Misafirlik


 01 Aralık 2021

Temmuzun en sıcak günleriydi.
Aysel Hanım ve eşi
misafirlerini evin salonuna
buyur ettiler. Ailecek yapılan
hoşbeşten sonra hanımlar
Aysel Hanım’a yardım bahanesiyle
mutfağa geçtiler.
Her şey hazırlanıp erkeklerin
çayları ve tabakları verilince
muhabbetlerine mutfakta
devam ettiler. Ocağın, fırının
sıcağına Nuran Hanım’ın heyecanlı
sohbeti de eklenince
küçücük mutfak gittikçe ısındı,
harareti alması beklenen
çay onları iyice bunalttı. Balkona
çıktılar. Mutfak gibi balkon da küçüktü
ama tabakları kucakta tutma pahasına da olsa
kimse buradan şikayet etmiyordu. Serinliğini
tam göstermeyen gece ılık esintilerle misafirleri
bir nebze ferahlatmıştı.
Nuran Hanım’ın anlatacağı ne çok şey vardı.
Anlatıyor da anlatıyordu. Diğer
misafir Serap Hanım onu
kah başıyla onaylıyor, kah
dışarıyı seyrediyordu. Sonra
gözü bir noktaya takılıp kaldı.
Çayını yudumlarken bile
oraya bakıyordu. Küçük puntolu
bir yazıyı daha iyi okuyabilmek
için gözlerini kısan
insanlar gibi yaptı. Başını
balkon demirlerine doğru
yaklaştırdı. Yine de isteğine
ulaşamadı. Nuran Hanım’ın
sesiyle irkildi:
- Ayol sen beni dinlemiyor
musun?
Serap Hanım’ın dalgınlığının geçtiğini görünce
devam etti:
- Hem sen neye bakıyorsun öyle?
Serap Hanım deminden beri bakıp anlamaya çalıştığı ama bir türlü içinden çıkamadığı görüntüyü
biriyle paylaşabileceği için hemen
gösterdi:
- Şu karşıki binayı görüyor musun, alttan beşinci
kata bak.
- Bayrak asılı olan mı?
- Yok yok. Onun üstü.
- Ne var orada?
- Baksana bir adam oturuyor.
Nuran Hanım dikkatli bakınca gördü:
- Evet bir adam var. Ne oldu ki?
- Bekle biraz.
İki apartman arası yaklaşık iki yüz metreydi.
Mesafe az olmamasına rağmen gördükleri
kişi perdeleri açılmış bir pencerenin tam
kenarında oturduğu için hareketleri seçilebiliyordu.
Sol profilden görünen adam öne
doğru hafifçe eğildi, elini karşıya uzattı, karşıda
bir şeyler yaptı, geri çekti, durdu. Sonra
yine aynı hareketi yaptı. Hareketler o kadar
düzenliydi ki dikkatli bakan birinin dikkatini
çekmemesi mümkün değildi. Bununla beraber
aradaki mesafeden dolayı yüzü, mimikleri
hiç seçilmiyordu.
Aslında uzun uzadıya anlatılacak bir durum
yoktu. Muhtemelen adam bir masa başında
oturuyor, masanın karşı tarafına elini uzatıyor,
bir süre orada bir şeyler yapıyor sonra tekrar
önüne bakıyordu.
Nuran Hanım anlatacakları daha bitmediği
için bu meçhul adama kafa yormak istemedi.
- Aman canım, yemek yiyordur, ne yapacak,
dedi umarsızca.
Serap Hanım bunu çoktan düşündüğünden
hemen itiraz etti:
- Yok, yemek olamaz. Baksana hareketler çok
düzenli. Sanki bir şey ayıklıyor.
Nuran Hanım bunu duyunca hemen atıldı:
- Bezelyedir o. Ben de aldım geçen gün pazardan.
Fiyatı epey düşmüş. Tam mevsimi.
Arkadaşı cevap vermeyince tam gaz devam
etti. Annesinin bezelyeli enginar yemeğinden
kayınvalidesininkine geçti. Tarifler birbirini
kovalıyordu ama Serap Hanım gözlerini karşı
apartmanın beşinci katının penceresinden
ayıramayınca mecburen susmak zorunda kaldı.
Kafasında bezelye ayıklama fikrini kesinleştirmesine
rağmen o da gözlerini o tarafa
dikti. Mutfağını toplayıp gelen Aysel Hanım,
misafirlerinin, bakışlarını bir yere sabitlediğini
görünce merakla sordu. Hanımların keşke
verecek cevapları olsaydı ama baktıkları yeri
tarif etmekten başka bir şey söyleyemediler.
Aysel Hanım, kadınlar karşı dairedekileri tanıyormuş
gibi:
- Zübeyde Hanım’ın evi. Orası da mutfak penceresi,
dedi.
Misafirleri gibi o da gözlerini kıstı. Elini düzenli
aralıklarla karşıya uzatıp çeken adamın
Zübeyde Hanım’ın eşi olduğuna kanaat getirdikten
sonra onun ne yaptığını anlamaya
koyuldu. Bir yandan neredeyse kapatacak
kadar kıstığı gözleriyle menzile odaklanıyor
diğer yandan anlatıyordu:
- Nurettin Bey o. Emekli albay. İki oğulları var.
İkisi de yurt dışında. Bizim beyle akran sayılırlar.
60, 65 yaşlarında.
Aysel Hanım karşı apartmandaki adamla ilgili
kimsenin sormadığı bilgileri verirken aslında
kendi düşüncelerine yön vermeye çalışıyordu:
60, 65 yaşlarında emekli bir albay, akşam
on sularında tahminen bir masa önünde rutin
el, kol hareketleriyle ne yapabilirdi? Bütün bu
kimlik ve aile bilgileri de işe yaramayınca Nuran
Hanım nereli olduklarını sordu.
- Giresunlular, dedi Aysel Hanım.
Nuran Hanım kafasında ampul yanmış gibi
atıldı:
- Ayol o zaman önündeki bezelye değil, fındık.
Fındık ayıklıyor adam. Memleketinden
gelmiştir, dedi şen kahkahasını da ekleyerek.
Aysel Hanım sadece:
- Yok ya, değildir, dedi.
Dedi ama kendisi de bu itirazını pek haklı
görmüyordu. Baktıkça fındık fikrine hak vermeye başladı. Önünde bir yığın yeşilinden
ayrılmamış taze fındık olsa, fındığın meyvesini
yeşilinden ayırsa, atılacak kısmı karşıya,
meyvesini de önüne koysa. Demek ki eli bu
yüzden ileri doğru uzanıp sonra çekiliyordu.
Aysel Hanım’ın kafasındaki düşünceleri Serap
Hanım dillendirdi:
- Garip ama fındık fikri mantıklı.
Beylerin çaylarını tazelemek üzere mutfağa
gelen Aysel Hanım eşi, üç kadının da belli bir
noktaya baktığını görünce telaşlandı. Karşı
daire gösterildikten sonra o da gözlerini dikti.
Aysel Hanım, eşi de komşularını tanıdığı için
mantıklı bir cevap bekliyordu ama o hem içerideki
muhabbeti kaçırmamak hem de adamın
davranışı ilgisini çekmediğinden kafa
yormak istemedi.
Fındıktı, bezelyeydi derken misafirlerin kalkma
vakitleri geldi.
Bundan sonraki günlerde Aysel Hanım’ın bir
gözü hep o pencerede oldu. Gündüz ne olduğu
seçilmiyordu ama akşam olunca emekli
albayın sol profilden el, kol hareketlerine
başladığı görülüyordu. Bu gereksiz merakı
sebebiyle hem eşinin ona kızmasından hem
bir komşusunun evini izliyor olmanın rahatsızlığından
dolayı “Neyse ne” dediyse de kuvvetli
merakı her şeyi bastırıyordu. Bazen “fındık”
fikrine inanmak istiyor sonra yine kendi
kendine “Ne fındıkmış arkadaş, kaç gündür
bitmedi.” diye sil baştan kafa yormaya başlıyordu.
Bir haftalık takipten sonra hala kendisini
tatmin edecek bir sonuca ulaşamamıştı.
Semt pazarının kurulduğu bir gündü. Aysel
Hanım, pazar alışverişini bitirmiş, aldıklarını
ağırlıklarına göre iki eline paylaştırmış bir
halde evine dönüyordu. Karşı kaldırımda,
pazara doğru giden Zübeyde Hanım’ı gördü.
Zübeyde Hanım henüz boş olan pazar arabasını
çeke çeke yürüyordu. Kendisini görmemişti.
Aysel Hanım gözünün içine giren ikindi
güneşine ve elindeki yüklere aldırmadan hemen
yolunu değiştirdi. Onun kendi yürüdüğü
kaldırıma geçtiğini gören Zübeyde Hanım
durdu. İki hanım selamlaşıp biraz hoşbeş ettikten
sonra Zübeyde Hanım karşısındakinin
poşetlerini işaret ederek:
- Elindekilerle seni çok tutmayayım, deyip ayrılmak
istedi.
Aysel Hanım ağırlıkları unutmuştu bile. Deminden
beri lafı emekli albaya nasıl getireceğini
düşünüyordu. Nitekim bir başkası tarafından
dikizleniyor olmak kimsenin hoşuna
gitmezdi. Bununla birlikte Aysel Hanım’ın bir
gün daha merak içinde seyredecek hali kalmamıştı.
“Eşiniz de iyidir inşallah?” diye konuya
girdi. Ardından bütün cesaretini toplayıp
“Geçen hafta misafirlerim vardı. Balkonda
oturuyorduk. Hanımlar sizin mutfak penceresinde
yapılan el kol hareketlerini görmüşler
de merak etmişler ‘Bu hareketlerin sebebi ne
acaba?’ diye”. Sonra da bir haftadır meraktan
çatlağını belli etmemek için bir kahkaha
savurarak ekledi:
- Beyler haklı galiba. Biz hanımlar pek meraklı
oluyoruz.
Zübeyde Hanım derin bir yarasına tuz basılıyormuş
gibi öyle içten bir “Ay sorma” dedi
ki komşusu tarafından evinin takip ediliyor
oluşunu kafaya takacak halinin olmadığı anlaşılıyordu.
Çünkü belli ki bütün derdi o hareketlerdeydi.
- Eşim emekli olduktan sonra bir boşluğa düştü.
Kendini bir türlü oyalayamıyor. Önceleri
kitaptı, bulmacaydı iyi vakit geçirdi. Sonra kafayı
tavlaya taktı. Kendine oynayacak arkadaş
bulursa iyi. Yok bulamazsa bu sefer kendisi
oturuyor pencerenin önüne, açıyor tavlayı,
karşısında biri varmış gibi bir onun yerine bir
kendi yerine oynuyor. Ay komşum o taşların
şıkırtısından sinir geldi bana. ‘Şeytan işi oynama
şunu, vaktine yazık’ diyorum, anlamıyor.
Ufak bir bahçe alalım da bari onunla uğraşsın
diyoruz.
Aysel Hanım şaşkın gözlerle bakarken ancak
“İyi edersiniz, iyi edersiniz” diyebildi. Zübeyde
Hanım’la vedalaştıktan sonra adamın
hareketlerini tekrar hatırladı. Hiç tavla oynamamıştı
ama oynayan çok görmüştü. El, kol
hareketlerinin zar atıp taşları yerine yerleştirmekle
alakalı olduğunu düşündü. Taşlar şimdi
yerine oturmuştu. Derin bir oh çekti.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 180. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 180. Sayı