok üzülür, çok ağlardı.
Gece yatmadan önce baktım, yerindeydi.
Yiyeceklere dokunmamıştı.
Sabah güneşli, güzel bir güne hayli geç uyandım. Uyanır uyanmaz, ilk işim misafir kuşumuza bakmak oldu. Yerinde değildi. Pencere önü mermerinin ortalarına kadar gelmişti. Mermer üzerine akşamdan sıraladığım beyaz ve kırmızı et parçaları yoktu. Hepsini yemiş, daha da aranıyordu. Bulgur, mercimek, nohut, fasulye tanelerine hiç dokunmamıştı. Tahıl cinsi yiyecekler olduğu gibi duruyordu. Serçeler, kumrular, güvercinler, saksağanlar da kerkenezden çekindikleri için sokulup yiyememişlerdi.
Hemen mutfağa koşup kahvaltı hazırlığına başlamış olan eşimi çağırdım.
Kerkenez’in kırmızı beyaz etlerden bir lokma bile bırakmadığını o da gördü.
“Hepsini yemiş!” dedi.
“Demek ki hasta değil!” dedim.
Kendimizden önce Yağmur adına sevindik.
Tavşanlı okuldan gelir gelmez kuşu soracağından emindik.
Gözlerimiz kuştaydı.
Birkaç saniye kuş bize, biz kuşa baktık.
Meğer vedalaşma bakışıymış bu. Bahçeden yana döndü, mermerin kenarına iyice yaklaştı, kanatlarını açtı, bırakıverdi kendini boşluğa. Ağaçların arasından, park halindeki arabalarımızın üstünden, Süleyman Uyar İlköğretim okulunun çatısına doğru uçtu, gitti. Çatıya konacağını sandık, konmadı. Sola tatlı bir kavisle Yağmur’un iki yıldır devam ettiği “Tavşanlı Okul” dediği Maya Koleji’ne doğru döndü, görüş alanımızdan çıktı. Biz, yüzlerimizde donuk bir gülümseme, yüreklerimizde hafif bir hüzünle ardından bakakaldık.
Kerkenez’in pencere önündeki varlığına alışmıştık.