HaftanınÇok Okunanları
ZEHRA TAŞDEMİR 1
Kardeş Kalemler 2
Yıldız Ormanova 3
SULTAN RAEV 4
Nebiye Akbıyık 5
İSMAİL DELİHASAN 6
ERKİN VAHİDOV 7
Yıllar önce gördüğüm bir düşle başlamıştı. Moğolistan yolculuğum.
Üniversite 1. sınıfta iken hocamın sınıfın orta yerine bıraktığı o tarihsel sözcükler; Orhun, Köl Tigin, Tonyukuk, Bilge Kağan, Köl İç Çor, İhe Hüşötü… Aman Allah’ım ne kadar da şanslıydım. İyi ki buradaydım. Sınıfın dört duvarına çarpa çarpa zihnime kazınan kutsal sözcükler, bana ne bir dersti ne de ezberlenmesi gereken bir bilgi. O sözlerin hepsi birer kapıydı, bozkırın ruhunu çağıran gizli bir çağrıydı. Yüreğimin orta yerine çadırını kuran bu çağrı, bir düş gibi sardı beni. Çadırımın içi, uçsuz bucaksız bozkırdan daha büyüktü sanki. Göğe uzanan bengütaşlar, sırasınca dizilen balballar, at sırtında sonsuzluğa uzanan yollar, bengütaşların kıvrımlarında uyuyan kağanlar vardı. Ve ben o kapıdan çoktan geçmiştim. O gün gözümü kapadığımda kendimi Moğolistan dağlarının doruklarında, Orhun Irmağı’nın kıyısında buldum. Ve o rüya, yıllar boyu zihnimin derinliklerinde yankılandı. Bu bilge kişinin derste anlattıklarından, o kadar çok etkilenmiştim ki anlatılanlar ve duyduklarım dersin konusu olmaktan çıkıp masal dünyasında dönülmez yolculuklara götürmüştü beni. Sonra bir kurguyla rüyamı süslemişti Moğolistan. Bu kutsal rüyanın gerçeğe dönmesi, benimse masal dünyasından dönüp yolculuğa çıkmam için 7 kutsal yılın geçmesi gerekiyormuş. 9 ay 4 gün süren bu yolculuktan bugüne kadar Tuva ve Moğolistan rüyalarımın vazgeçilmez durakları, uyanmak istemediğim sahneleri olmuştur. 24 yıl sonra 2025’te yeniden buradayım. Hoş geldim...
Bir yolun ve yolculuğun değeri, yalnızca varılan yerde değil ona nasıl hazırlandığınızda saklıdır. Benim için bu yolculuk, 7 yıl süren içsel bir çağrının, olgunlaşmanın ve teslimiyetin sonucu olarak yoğrulup şekillendi. Tuva’yı ilk görüşümdeki duygum, bebeğin annesi ile ilk karşılaşmasındaki hissettiklerinden farksızdı. Sanki yıllarca beni gözleyen dağların bakışıyla, suların akışıyla, geçmişin yakarışıyla tanışmıştım. Moğolistan’a ilk ayak bastığımda ikinci bir Tuva’ya gelmiştim. Ben susmuştum. Konuşan rüzgâr, taşlar, kayalar ve uzaklarda yankılanan bozkırın nefesiydi. Her şey tanıdıktı. Her şey bilindikti. Ama nasıl? Ben bu topraklarda hiç yaşamamıştım ki, önceden gelmemiştim ki, nasıl her şey bu kadar tanıdık olabilirdi? Bedenimin ilk gelişiydi. Ruhum, binlerce yıl önce bu topraklara ayak basmış, bu taşlara yazı kazımış, bu göğe yemin etmiş gibiydi. Sonsuza uyuyan taşlar, yılmaz bekçileriydi buraların.
“Oldu.” diyebilmenin huzurunun gökyüzüyle birleştiği an, abartılı bir duygusallık değil, Tonyukuk’un dik duruşunun, Bilge Kağan’ın göğe yazılmış sözlerindeki gücün, Köl Tigin’in sessiz görkeminin yerinde görülmesinin verdiği bir gururdu. Taşlar susuyordu, yüzyıllar sonra gelenler konuşuyordu. Ben oradaydım. Ve o taşlar, bin üç yüz yıl sonra, bir Türk kadınına sesleniyordu.
Moğolistan, yalnızca bir ülke değildi, haritadaki herhangi bir kara parçası hiç değildi. Moğolistan, henüz gürültüye teslim olmamış bir üst bilinçti. Zamanın ve hesabın olmadığı ama günün uzayıp yüzyıl olduğu, günün asra bedel olduğu yerdi. Geçmişin bugünle göz göze geldiği, göğün yağız toprağı seyre daldığı, taşın sabrını anladığı yerdi. Güneşin doğduğu an çadırları öptüğü, rüzgârın dağları selamladığı, insanın sustuğu, susmanın anlamak olduğu yerdi Moğolistan. Bir sevgilinin bakışındaki gizemli bozkırdı Moğolistan.
Düş güzelse uyanmak mümkün mü? İlk yolculuğumdan tam 24 yıl sonra, yeniden buradayım. Rüyadan uyanmamış gibi. Öncesinde aramaya geldiklerimi, şimdi bulmanın keyfiyle dolaşıyorum. Çünkü artık yalnızca rüyayı gören değil, rüyasını yaşayan biriyim. Önden gelenlerin izleri, hâlâ toprağın nabzında atıyor.
Benim için Tuva ile Moğolistan, ruhumun iki kanadı gibidir. Biri, içimin nefesiyle çağırdı beni, diğeri kağanların sesiyle. Ve ben, bu iki çağrının arasında yaşamayı öğrendim. Vakit gelince döndüm. Geriye ne mi kaldı? Gözyaşı dökülmüş taşlar, duaların fısıldandığı kurganlar, esenliklerin sunulduğu taşbabalar, at üstünde gülümseyen çocuklar, toprağın şekillendirdiği çizgili yüzler, bozkırın tezenesi ve her şeyden öte bir kadının düşüyle başlayıp inancıyla tamamladığı yolculuk. 1993’te düşle başlayan bu kutlu yol, devam ediyor. Çünkü bozkırda görülen düşler, sadece uykuda değil uyanıkken de görülür.
Bu topraklarda adımlıyor olmak, yalnızca bir oluş değil bizzat doğayla özdeş bir varoluş biçimidir. Hele ki bozkırda kadın olmak, bazen bir dağ gibi sabit, bazen bir rüzgâr gibi özgür, bazen de toprağa gömülen bir tohum kadar sessiz olmaktır.
Dilsizce dualar eden diller, göğü okuyan kör gözler, bir yitik sesi arayan sağır kulaklar, olmayan elleriyle zamanı dokuyan kadınlar, hayatı göğüsleyerek göğü taşıyan yürekler. Ben, o yüreklerin gölgesinde kendi gölgeme ulaştım. Sesli konuşmadım. Konuşamadım, susarak konuştum. Çünkü burada sözcüklerin de sırası vardı. Taşlardan, bulutlardan, çadır dumanından, kuşun süzülüşünden, nal sesinden, gök gürültüsünden sonra gelirdi onlar. Sessizliğin arındırdığı kirler çözülünce arınırmış diller. Diller arınıp durulduğunda anlaşılırmış gönüller. Bir gece karanlığında, yıldızların altında aydınlanırmış bilinçler. Ve siz aydınlandıkça en güzel konuşmanın susmak olduğunu anlarsınız.
Göğün rengi, rüzgârın yönü ve atların duruşu zamanın sesidir burada. Bir çadırda içilen sütlü çayla başlayan sabahınız yine bir çadırda akşam ateşinin yavaş yavaş sönüşüyle tamamlanır. Günün saat kaçta başlayıp gecenin saat kaçta geldiğinin bir sayı karşılığı yoktur bozkırda. Zamanla yarışmaz, onunla yan yana yürümeyi deneyimlersiniz olduğunuz yerde. İşte o an artık zamanı değil, kendinizi aşmayı öğrenirsiniz.
Heyecanımın derecesini anlatabilmem mümkün değil. Yıllar sonra yeniden. 24 yıl önce bembeyaz karların karşıladığı Ulan Batur ne kadar da değişmişti, ne kadar da büyümüştü. Uçaktan indiğim an, içimde garip bir sessizlik yankılandı.
Hava bozkır gibi açık, düşüncelerim gibi umut dolu ve derin. Ulan Batur sabahı serin. Zaman ne kadar ağırsa gökyüzü o kadar yakın. Sanki bir ülkeye değil yıllardır düşlerimde dolaşan başka bir dünyaya geçiş yapıyordum. Burada her şey ve herkes birbiriyle çok uyumlu. İnsanlar sakin ve saygılı. Geceyi aydınlatan şehir ışıklarına göz kırpan yıldızlar, nöbeti güneşe devrederken gülümseyen ay.
Moğolistan Genel
Dünyanın en geniş kara imparatorluğunun varisi olan Moğolistan’ın resmi adı Mongol Uls’tur. Bugünkü yüzölçümü 1.564.116 kilometre karedir. Dünyanın en soğuk çöllerinden biri olan Gobi Çölü’ne sahip olan ülkenin başkenti Ulan Batur, dünyanın en soğuk başkentlerinden biri olma unvanına sahiptir. Türkiye’nin yaklaşık iki katı büyüklüğündeki topraklarda yaklaşık 3.5 milyon kişi yaşamaktadır. Kilometre kare başına yaklaşık 2 kişinin düştüğü, dünyanın en seyrek nüfusa sahip yerlerinden biri. Nüfusun büyük çoğunluğu başkent Ulan Batur’da yaşamaktadır. Bu nedenle Moğolistan’ı; Ulan Batur ve diğerleri diye ikiye ayırmak yanlış olmaz. Başkent ve kalan yarısında büyük ve küçükbaş hayvan sayısı 60-70 milyon arasında olmasına rağmen kış mevsiminin zorlukları, ulaşım, kapalı barınma alanlarının yetersizliği, su, yem gibi birtakım eksiklik ve aksaklıklardan dolayı her yıl yaklaşık 10 milyon hayvanın telef olduğu söylenir.
Eski ismi Urga olan Moğolistan'ın başkenti ve en büyük şehri Ulan Batur (Moğolca: Ulaanbaatar), Moğolcada ulaan “al, kızıl”, baatar “batır, bahadır, kahraman, yiğit” anlamındadır.
Moğolistan, Kazakistan'dan sonra denize kıyısı olmayan en büyük ikinci ülkedir. Türk dilinin, tarihinin, edebiyatının en önemli laboratuvarlarından biri olan coğrafyada nüfusunun çoğunluğu Moğol olmakla birlikte Buryatlar, Kazaklar, Tuvalar, ülkede yaşayan azınlıklardır. 2004 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınan Orhun Vadisi, başkente yaklaşık 400 km uzaklıktadır. Para birimi Moğol Tuğriğidir. Dijital alışverişin bir sonucu mudur, bilmem ama piyasada hiç madeni para görmedim. Yıllar öncesinden anı olarak sakladığım madeni paralarım değerli olmalıydı.
Komşuları olan Rusya ve Çin gibi iki büyük güç arasında kalan ülkede, Moğolcanın herkes tarafından biliniyor ve konuşuluyor olması oldukça önemlidir. Sovyet rejiminde kalmış diğer topraklarla karşılaştırıldığında Rusçanın neredeyse kullanılmaması ve nüfusun çoğunluğu tarafından bilinmemesi, bilenlerce de tercih edilmemesi benim için önemli bir ayrıntı idi.
Ülkenin resmi dini Budizm ve nüfusun çoğunluğu Budist olmakla birlikte Şamanizm’in geleneksel olarak yaşadığı görülmektedir. Burada yaşayan Kazaklar Müslüman’dır.
Bozkırda yönünüzü tabelalar, işaretler ya da navigasyon değil dağlar, nehirler, rüzgâr, yıldızlar, ay, güneş belirler. Dağ, nehir göremediyseniz, rüzgâra yetişemediyseniz, gökyüzünün ışıklarını yakalayamadıysanız, bir kartala denk gelmediyseniz hislerinize güvenip bir zenginlik belirtisi olarak siz de kendi ulusal, uluslararası yolunuzu açarak ilerleyebilirsiniz. Açtığınız yoldan geri dönmeyi düşünmeyin, o yolu muhtemelen bulamayacaksınız. Buralarda sık duyacağınız “Moğollar o kadar zengin ki her Moğol’un kendi yolu vardır.” kalıp cümlesinin anlamını yaşayarak görmenin zevkine vardığınızda kendinize ait yeni yollar oluşturmak içgüdülerinizin gücüne, hayal dünyanızın genişliğine kalmış olacak. Zorlu yollar sizi yıldırmıyor aksine, her engel sizi kendi yolunuzu yaratmanın heyecanına ve özgürlüğüne daha da yaklaştırıyor. Yol, sizi aradıklarınıza kavuşturuyor: Bilge Kağan’ın derin bilgeliğine, Kö Tigin’in azmine, Tonyukuk’un stratejik zekâsına, Köl İç Çor'un cesaretine… Her adımda, geçmişin izleriyle geleceğin yolları birbirine karışıyor. Bozkırın sessizliği size, ataların fısıldadığı öğütleri ve tarihin bıraktığı izleri hatırlatıyor. Yolculuğun zorluğu, sizi sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da olgunlaştırıyor; yorgunluk, sabrın ve kararlılığın ödülüne dönüşüyor. Kaybolduğunuzu düşündüğünüz yollarda, şoförlerin rahatlığı ve sakinliği, Moğolların sizde hayranlık uyandıracak bir zekâya sahip olduklarını gösteriyor. Ulan Batur’da gökdelenlerin ve lüks binaların arasında, bahçesinde Moğolca ger adı verilen çadırlara rastlarsınız. Modern yapılarda rahat etmeyen bazı Moğollar, özellikle gece uykusu için çadırları tercih etmektedirler.
Issızlığın sözlük karşılığını yaşamanız için Ulan Batur’un dışına çıkmanız yeterli. Issızlığın, sonsuz özgürlük hissi uyandırdığı enginlikte, yol arkadaşlarınız gökte kartallar, yerde atlar, develer, koyunlar, keçiler, ren geyikleri ve yaklardır. Bir süre atlarla koşturacağım yerlere ulaşmak için önce gökyüzünde kuşlar gibi süzülmem gerekiyordu.
Zaisan Tepesi
Yükseklik iyidir. Hele ki tepeden bakmak daha da iyidir. Bu iyiliği içselleştirmek için sabah, Zaisan Tepesi’ne çıktım. Şehrin panoraması muhteşem. Şehir ayaklarımın altında. Geçmişim, düşlerim, yaşadıklarım… Herşey o kadar değişmiş ki Ulan Batur’da. Büyümüş, genişlemiş, güzelleşmiş, çağdaşlaşmış. Gökdelenler, lüks yapılar. Her şey çok güzel. Ama bana ait görüntülerin hepsinin yerini yenileri almış gibi. Ulan Batur’u izliyorum, gözlerim açık. Şehrin kalabalığındaki doğa, dinginliği korumuş. Bir yanda sayamadığım katlı gökdelenlerin güneşi yansıtan cam yüzeyleri, diğer yanda sonsuz bozkır.
Tepede yer alan bu savaş anıtı, Moğolların yorgun ama vakur belleğinin bir temsili. Duvara resmedilen herkes, bir ağıt gibi suskun. Dil evrensel. Sözcükler ortak. Her halkın taşlara yazdığı yazı, duvara çizdiği görsel, evrensel bir şarkının farklı notalarından başka bir şey değildi. Savaşın ve acının dili de resmi de notası da ortaktı.
Sühbaatar Meydanı
Moğolistan devriminin babası olarak kabul edilen Damdin Sukhbaatar göçebe ve yoksul bir ailede dünyaya gelmiş, iyi bir eğitim almıştır. 1921 yılında Moğol Halk Ordusu’nun Çin işgal güçlerini şehirden çıkarması üzerine, Sühbaatar’ın at üstünde bu meydanda yaptığı konuşmanın anısına, adına anıt dikilmiş, 1946’da meydana adı verilmiştir. Başkent Ulan Batur’un merkezindeki meydan, şehrin sembolik alanıdır. Alandaki Parlamento Binası’nın önünde Cengiz Han’ın da devasa bir heykeli vardır. Moğol Ulusal Modern Sanat Galerisi’nin, Kültür Sarayı Devlet Opera ve Bale Tiyatrosunun ve Central Tower’ın yer aldığı meydan, bugün turistik cazibe merkezi ve buluşma noktasıdır. Sühbaatar sözcüğü Moğolcada Süh “balta”, Baatar “bahadır, kahraman” anlamındadır.
Cengiz Han Ulusal Müzesi
Temuçin’i yetiştirip büyüten ve onu Cengiz Han yapan toprak, gücün sadece kılıçta değil, etkili bir sözcükte saklı olduğunu fısıldayan tarih, eski bir bilgenin sesiyle bilgiyi anlatan ruh, 2022 yılında açılan Cengiz Han Müzesi’nde bir aradaydı. Ulan Batur’da yer alan Cengiz Han Ulusal Müzesi, şehrin modern dokusu içinde tarihi koruma altına alan dokuz katlı bir yapıdır. Bu topraklarda ayak izi olan Hunlardan, Türk Kağanlığından, Uygurlardan günümüze kadar uzanan geniş bir zamanı anlatan zengin bilgi ve belgeleri çağdaş bir mimaride kayıt altına alan bu müze, uçsuz bucaksız bozkırın geçmişten günümüze açılan kapısıydı. Burada tarihi aramıyorsun, tarihle bir oluyorsun, tarihle yürüyorsun.
Gandantegchinlen Manastırı
Gandantegchinlen Manastırı, dünyanın birçok yerinden gelen yerel ve modern giyimli yüzleri ağırlıyor. Buddha’nın bakışı, devasa heykelin gövdesi, dua çarklarının ritmi, hep bir ağızdan okunan sutraların ahengi… Dünyanın dört bir tarafından gelenler dua çakralarını çeviriyor, dilekler diliyor.
Sovyet Dönemi yıkımlarından kurtulan az sayıdaki dini yapılardan biri olan Gandan, 1809 yılında kurulmuştur. Yüzlerce manastırın yıkıldığı yıllarda sınırlı ölçüde faaliyetini sürdürmüşse de Sovyetlerin uyguladığı politikaya dayanarak 1839’da kapatılmıştır. 1944-1989 yılları arasında ülkenin tek aktif manastırı olmuştur. Günümüzde ülkenin en büyük ve halen aktif olan Budist manastırıdır. Geleneksel Tibet-Moğol Budist mimarisini yansıtan manastır, 1994 yılında Moğolistan Hükümeti tarafından ulusal kültürel miras statüsüne alınmıştır. Tsaagan Sar, Naadam gibi bayramlarda ziyaretçi yoğunluğu daha çoktur.
Erdene Zuu Manastırı
Moğolistan’da Budizm’in devlet dini olarak benimsenmesini sağlayan Abtai Sain Khan tarafından 1585-1586 yıllarında kurulan Manastır, Cengiz Han Döneminde Moğol İmparatorluğu’nun merkezi olan Karakurum şehrinin kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Karakurum’un inşasında ise Göktürk ve Uygur yapılarındaki taşların kullanıldığı bilgisinden hareketle Erdene Zuu’nun bazı yapı taşlarının dolaylı olarak Yazılıtaşlar döneminden kalma malzeme barındırıyor olma ihtimali yüksektir diyebiliriz. Hem Türk hem de Moğol bozkır kültürlerinde belirli yerler kutlu, kutsal kabul edilir. Orhun Vadisi bu mekânların ilk sırasında olmalı ki Göktürkler il tutmak için, Moğollar başkent ve Budizmin ruhani merkezi olarak burayı seçmişlerdir. Moğolistan’da yapılan çalışmalar, Erdene Zuu’nun doğu kapısının ekseninin, Orhun Anıtları kompleksi doğrultusundaki yaklaşık hizalanmasının tesadüf olmadığı aksine manastırın yapılmasında bilinçli bir inşa olabileceği yönündedir.
Kare planlı kompleksin her köşesi 420 metre uzunluğundaki surlarla çevrilidir. Surları süsleyen stupaların sayısı Budizm’deki kutsal sayı olan 108’dir. Karakurum Müzesi’ne yaklaşık 400 metre uzaklıkta bulunan yapı, günümüzde hem ibadet yeri hem de turistik bir merkez olması yönünden önemlidir. Ziyaret sırasında, yapılan ibadetleri de görebilirsiniz.
Bogdhan Sarayı
İhtişam ve inzivanın bir arada olduğu, Moğolistan’ın son hanının kışlık sarayı. Dönemin yaşamına dair ipuçları veren büyüleyici saray. Son Moğol hükümdarının sessiz adımlarını koruyan bu mekân, gücün örülü duvarlara sıkıştırılmış en yoğunlaştırılmış haliydi. Batı’nın barok estetiğiyle Asya’nın mistik çizgileri arasında bir köprü gibi duran Bogdhan Han’ın sarayı, tarihle güncelin iç içe geçtiği bir zaman kapsülü…
Dinozor Müzesi
Bozkırın yarattığı modern şehrin bağrında, çağlar öncesi zamanlara gidiyorum. Bedenin değil, zamanın ağırlaştığı bir yer burası. Gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerim bu topraklardaki her nefesin tarih, her kemiğin, iskeletin, fosilin yeryüzünün hafızası olduğunun belgisiydi. Dışarıda koşturan atlar, içeride milyonlarca yıl öncesinden kalan kemikler evrendeki yerimi bir kez daha sorgulatıyor.
Kara Pazar
Açık ve kapalı alanlardan oluşan ve 90’lı yılların başında kurulan pazar; başkentin sosyal, ekonomik, kültürel nabzının attığı, oldukça hareketli bir ticaret merkezidir. Kara Pazarın adı kara idi ama içerisi cıvıl cıvıl, renkli, canlı idi. Güzel olansa bu kalabalıkta bile, hayatın, kargaşadan uzak bir dinginlikle akmasıydı. Ne yok ki burada. Ayakkabılar, çantalar, keçeler, elektronik aletler, mutfak eşyaları, eski, yeni kitaplar, geleneksel giysiler…
Cengiz Han Heykeli
İçimdeki saklı Temuçin’i aradım. Çünkü Cengiz Han anıtı size geçmişi hatırlatmakla kalmaz sizi içsel bir yolculuğa çıkararak içinizdeki lideri uyandırır. Bozkırın ortasındaki bu muhteşem yapı, Cengiz Han’la birlikte halkın ruhunu da taşıyor. Gümüş rengin saflığıyla bezenen bir atın üstünde, tarihin en büyük figürlerinden biri olan Cengiz Han’ın bulutlarla yarışan görkemli duruşu. Ulan Batur’un yaklaşık 54 km doğusundaki Tsonjin Boldog bölgesinde yer alan ve 2008 yılında yapılan Cengiz Han Heykeli ve Müzesi. 130 tonluk paslanmaz çelikten yapılan 40 metrelik bu anıtın altındaki müzede savaş malzemeleri, haritalar, geleneksel giyimler var.
Tarihe tanıklık eden bu nokta, Cengiz Han’ın doğum yeri olarak kabul edilen bölgedir. Seyir tepesinden baktığınızda Cengiz Han’ın hayatında ve hanlığında önemli rol oynayan annesinin heykelini ve Moğol halkının at sırtında kurduğu bir imparatorluğun göçebe ruhunu görürsünüz.
Karbalgasun
Uygurların başkenti Karbalgasun’dayım. Her biri birer tarih bekçisi olan taşlar burada da konuşuyor. 8. yüzyılda Göktürklerin yıkılmasının ardından bu topraklarda hüküm süren Uygurlar, Karbalgasun’u yalnızca bir başkent değil, bir kültür merkezi hâline getirmişlerdi. Yüzyıllardır sert ve keskin doğaya yoldaşlık eden bu antik başkentte, taşların arasına sinmiş tarih, ayakta kalma mücadelesi veriyor. Bu şehirde, Uygurların saklı geçmişiyle birlikte, göçebe kültürün bilgelik birikiminin izleri ve benim 24 yıl önceki ayak izlerim vardı. Bu topraklarda, yazılar taşa değil zamana yazılmış gibiydi.
Karakurum ve Karakurum (Kharkhorin) Müzesi
Cengiz Han, farklı boylardan oluşan dağınık Moğol kabilelerini bir araya getirdiğinde, gelecekte kuracağı imparatorluğun merkezini de zihninde şekillendirmiş olmalıydı. Bu topraklar, stratejik konumu sayesinde daha önce de Türkler tarafından merkez olarak tercih edilmişti. Karakurum, önemli bir ticaret kesişim noktası hem de inançların kavşağıydı. İnandıkları yaradan farklı olsa da aynı gökyüzünün altında toplanan farklı inançtaki uluslar, Moğolların ev sahipliğinde, Karakurum’da uyum içindeydiler.
Orhun Vadisi’nin rüzgârı yüzüme çarpıyor. Bulutlar, kovalarını çoktan doldurmuş, bekliyor. Ufukta umutlarım, uzaklarda geçmişim. Yolun sonunda, modern hatlarıyla tarihin kalbine açılan kapı, Karakurum Müzesi. Eşikten adım attığımda zamanın büküldüğü bir mekâna girdiğim, ilk hissettiğim duyguydu. Bu müze sadece geçmişi taşımıyor, kökleri güçlü olan her ulusun gelecekte de varoluşunu gösteriyor. Karakurum’da konuşmayı bilen bir müze var; dinlemesini bilene…
13. yüzyılda Cengiz Han’ın kurduğu Moğol İmparatorluğu’nun başkenti Karakurum’un bulunduğu tarihi bölgede yer alan müzenin yakınında Erdene Zuu Manastırı var. 2010 yılında Japonya’nın katkılarıyla kurulan Karakurum Müzesi, Moğolistan’daki en modern ve bilimsel sergi tekniklerine sahip müzelerden biri. Hem Türk tarihi hem de Moğol tarihi açısından eşsiz zenginlikteki eserleri barındıran bu yapı, müze olmaktan ziyade bölgenin Türkler ve Moğollar tarafından kesintisiz devam eden hikâyesinin arşivi.
Orhun Uçarsuyu
Yolda atlılar, atlar. Bozkırda sessizliğin sesiyle atın nefesini birleştiren köklü bir ritüelin içindeydim. Zamanın dışındaki bu eylemde yollar uzadı, zaman büküldü. Orhun Uçarsuyu’na vardığımda kelimeler kifayetsiz kaldı. Orhun’dan kana kana içtiğim sular, sayısız yıl öncesinden bugüne akan bir alkış, bir dilek olarak ruhuma işledi. İçime çektiğim suyla tinim, elimi yüzümü yıkadığım suyla tenim arındı.
Elsentasarhai Çölü
Sanki bir rüyanın ortasında, bir yalnızlık çağrısı barındıran Elsentasarhai Çölü, ilginç bir görüntüye ev sahipliği yapıyordu. Bir yanda yemyeşil bozkır, bir yanda sarı kum tepelerinin ortasında karşılaştığım çöl, doğaya dair tüm bildiklerimi altüst etmişti. Bir coğrafyanın içinde kaç coğrafyanın gizli olduğunu burada gördüm. Ay ışığı kumlara düşerken güneş çoktan uzaklaşmıştı. Rüzgârla dans eden çölün geceye yansıyan uykusunu anlatamam. Bana ve çölün uykusuna eşlik etmek için yıldızlar da yere inmişti.
Naadam Şenliği
Moğolların ve Tuvaların ulusal bayramı Naadam/Naadım. Tuvadaki Naadım'da Moğolistan’daki Naadam’dan farklı olarak yerel ve şamanik öğelerin yoğun olduğu, geleneksel halk oyunlarının oynandığı uygulamalar ağır basar. Güreş, okçuluk, at yarışları, yeme içmeyle dolu, renkli bir gün. Naadam demek kimlik, gurur, gelenek, miras demek. Görmek yetmez, hissetmek gerek. Ötüken’in çocukları, gözünü ufka dikerek ok atıp bozkırda atların tozunu kaldırıp güreşle yarışırken aslında yaşayan bir destanı bayram adı altında kutlayarak eğleniyorlardı. Soğuğun katı kurallarının geçerli olduğu bu coğrafyalarda yazın gelmesi takvimsel bir mevsim değişimin çok ötesinde doğanın uyanmasını, bereketlenmesini, atalara saygıyı, yere ve göğe şükranı simgeler. Naadam, “Biz buradayız.” demenin şenlik, şölen, bayram halidir. Ülkenin tamamında kutlanan bayramın en büyüğü ve en görkemlisi Ulan Batur’da olur. Türk kültüründe de önemli yeri olan ve Moğolcada “erlerin üç oyunu” adı verilen güreş, okçuluk ve at yarışları, mavi gökyüzünün ülkesinde göçebe ruhun özgürlüğünü, cesaretini, başarısını geleceğe taşır.
Kamla Görüşme
Moğolcada böö sözcüğü cinsiyet ayırt etmeksizin genel olarak kam, şaman anlamına gelir. Kadın kamlar genellikle udgan, emegtey böö olarak adlandırılır ve şamanizm geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Erkek kama böö ya da eregtey böö denir. Moğol bozkırlarında kadın kamlar daha çok aile, çocuk, doğurganlık, şifa konularına; erkek kamlar savaş ve av ritüellerine yoğunlaşır. Kadın kamların atalar ruhuyla iletişim kurma konusunda çok güçlü olduklarına inanılır. Birçok kadın kam, geçirdikleri ani bir rahatsızlık, sürekli görülen yoğun rüyalar veya trans halleri sonrasında bu yola çağrıldıklarını söyler. Bu çağrıya yanıt vermemeleri durumunda hastalıkların, uğursuzlukların devam edeceğine inanılır. Son yıllarda kadın kam sayısında artış gözlemlenmektedir. Günümüzde kadın ve erkek kamlar hem turistlerle hem de yerel halkla ritüeller gerçekleştiriyor.
Bazen farklı anlamları olmakla birlikte kamların giysilerindeki renklerin kültürel ayrıntıları şöyledir: Tanrıyı, gökyüzünü, ataları, sonsuzluğu, koruyup kollamayı mavi; yaşam enerjisini, gücü, cesareti kırmızı; saflığı, iyi niyeti, ruhsal temizliği beyaz; doğayı, yeniden doğuşu, uyum ve dengeyi yeşil; bilgeliği, bereketi sarı; gizemi, kötü ruhlara karşı korumayı kara renklerle sembolleştirirler. Giysilerde metal aynalar, tüyler, deri ve kumaş parçaları dikkat çeker.
Ulan Batur yakınlarında bozkırın ortasındaki keçe çadırının bahçesinde günlük giysileri ile saçları iki yanda örülü genç bir kadın kam karşıladı bizi. İçeri girdiğimizde kamın yardımcıları giyinmesine, başlığını takmasına yardımcı oldular. Çadırın içi Moğolistan bayrağıyla, Cengiz Han heykeliyle, tuğlarla, kurt postlarıyla, kuş tüyleriyle, dondurulmuş kuşlarla, mumlarla... bezeliydi. Udgan, oturmamızı işaret etti, kendisi ise davulun başına geçti.
Davulu ağır, ritmik vuruşlarla çalmaya başladı. Vuruşlar hızlandıkça sesi daha derinleşti. Arada Moğolca ve bazen anlaşılmayan sözler mırıldandı. Bir süre sonra davulun sesi, kamın nefesi hızlandı, sesi erkek sesini andırır biçimde kalınlaştı.
Bir çadırın içinde, ardıç dumanına karışan geçmiş, köklerime dolanmıştı. Kam, davula her vuruşunda bedenimi, ruhumu, özümü toprak ana gibi sarıp sarmalıyor, gök baba gibi kucaklayıp koruyor, bir savaşçı gibi içimdeki ve dışımdaki gölgeleri kovalıyor, bedeninim titreyişine yüreğimin çarpıntısı eşlik ediyordu.
Şivet Ulan
Kutluk İlteriş Kağan’ın tören alanı için yollardayım. Göktürklerin sadece bir devlet değil, bir bilinç inşa ettiği Şivet Ulan’dayım. Burası, Göktürklerin yeniden doğuşunun, yeniden ayağa kalkışının kutsal eşiği. Yol boyunca yeşil yamaçlar, kıvrımlı nehirler, taşlar, tepeler eşlik etti bana. Tarihin soluğunu taşıyan bir coğrafyada ilerlemek, manzara izleyerek değil yerin göğün, dağın taşın, toprağın suyun, kurdun kuşun, görünenin dışındaki görünmeyenin ne demek istediğini anlamaya çalışarak ilerlemek olmalı. Ben de öyle ilerledim.
Taikhar Chuluu
Yolum, Arkhangai vilayeti, İkhtamır ilçesindeki Taikhar Chuluu’ya “Taikhar Taşı”na düştü. Bu taş, devasa bir kaya olmasının yanında Moğol mitolojisinde kutsal kabul edilen, üzeri eski ve yeni birçok yazıyla bezeli, geçmişin tanığı, geleceğin yol göstericisi bir anıt. Hem bir doğa harikası hem bir efsanenin taşıyıcısı hem de içinde Türkçenin de olduğu birçok dilin belgesi. Şu andaki bilgilerimiz ışığında Kara Çoro’da kâğıda mürekkeple yazılı runik metnin yanında mürekkeple kayaya yazılan runik harfli tek yazıt olması yönünden önemlidir. Araştırmacılar yazının, sekizinci yüzyılın ikinci yarsına ait olabileceğin söyler.
Geyikli Taşlar
Estetik görüntüsü ve zengin motifleriyle dikkat çeken geyikli taşlar; inanç sisteminin izleri olan ruhların göçünü, koruyucu ruhları, ölüm ve sonrasındaki hayatı betimler. Dünyalar arasındaki geçişi kolaylaştırdığı düşünülen geyik, kutsal bir yardımcıdır. Farklı boyutlardaki taşlar üzerine genellikle kabartma olarak işlenen geyik figürlerinin yanında bazen hayvan motifleri, güneş ve ay, mitolojik semboller, geometrik desenler de bulunur. Bazılarının tarihi milattan öncesine uzanmasına ve zorlu coğrafya koşullarına rağmen bu taşların günümüze ulaşmasının en önemli sebebi granit, bazalt gibi sağlam malzemelerden yapılmış olmasıdır.
Geyikli taşlar, bu dünya ile öte dünyanın sessiz anlaşmasının bedizleridir. İnanışa göre, ölen kişinin ruhu, gökyüzüne yükselmek için geyiğin boynuzuna biner. Bu yükselişte iyi birisi ise ruhunun güneşe, kötüyse ruhunun aya gittiği düşünülür.
Öngöt Anıtları
Moğol topraklarında Türklerin bıraktığı izlerin sessiz tanıklarını izliyorum bir kez daha. Türklerin kutsal hafızasının bir başka durağı olan Öngöt Anıtlarında sessizce yükselen taşlar karşıladı beni. Her taş, bir yön, bir dua, bir dilek, ruhsal bir düzen, en önemlisi de köklü bir tarih taşıyordu. Ne anlatsam eksik kalacak.
Öngöt mezar külliyesinde mevcut bir yazıt olmadığı gibi yapılan araştırma ve incelemeler sonucunda yazılı anıta dair biz kalıntıya da rastlanmamıştır. Türk kağanlığının geleneksel anıt kompleksinin tipik örneklerinden biri olan alandaki taşların üzerinde, baklava dilimine benzeyen çizimler ve damgalar bulunmaktadır. Balbalların devam ettiği alan yaklaşık 2000 metredir.
Deve Taşı
Taşı toprağı altından daha değerli olan ve taşı toprağı anıt, yazıt diyeceğimiz bu topraklar; meraklılarını ve araştırmacıları bekliyor. Binlerce yıllık göçebe kültürün izlerini saklayan uçsuz bucaksız bozkırlardaki temee çuluu “deve taşı” adı verilen büyük taş blokları, bağlı oldukları dönemin sosyal, kültürel izlerini taşır.
Orhun Anıtları
Uçsuz bucaksız Moğolistan topraklarının sessizliği içinde, 1300 yıldır ayakta duran Bilge Kağan (735) ve Köl Tigin (732) kardeşlerin, Tonyukuk’un (720-725), Köl İç Çor’un (720’li yıllar) seslerine kulak vermek için yollardayım. Sadece Türklerin değil dünyanın da belleği olan bu kültür mirasları, bilinen en eski Türk alfabesi ile yazılmıştır.
2001 yılında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Türk işbirliği ve Kalkınma idaresi Başkanlığı’nın (TİKA), “Moğolistan’daki Türk Anıtlarını Araştırma Projesi” kapsamında yer alan Bilge Kağan Külliyesi kazı çalışmalarındaki görevimden 24 yıl sonra yeniden burada olmak söz hakkını gözyaşlarıma vermişti.
Köl Tigin ve Bilge Kağan Yazıtları
Bilge Kağan ve Köl Tigin Yazıtları, 8. yüzyılda Orhun Vadisi’nde dikilmiş olan ve Göktürklerin tarihini, kültürünü ve devlet anlayışını anlatan Orhun Yazıtları’nın iki önemli parçasıdır. Bu yazıtlar, Göktürkler’in bağımsızlık mücadelesi, devlet yönetimi ve toplum yapısı hakkında önemli bilgiler içeren hazinelerdir. Eski Türklerde, özellikle Göktürklerde kağanlık sadece güç kullanmak değil aynı zamanda bilgelik, sabır ve kararlılıktı. Türklerin bilinen en eski yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları’ndaki “Gündüz oturmadım, gece uyumadım” cümlesi bir ulusun kaderini değiştiren mücadelenin özünü simgeler. “Gündüz oturmadım” ve “gece uyumadım” ifadesi sadece fiziksel, bedensel bir durumu, duruşu değil ruhsal, içsel bir uyanıklığı da vurgular.
Azerbaycabın para birimi olan manatın arkasında Bilge Kağan Yazıtı’nın doğu yüzünden alınan metin vardır.
Tonyukuk Yazıtları
Son duraklarımdan biri, Bilge Tonyukuk Yazıtları. Türk Kağanlığının kutlu bilgesi Tonyukuk’un ağzından yazılmış sözler, Türk tarihinin, yalnızca savaşlarla değil akılla yazıldığının en büyük kanıtı. Önce bilgemi dinliyorum sonra konuşacağım. 2001 yılında Güney Koreli ve Moğol heyetiyle birlikte soğuk ve karlı bir günde yaptığımız ilk buluşmadan sonra defalarca görüşmüştük. Yine buluştuk.
Anıt; aklıyla, ileri görüşlülüğüyle, bilgi ve deneyimini doğru kullanmasıyla tarih sahnesinde var olan Göktürklerin veziri Tonyukuk’un hayatını ve dönemin olaylarını anlatır. Eski Türkçe ve Göktürk alfabesiyle yazılmış metinlerde savaşlar, diplomasi, halkın refahı ve devlet yönetimi üzerine öğütler yer alır. Diğer anıtlardan farklı olarak Tonyukuk hayatta iken kendisi tarafından dikilmiştir.
Köl İç Çor Yazıtı
Geçmişi onurlandırıp geleceğimi inşa edeceğim yerdeyim. Köl İç Çor Yazıtı, henüz tam anlamıyla arkeolojik bir koruma altına alınmamışsa da, bozkırın ortasında dimdik ayakta. Taşlara kazınmış her bir harfte gözlerim kadar yüreğim de gezindi. Her biri bir hafıza, bir haykırıştı.
İkinci Göktürk Devlet nin kuruluşunda büyük katkılar sağlamış olan İşbara Bilge Köl İç Çor adına dikilmiş olan yazıtın dikiliş tarihine dair çeşitli görüşler olmakla beraber 720'li yıllarda dikildiği tahmin edilmektedir. Etrafındaki birçok balbal ve heykelle birlikte konumlanmış bu yazıt, Ulan Batur’un 200 km kadar güneybatısında İhe Hüşötü denilen yerdedir. 29 satırdan oluşan metin, Köl İç Çor’un kahramanlıklarını anlatır. 1912 yılında W. Kotwicz tarafından bulunmuştur.
Bugut Yazıtı
Arhangay Atnag'ının Bayn Tsagaan Gol yakınlarında yer alan Bugut Dağı'nın 10 km doğusunda, 1956 yılında, Moğolistanlı Ts. Dorjsüren’in toprak altından kaplumbağa kaidesiyle birlikte bulduğu yazıt, Arhangay Aymag'ının şehir merkezindeki Çeçerleg Müzesi'nin bahçesine koyulmuştur. Çeçerleg Müzesi'nin bahçesinde açık alanda sergilenen yazıt yıpranık durumdadır. Üç yüzü Soğdca, bir yüzü Moğolca olan yazıt I. Türk Kağanlığı dönemine aittir.
* * *
Geçmişin izini sürerken kendi izimi buldum. Yazılı taşları okurken kendi yazgımı okudum. Sonsuzluğa kazınan sözlerde özümü gördüm. Tonyukuk sadece bir devlet adamı değil, Türk toplumunun ruhunun mimarıydı. Köl Tigin sadece bir tigin, tekin değil, bir halkın hafızasıydı. Bilge Kağan sadece kağan değil, kağanlığın taşa kazınan tarihiydi, Köl İç Çor sadece unvanı Tunyukuk olan değil, akıl hocası olan Işbara Bilge idi.
Bu gezi boyunca ziyaret edilen alanların çoğu Türk tarihi açısından “tören alanı” ya da “yazıt alanı” olarak adlandırılır. Moğolistan’da yer alan yazılıtaşlar; bir devlet felsefesinin, bir ulus bilincinin kayda geçirilmiş, taşa kazınmış örnekleridir. Şivet Ulan, bir ulusun yeniden doğuşunun, Orhun Anıtları, bir milletin belleğinin, Tonyukuk Yazıtı, bir aklın belgisidir. Bengütaşların birbirinden uzaklıkları, biçim ve içerik farklılıkları yaşadıkları dönemin koşullarına ve yazıt sahiplerinin konumlarına bağlıdır. Bu bağlamda Moğolistan toprakları hem bir açık hava müzesi hem de yaşayan bir tarih atlasıdır.
Dönmek mi, Kalmak mı?
Bu yolculuk bir turistin değil, bir düş görenin, iz sürenin, kökeninin peşinden gidenin yolculuğuydu. Gördüğü her taşı, her yapıyı, her nehri, her dağı, her bitkiyi, okumaya çalışan ama en çok da kendini okuyan bir hayat yolcusunun yolculuğuydu.
Terelj kampı, yorgunluk sözcüğünü içeri sokmamıştı. İçe dönüşün son durağı gibi duran bu yer, yolculuğun sonuna yaklaştığımı hatırlattı. Gün doğarken yüzüme düşen kızıllık, gece, yıldızların sükûnetine emanet edilen bozkırda görülen düşlerimin bir başka perdesiydi.
Sabahın ilk saatleriyle Ulan Batur Havalimanı’na ulaşıyorum. Bir ömür süren yolculuğum, şimdi yüreğimin en sessiz köşesinde. Sonsuz gökyüzünün eşsiz maviliği kaldı gözlerimde. Ve ben... Bugün biraz daha tamamlandım.
Kimi alışkanlıklarına, kimi bırakamadıklarına, kimi beklentilerine, kimi korkularına, kimi umutlarına tutsak bu hayatta. Bir köşede bekleyen içsel devrim, kendi zincirlerinizi fark ettiğiniz anda yakalar sizi. Artık eski kurallarla yeni bir hayat kurgulayamayacağınızı, gerçekte kim olarak kurguya devam edeceğinizi görürsünüz gökyüzünde. Önce şiddetli bir gök gürlemesi duyulur, bulutlar içini boşaltır, ağlar ağlayabildiği kadar, sonra zincirler kopar, duygular çözülür ve doğan güneşle her yer aydınlanır.
Bazen bir masalın tekerlemesinde, bazen bir şiirin en duygusal mısrasında, bazen romanın sonucunda bazen bir baca dumanında, bazen dolan gözlerinizde düşleriniz çağırır sizi. Ve bana gelen o çağrıda anladım ki, ben henüz dönmedim, dönemedim, dönmek istemiyorum. Ben, en tatlı düşün en unutulmaz sahnesinde kaldım. Başrol oyuncusu olduğum bu görselde düş de bendim gerçek de.
Akan zaman mıydı, takvim sayfası mı bilmiyorum. Şimdi yolculuğun sonuna, vedaya yaklaşıyorum. Ama rüyam devam ediyor, edecek de. Yerim, dönülmez akşamın ufku, vaktim ise geç olmuştu. Coğrafyam değişecek ama burada bir ben kalacaktı. Taşlarda yazımı, rüzgârlarda sözümü, yerde ayak izimi, gökte sevgimi bırakarak ayrılıyorum senden. Helelik.
KISA KISA
Çay sütlü, tuzlu, tereyağlı olabilir.
Araçların direksiyonu hem sağdan hem soldan.
Türk dizileri burada da seviliyor.
Günlük hayatta geleneksel giysilerle dolaşmak normaldir.
Trafik akarken önünüze at, koyun... sürüleri çıkabilir.
Moğollar oldukça sakin kişiler. Sinirlenen bir Moğol’a denk gelmek biraz çaba ister.
Vejetaryen ya da vegansanız işiniz zor.
Çadırların dış örtüsü beyaz renktedir.
Antalya, İstanbul... Moğolların da tercihleri arasındadır.
Kırsalda iseniz en yakın komşunuz kilometrelerce uzakta olabilir.
Denize kıyısı yoktur.
Her şehirlinin konargöçer, göçebe bir akrabası vardır.
Moğollar, akraba olup olmadığımızın en çok sorgulandığı halktır.
At üzerinde şarkı söylemek ata binmek kadar önemlidir.
Yoldan geçen herhangi bir özel otomobil aynı zamanda taksi olabilir.