Muhacir Kuşlar'ın Taşıdığı Mesajlar


 01 Haziran 2025

"Tematik Tahlil"

Mahir Nakip (Prof. Dr.)  Türk / Türkmen camiasında ünlü isimlerden biridir. Kendi alanı olan işletme ve ekonomi çalışmalarıyla birlikte Türkmen edebiyatına, kültürüne ciddi katkılarıyla da tanınmaktadır. Kerkük Türk Halk Müziğinin Tahlil ve Tarifi (1992), Kerkük'ün Kimliği (iki baski:2006, 2007), Kerkük Türk Halk Müziği (2009), Türkmen Gençlerle Başbaşa (2022) kitaplarıyla, İstanbul’da Kerkük Vakfı tarafından 1999'dan bir önceki yıla kadar süreli olarak çıkarılan "Kardaşlık" dergisi başta olmak üzere, değişik dergi ve fikir sitelerinde,  Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak, Türkmen kültürü ve siyaseti üzerine yayımladığı çalışmalar, bu katkılardan bir kısmı. 

Ancak son yayınladığı eser çok farklı. MUHACİR KUŞLAR adındadır. TELAFER’DEN BİYOGRAFİK hikâyeler içermektedir. Yazarın hikâye tarzında yazdığı ilk eserdir. HECE yayınevi tarafından Ekim 2024 tarihinde basılmıştır. Gerek Türkiye'de gerekse de Kerkük'te tanıtımı yapılan eseri, iletişim araçlarından ayrıntılarıyla izlerken, çok merak etmiştim. Yazarın geçen ocak ayında Kerkük'e geleceğini öğrenince, nüshamı bizzat kendisinden rica etmiştim. Beni kırmadan, Kerkük'ten imzalı olarak Bağdat'a göndermişti. Bu vesileyle kendisine sonsuz teşekkürlerimi bildirir ve Türkmen kültür hazinesine böylesi nadide bir eser kazandırmasından dolayı, ayrıca, içten ve içtenlikle tebrik ederim. 

Evet, eser nadide bir eserdir. Eline alarak okumaya başladın mı, gözyaşların bazen sicim sicim aksa da, bırakmak istemezsin. Yazarın çekici üslubu bir yandan, söz konusu edilen hikâyelerin dramatik yönleri öte yandan, deli bir sel gibi alır, dalgalarına bürür, götürür seni.  

Eserde 9 hikâye vardır. Her hikâye bizi, derin bir insanlık dramıyla yüzleştirmektedir. Geleneksel yaşamlarını normal bir şekilde sürdüren masum Telaferli kardeşlerimizin, El-Kaide ve DAEŞ gibi terör örgütlerinin saldırılarına uğrarken, nasıl bir telaşa düştüklerini, ne gibi çileler çektiklerini, ne gibi çaresizliklerle karşı karşıya kaldıklarını ve yerlerini, yurtlarını terk ederek göç yollarında kendilerini kadere teslim ettiklerini, dokunaklı bir anlatı çerçevesi içerisinde sumaktadır.

Hikâyeler, yazarın anlattığına göre, olayları yaşayanların ağzından alınmıştır. Fakat, temel gerçeklerin dışına fazlaca çıkmadan, her satırda okuyucuyu çarpan edebi ve ince dokunuşlarla kaleme alınmıştır.

Hikâyelerde anlatılan olaylar topluca (ailece, aşiretçe…) yaşandığı için, her biri kalabalık bir kadro içermektedir. Bunlar arasında babalar, anneler, çocuklar, yaşlı dedeler, bitkin nineler de vardır. Değişik karakterlere sahiptirler. Kimisi kararlı, dirençli, metanetli, duygularını bastıran, sorumlulukla davranan; kimisi içine kapanık, sert, en basit bir olay karşısında öfkelenen; kimisi yardımcı, misafirperver, insanlığını korumuş; kimisi ise kıskanç, çıkarcı veya tam vicdansız… 

Hikâyelerdeki karakterler, hikâyelere çok farklı boyutlar kazandırmaktadır. Göç sırasında, her birinin ayrı bir rolü oluyor, ayrı bir hayat kavramını temsil ediyor.

Mekân ve zaman ise, sadece bir arka plan değil, karakterlerin iç dünyasını şekillendiren aktif unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Coğrafyanın zalimliği, zamanın acımasızca akışı, göçün yalnız fiziksel değil, ruhsal bir yıkım olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. Göç yolculukları, engellerle dolu zor yolculuklar olduğu için, hikâyeler de ayrıntılı ve uzun olmuştur. Hatta bir kısmı "kısa roman"  formunda tasnif edilebilecek niteliktedir. .  

Eserin genel amacı, kuşkusuz ki, Telafer Türkmenlerinin yaşadığı zulümleri, kıyımları kayda almakla birlikte dünyaya duyurmak ve insanlarda, insanlığa yakışır bir bilinç uyandırmaktır. Bunun yanında, her hikâye, alt yapısında bir veya birkaç mesaj taşımaktadır. Bu mesajlara tanık olmak için, önceden hikâyelerin özetlerine göz atmamız gerekir:

1. Aslı Kundak: Bu hikâyede ana karakter ailenin babası Samet'tir. Samet, Telafer’den DAEŞ tehdidi nedeniyle, babası, annesi, eşi, kız çocuklarından oluşan büyük ailesiyle birlikte kaçmak zorunda kalır. Haseke üzerinden Türkiye’ye ulaşmaya çalışırlar, ancak şehirdeki tehlikeli durum ve milislerin baskısı nedeniyle rotalarını değiştirip Cerablus’a yönelirler. Bu yolculukta Balaban köyünde bir imamla tanışırlar. Geçici olarak orada kalırlar. Sınırı geçmek için bir kaçakçıyla anlaşırlar. Zorlu, soğuk, mayınlı arazilerde, geceleri yürüyerek sınırı geçmeye çalışırlar. Yolda Samet’in eşi doğum yapar ve oğlunu dünyaya getirir. Ancak kaçakçı bebeğin yolculuk için riskli olduğunu söyleyerek, geride bırakılmasını ister. Aile çok zor bir karar verir. Anne bebeği götürür bir ağacın altına bırakır. Yıllar sonra Türkiye’ye yerleşen aile, geçmişin izlerini taşır. Bir gece, Samet’in eşi kocasına bebek ile ilgili bir sırrı açıklar: Bebeği gerçekten terk etmemiş, kundakta bir dala bağlayıp asarak Allah’a emanet etmiştir.

Hikâyede Samet her ne kadar sorumluluk sahibi, zor zamanlarda kararlı ve dirençli bir kişi olarak öne çıksa da eşi, bir o kadar metanetli, güçlü ve fedakâr bir anne karakterini temsil etmektedir. Ağır koşullarda doğum yapacak kadar cesur, ailesini güvenli bir yere yetiştirmek için, yeni doğan çocuğunu feda edecek kadar ödün vermeye hazır. Onu, yolda bırakmak zorunda kalır. Fakat, yine de bu işi umursamazlıkla yapmaz. Zaten şefkatli, rikkatli kalbi buna izin veremez. Bir ağacın sağlam dalına asarak, Allah'a şu duayla emanet eder: "Allah'ım nasıl ki Yunus'u balığın karnında, Yusuf'u da kuyuda yaşattıysan, yavrumu da öyle yaşatmanı diliyorum senden." Hikâyede anne, sabır, iman, sessiz isyan gibi kavramları temsil etmektedir. 

2. Şiiriyle Yaşayan Şair, Vaad Havdi: Bu hikâyede yazar, diğerlerinin tersine, olayı yaşayanları kendi adlarıyla kayda almaktadır. Hikâyenin baş karakteri Telaferli şair Mikdad Havdi ve oğlu Vaad'dir. Hikâye, 1991'de, Mikdad Havdi'nin Saddam döneminde, yoksulluk ve zulüm üzerine yazdığı bir şiir nedeniyle işten atılmasıyla başlamaktadır. Baskı süreci, onu ailesiyle birlikte Ali Hasan Ağa köyüne sürgün eder. Burada bir oğlu olur. Adını Vaad koyar. Büyür, şiire meyleder. Babanın uyarılarına rağmen vazgeçemez. Doğuştan şairdir, genç yaşta şiir yazmaya başlar. 2005’te Telafer’e dönerler, ama ABD işgali ve El-Kaide’nin bölgeyi üs olarak seçmesiyle şehir yıkıma uğrar. Aile Musul’a, ardından Suriye’ye göç eder. Suriye’de, Azez kasabasında zorlu günler geçirirler. Vaad, tesadüfen tanıştığı "Çulsuz Ahmet" sayesinde Türkiye’ye geçme fırsatı bulur. Ailesiyle Adana’ya yerleşir; burada şiir yeteneği gelişir. Halk şairleriyle tanışır. Türk kültürüne ve tasavvufa ilgi duyar. Zamanla Ankara’ya taşınır. Şiirle daha da iç içe olur. Edebi çevresi genişler. Sosyal medya aracılığıyla ünü artar. Sonunda Türkmen kimliği, Telafer özlemi ve şiire olan aşkı ile olgunlaşmış bir halk şairi olur.

Hikâye, Mikdad ve oğlu Vaad tarafından yazılan şiirler içermektedir. Şiirler hikâyeye, hem karakterlerin ruh hâllerini yansıtmak, hem de anlatıya epik ve lirik bir boyut kazandırmaktadır. Şiirler bu amaçla hikâyeye alınmıştır. Hikâyenin genellikle biyografik yanı, kurgu tarafına göre, daha ağır bassa da göçmenlik sırasında yaşanan çilelerden ince kesitler vermek ihmal edilmemiştir. Hikâyede Vaad, her şeye rağmen, insanın kendini yetiştirmesinin mümkün olduğunu temsil etmekte ve örnek olarak gösterilen şiirleriyle, şiirin bir lüks değil, baskı altındaki insanlar için nefes alma biçimi olduğunu da vurgulamaktadır. Siyasi şiddetin gölgesinde bile bir kimlik aracı, bir direniş vesilesidir. En azından güç verir, umut verir. Oysa babanın şiir yüzünden işten atılması, sanatın, ifade özgürlüğü açısından ne kadar önemli olduğuna ve bazen bedelinin ağır ödenebileceğine bir işarettir.  

3. İki Elti: Bu hikâye, iki kadının —Selime ve Necibe'nin— farklı karakterleri üzerinden, toplumunun yaşadığı sosyal ve siyasal çalkantılara ışık tutmaktadır.

Necibe, kindar, gaddar ve bencil bir kadındır. Kocası Veli'nin uysallığı, onun kötü karakterini bastıramaz. 1980’de Irak-İran savaşı sırasında Veli askere çağrılır ve Necibe'nin kötü karakteri daha da açığa çıkar. Musul'a taşındıktan sonra oğulları, özellikle Yasin, ilkesiz ve ahlaksız birine dönüşür. Veli 2006’da gizemli bir şekilde ölür. Çevre bu ölümü Necibe'nin veya Yasin’in planladığını düşünür. Veli’nin kardeşi Abdurrahman ise Selime ile evlidir. İki ayrı mezhebe mensupturlar. Türkiye'ye kaçmak isteyen Abdurrahman, siyasi nedenlerle yakalanır, işkence görür ve yıllarca hapiste kalır. Bu süre boyunca Selime çocuklarına bakar, kocasını ziyaret eder ve büyük bir sabırla hayatını sürdürür. Saddam’ın devrilmesiyle kocası serbest bırakılır. Ama psikolojik olarak çökmüştür: 2014’te Telafer, DAEŞ tarafından işgal edilir. Abdurrahman ailesini korumak için çırpınır ama sonunda DAEŞ tarafından tutuklanır. Ailesi kaçarken, Abdurrahman'ın yeri bilinmez hale gelir. Nail (Abdurrahman'ın oğlu), ailesini kurtarır. Bir gün DAEŞ yanlısı kuzenleri Yasin ve Necibe'nin evinden gelen bir telefonla Abdurrahman’ın esir alındığı anlaşılır. Daha sonra ondan hiçbir haber alınamaz. Öldüğü düşünülür. DAEŞ yenilince aile Telafer'e geri döner. Yıkıntılar arasında hayata tutunmaya çalışır. Necibe ve Yasin rezil halde Türkiye’ye kaçarlar. Yıllar sonra Selime Ankara’ya giderken havaalanında Necibe ile karşılaşır. Aralarında geçen son bir konuşmada Selime, eşinin akıbetiyle ilgili acısı ve öfkesini dile getirir: “Zalimle mazlum bir olmaz!” der ve Necibe’yi Allah’a havale eder.

Bu hikâyede Selime yaşadığı tüm acılara rağmen dimdik ayakta durma, sonuna kadar sabretme, çocuklarını en iyi şekilde büyütme, eşine sadık kalma gibi özellikleriyle örnek bir kadın olarak gösterilmektedir. Hikâye, ahlakın, vicdanın, inancın, insanlar için ne kadar güçlü bir kalkan olduğuna dikkatleri çekmekte, gerçek kahramanlıkların silahla değil, yürekle sağlandığına vurgu yapmaktadır. Necibe ve oğlu Yasin gibi kötülüğe hizmet edenlerin, bir dönem güçlü gibi görünseler de sonunda itibarsız, utanç içinde bir hayatla baş başa kalacaklarını göstermektedir. Hikâye ayrıca, savaşın en büyük yükünü kadınların taşıdığını hatırlatmaktadır. Kadınların görünmeyen kahramanlıkları vardır. Abdurrahman ve Selime’nin farklı mezheplerden olmalarına rağmen güçlü bir aile kurmaları, mezhep ayrımının değil, insanlığın ve sevginin esas olduğunu duyurmaktadır. Hikâyede Abdurrahman’ın iyi niyeti, yengesi Necibe tarafından istismar ediliyor. Bu da "İyiliğin bile bir sınırı olmalı." sözünü hatıra getiriyor. Körü körüne güven, bazen felakete dönüşebilir. 

Hikâye boyunca Selime ile Necibe karşıt karakterler olarak karşımıza çıkmaktadır. Selime iyiliğin, güzelliğin, fedakârlığın sembolüdür. Ailesine bağlı, eşine vefalıdır. Terörle çatışma sıralarında direnişçilere yemek taşır. Yaralıları tımar eder. Bu yüzden "Zeynep Ana" namıyla anılır. Buna karşı Necibe, kötülüğün, iki yüzlülük ve bencilliğin kök saldığı bir tiptir. Eşini ihmal eder, ölümüne bile sebep olduğu söylenir. Ahlaka, geleneğe aykırı davranan çocuklar yetiştirir. Yalana, nifaka hazır. Çıkarına göre tutumunu değiştirir. Terörle yardımlaşır. Selime gibi, doğru dürüst olanları sevmez. "Zalimle mazlum bir olmaz." gibi sözlerle karşılaştığı zaman, ardına bakmadan bırakıp kaçar. Bu cümle hikâyenin temel ahlaki çıkarımıdır. 

4. Derdi Dost Edinen Dede: Bu Hikâye Musul'un Telafer ilçesine bağlı Gerger adında bir Türkmen köyünde başlamaktadır. Köy halkı tarım ile uğraşarak, huzurlu bir yaşam sürdürmektedir. Ancak, 2014 yılında DAEŞ'ın bölgeyi işgal etmesiyle her şey değişir. Köyün yaşlılarından Settar, ailesini korumak için endişelenir. Geçmişte El-Kaide tarafından oğlu Yunus'un öldürülmesi gibi acılar yaşamıştır. Şimdi DAEŞ'ın tehdidi altındadır. DAEŞ köye girince baskılar artar: Kadınların sokağa çıkması yasaklanır. Erkeklerin sakal bırakması zorunlu kılınır. Evlere el konulur. Settar ve ailesi, köyde kalamayacaklarını anlayarak Suriye üzerinden Türkiye'ye kaçmaya karar verirler. Arazilerini ve evlerini satarak yola çıkarlar. Yolculuk sırasında birçok zorlukla karşılaşırlar: Arabaları yanar. Torunlarından biri hastalanır ve DAEŞ militanları tarafından engellenirler. Bir torunlarını kaybederler, diğeri yaralanır. Rakka'da DAEŞ'ın kontrolündeki hastanelerde tedavi görmeye çalışırken, ailenin bir kısmı ayrı düşer. Büyük oğulları Suayip, bir trafik kazasında ölür. Sonunda, Mehmet adında bir Türk’ün,  (galiba istihbaratta çalışan biri) yardımıyla Türkiye sınırına ulaşırlar. Askerler tarafından karşılanır ve güvenli bir şekilde Türkiye'ye geçerler. Aile, Ankara'ya yerleşir. Ancak, Settar'ın çilesi bitmez: Suriye'de tutuklu olan oğlu Sakıp, daha sonra aileye katılır. Bir süre sonra, hapishanede kapmış olduğu bir hastalıktan ölür. Böylece bütün torunlar Settar'ın üzerine kalır. Günden güne beli bükülür, kamburu çıkar, göz çukurları derinleşir ama hayat mücadelesine devam eder. En önemli hedefi artık, torunlarını sevindirmek ve yetiştirmektir.

Hikâye, diğerleri gibi, savaşın sıradan insanların hayatını nasıl altüst ettiğini, aileleri parçaladığını ve insanları yersiz yurtsuz bıraktığını hatırlattığı gibi terör örgütlerinin yaptıkları zulmün, sadece maddi değil psikolojik yıkıma da yol açtığını anlatmaktadır. Settar, tüm zorluklara rağmen ailesini bir arada tutmaya çalışmaktadır. Aile fertleri birbirine destek olur ancak savaş koşulları onları yine de parçalar. Bu hikayede; ailenin, toplumun temelini oluşturduğu vurgulanır. Hikâye, göç yolculuğunun ne kadar tehlikeli ve belirsiz olduğunu, insanların kaçakçıların insafsızlığına kaldıklarını ve yabancı topraklarda kimsesizliğin her yerde hissedildiğini göstermektedir. Settar, tüm kayıplarına rağmen hayata tutunur. Türkiye'ye ulaşmaları, bir umut ışığıdır. Bu, insanın en zor anlarda bile umudunu yitirmemesi gerektiğini hatırlatır. Mehmet adındaki karakter, zor durumlarda insanların yoluna kaderin mert ve kurtarıcı kişiler koyabileceğini simgeler. Hikâye, insanlığın ve dayanışmanın önemini vurgular. Settar'ın oğullarının veya torunlarının hastalanması, ölmesi veya sakat kalması, savaşın en çok çocukları vurduğunu gösterir. Bu, savaşların devam etmesiyle gelecek nesillerin nasıl etkilenebileceğine dair çarpıcı bir mesajdır. Hikâye, savaşın insanî boyutunu, aile ve dayanışmanın önemini, umudun hayatta kalma mücadelesindeki rolünü etkileyici bir şekilde aktarır, barışın değerini hatırlatır.

 

5. Muhacir Bektaşi Olunca: Bu hikâyede baş karakter Kemal'dir. Kemal Irak-İran savaşı sırasında zorunlu askerlik yapan bir Telaferli Türkmen'dir. Bektaşilik inancına sahiptir. Henüz 23 yaşındadır. Yeni evlidir. Üç yaşında engelli bir kızı vardır. Askerlik sırasında savaşın acımasızlıklarına tanık olur ve firar ederek hayatta kalmaya çalışır. Yakalanıp idam cezası alır. Ancak infaz sırasında, tanıdığı bir Musullu Arap asker arkadaşının yardımıyla kurtulur. Telafer'e ulaşmak için zorlu bir yolculuk geçirir, Erbil'den sonra şebeklerin çoğunluk oluşturduğu bir köye sığınır. Şebekli bir Bektaşi dede ile tanışır. Onun maddi yardımıyla ailesine kavuşur.  Engelli kızının öldüğünü öğrenir. Şok olur. Daha sonra firarilere çıkarılan bir af kararıyla özgürlüğüne kavuşur. Geçimini, düğünlerde saz çalarak kazanmaya başlar. Sonra bırakır. İnşaatlarda sıvacılık yapar, ancak sazını elden düşürmez. Bektaşi ve yaren meclislerinde, Telafer'in ünlü şairlerinden şiirler okuyarak çalmaya devam eder.  

Yıllar sonra DAEŞ'in, Telafer'i işgaliyle birlikte Kemal ve diğer Türkmenler göç etmek zorunda kalır. Açlık, ölüm ve acılarla dolu, zorlu bir yolculuk başlar. Yolculuk, Peşmerge tarafından birkaç defa engellenir. Kemal, yolculuk sırasında tanıştığı bir ailenin yeni doğan bebeği ve annesinin hayatını kurtarmaya çalışır. Doğan bebek (Bektaşi adında) bir gün sonra ölür. Yine yolculuk sırasında, kamyonda, diğer bir kadın doğum yapar. Doğan bebek kızdır (Adını Hacer koyarlar.) ancak anne ölür. Yetim kalan kız çocuk, bütün göçmenlerin huzurunda, Kemal tarafından Bektaşî'nin annesi Fatma'ya emanet edilir. 

Kemal, en son Necef'e yerleşir ve Hz. Ali'nin türbesini ziyaret ederek geçmişte ettiği bir duayı yerine getirir. Artık Necef ile Telafer arasında bir hayat sürer. İnancı ve mücadelesiyle ayakta kalmaya devam eder. 

Hikâye, Kemal'in yaşadığı olaylar üzerinden, savaşın yıktığı hayatların içinde inanç, dayanışma ve insanlığın nasıl yeniden boy gösterdiğini anlatmakta ve Kemal ile diğer karakterleri, acıyla yoğrulmuş, fakat pes etmemiş bir direnişin simgesi olarak karşımıza çıkarmaktadır. Kemal'in askerlik yılları, Saddam rejiminin cellatlığı ve sonrasında DAEŞ'in, Telafer'i işgali etmesi, savaşın, siyasi hesapların ötesinde bir insanlık dramı olduğunu vurgular. Kemal'in yolda tanıştığı Bektaşi dede, geleneksel Alevi-Bektaşi kültürünün bilgeliğini yansıtır. Peşmergelerin göçmenlere yardım etmek yerine, DAEŞ ile işbirliği yapar gibi, onları engellemeleri, siyasi çıkarların iki yüzlülüğünü temsil eder. Kemal'e "Sana bir can borcum var." dedirten Musullu Arap asker, insanlığın, her türlü baskıya rağmen, kendini gösterebileceğini vurgular. Yolda doğan yetim kız çocuğun adının, Hazreti İsmail'in annesine atfen Hacer olarak koyulması, göç acımasızlıklarının tarihte de yaşandığına bir göndermedir. Kemal’in gerek ölüm gerekse de en zor zamanlarında Bektaşi inancına, Ali sevgisine ve insanlık idealine sığınması, dinin bir sığınak değil aynı zamanda bir direnç noktası olduğunu hatırlatır. Kemal’in sazı, söylediği şiir ve ağıtlar, sadece bir sanat eseri değil aynı zamanda da hafıza ve kimlik aracıdır. Müzik ve şiir, bu hikâyede susturulmaya çalışılan bir halkın haykırışıdır. Kemal'in infazdan kurtuluşu, adaletin bir gün tecelli edeceğine dair umudu simgeler. Baskı altında zorunlu askere alınmasına rağmen kimseye kin, garaz taşımaması, merhamet gibi insanî duygulardan kopmaması, insanlıkta her zaman bulunması gereken niteliklere işarettir. Yeni doğan yetim Bektaşi'nin, çocuğunu doğum sırasında kaybeden bir anneye teslim edilmesi, en çetin durumlarda bile dengeli düşünülmesinin güzel bir örneğidir. Çocuğun adını, Kemal'in önerisiyle, Bektaşî koymakta da bir anlam vardır. İnsana her zaman, inandığı geleneklerin hâkim olduğunu göstermektedir.

 

6. Hicret O Kadar Acı ki: Bu hikâye, Şeyma adında bir kadının hayat serüveni etrafında şekillenmektedir. Şeyma DAEŞ'in kontrolündeki Telafer'de yaşayan genç bir kadındır. Kocası Kudret, DAEŞ tarafından öldürülmüş ve isimsiz bir mezara defnedilmiştir. DAEŞ'in baskısı altında hayat dayanılmaz hale gelince Şeyma, dört çocuğuyla birlikte Türkiye'ye kaçmaya karar verir. Kocasının mezarına son bir kez giderek onunla vedalaşır ve çocuklarının geleceği için hicret etmek zorunda olduğunu söyler. Kaçış yolculuğu son derece zorlu geçer. Suriyeli bir kaçakçının rehberliğinde kâh yürüyerek kâh derme çatma araçlarla, hatta bazen su tanklarında ilerleyerek geçer. Yolda DAEŞ, PKK ve Suriye askerlerinden sakınmak zorunda kalırlar. Rus askerlerinin saldırısına uğrarlar. Açlık, susuzluk ve hastalıkla mücadele ederler. Kırk üç gün süren bu meşakkatli yolculuktan sonra Antakya'ya ulaşırlar ve bir mülteci kampına yerleştirilirler. Kampta bir süre kaldıktan sonra, Ankara'da yaşayan babası ve kardeşinin yanına taşınır. Geçim sıkıntısı nedeniyle çalışmak zorunda kalır ve tekerlekli sandalyeye mahkûm yaşlı bir kadın olan Safizer Hanım'a bakmaya başlar. Aralarında derin bir dostluk oluşur. Safizer Hanım, Şeyma'nın acılarını paylaşır, ona destek olur. Şeyma, kocasının nasıl öldürüldüğünü anlatır: Kudret, Irak Türkmen Cephesi üyesi olduğu için DAEŞ tarafından işkenceyle öldürülmüştür. Yıllar sonra DAEŞ Telafer'den çıkarılınca Şeyma, kocasının mezarını yaptırmak için memleketine döner. Ancak mezarlık DAEŞ tarafından yerle bir edilmiştir. Bir çöp yığınına dönüşmüştür. 

Bu hikâye de, diğerleri gibi, her şeyden önce, savaş mağdurlarının hazin seslerini duyurmaktadır. Şeyma’nın dramı, yalnızca bir kişinin değil, milyonlarca mültecinin yaşadığı acıları temsil etmektedir. Ancak alt metninde, insan ruhunun yıkıma karşı ayakta kalma gücüne sahip olduğu vurgulanmaktadır. Hikâyede DAEŞ tarafından Şeyma'nın eşi Kudret gibi yüzlerce masum insanın acımasızca öldürülmesi ve mezarlarının yok edilmesi terörün, hiçbir dine, hiçbir ahlaki ilkeye mensup olmadığını tekrar gözler önüne sermektedir. Tankta mahsur kalan insanların "ne olacaksa olsun" noktasına gelmesi, şiddetin bazen insanları umutsuzluğa sürüklediğini gösterir. "Gurbet" değil, "Hicret o kadar acı ki…" sözü, kimlikten, vatandan kopmanın derin ıstırabını ifade eder. Şeyma, savaş mağduru kadınların direncini ve annelik içgüdüsünün her zaman dirlikte olduğunu simgeler. Göçe karar verirken, eşi Kudret'in mezarını ziyaret ederek, ondan izin istemesi, ne kader vefalı olduğunu gösterir. Dul bir kadın olarak çalışmasına, ailesi tarafından ilk başta izin verilmemesi, törelerin kadınları nasıl kısıtladığını gösterir. Yanında çalışmaya başladığı Safizer Hanım, Şeyma’ya hem anne şefkati gösterir, hem de onun acılarını unutturmaya, hayata bağlamaya çalışır. Bu, insan ilişkilerinin iyileştirici, yapıcı gücünü simgeler. Şeyma'nın, Safizer Hanım yoluyla Türkiye Türkçesini öğrenmesi, geçmişiyle yüzleşirken, yeni bir kimlik inşa etme çabasını yansıtır. Her zaman Kur’an okuma isteği ise, acılar karşısında, dinin, inancın manevi bir sığınak olduğunu gösterir. Kudret’in mezarını görmek için büyüklerine karşı çıkması, kadınların geleneksel toplumda bile iradelerini ortaya koyabileceğini kanıtlar. Hikâye, okuyucuya "Hicret neden bu kadar acı?" sorusuyla, "hicret" ile "gurbet"in ayrı şeyler olduğunu ima eder.   

 7. Zümrüt Gözlü Kız: Bu hikâye, Ankara’daki Irak Başkonsolosluğunda üç çocuğun bekleyişiyle başlar. Bu çocuklardan biri Gül adında, zümrüt gözlü genç bir kızdır. Yanında kendisinden küçük iki erkek kardeşi vardır: İsmail ve Veysel.  Türk iş adamı Öcal, onların perişan hâlinden etkilenir ve dolaylı olarak yardım etmeye karar verir. Bir süre sonra onları, Habur Sınır Kapısı’nı eşiyle geçerken tekrar görür ve Musul’a kadar arabasıyla götürür. Yolda Gül, ailesinin çileli geçmişini anlatır: Babası Telafer Emniyet Müdürü’nün şoförüyken El-Kaide tarafından öldürülmüştür. Annesi de aynı saldırıda hayatını kaybetmiştir. Kardeşleriyle birlikte uzun süre öksüzler yurdunda kalmışlardır. 2014’te DAEŞ’in, Musul’u ele geçirmesiyle yeni acılar yaşamış, Telafer'den çıkarılmışlardır. Bombalamalardan kurtulmuşlar ama bir günde ailesinden yedi ölü ve beş yaralı vermişler. Türkiye’ye kaçak yollarla giriş yapmışlar, Ankara’da çok zor şartlarda yaşamışlardır. Gül, çaresizlik içinde evlendirildiği Musullu eşi tarafından terk edilmiş ve çocuğu zorla elinden alınmıştır. Hikâye, kardeşlerin yerlerine yurtlarına vardıktan sonra, Öcal'ın yardımıyla birbirine sarılarak yeni bir hayat kurmaya gayret etmeleriyle son bulur.

Hikâyede, çocuk yaşta acılara maruz kalan Gül, İsmail ve Veysel’in yaşam mücadelesi merkez alınmaktadır. Ailelerini kaybetmeleri, öksüzler yurdunda, sürekli bir belirsizlik içinde kıvranmaları, hikâyenin etkileyici yanını oluşturmakla birlikte savaş nedeniyle çocukların, insan hayatının en güzel evresi sayılan çocukluklarını da yaşamadıklarına bir işarettir. Gül’ün küçük yaşta evlendirilmesi, eşinden şiddet görmesi, çocuğunun elinden alınması ve kimliksizliğe mahkûm edilmesi; kadınların savaş ortamlarında nasıl çaresiz kaldıklarını güçlü bir şekilde yansıtır. Gül’ün zümrüt gözleri, bir yandan masumiyetin ve iç güzelliğin sembolü, diğer yandan dünyanın umut dolu renkli taraflarının, bütün zorluklara rağmen, devam ettiğinin vurgusudur. Uzun bir süre, kardeşleriyle geçmişe dönmek ile geleceğe tutunmak gibi arada kalmışlık durumu yaşasalar da, sonunda kendilerini Öcal'ın maddi ve manevi desteğiyle kurtarabilirler. Hikâyede Öcal karakteri, iyiliğin sembolüdür. Yardım etmekten kaçınmayan, empati kuran bu karakter, toplumun vicdanını temsil eder. Gül’ün çocuğunu kaybetmesi ve ona duyduğu özlem, geçmişe, aidiyete duyulan özlemi ortaya koyar. İsmail ve Veysel karakterleri, yaşıtlarına göre, yaşadıkları şartların etkisiyle, çok daha erken büyümek zorunda kalan çocukları hatırlatır. Tüm bu karanlık tabloya rağmen, üç kardeşin birbirine sarılarak hayata yeniden atılmaları, umudun kaybedilmemesinin altını çizer.

8. Lübnan'dan Erbil'e: Erkan, askerliğini bitirdikten sonra, Musul'da çalışan Telaferli bir Türkmen genci olarak, 2004 yılında ABD askerlerinin şehre girmesi ve El-Kaide militanlarıyla çatışmaların başlamasıyla zor günler yaşar. Yaşanan şiddet ve kaos nedeniyle 2005 yılında eşini ve kız çocuklarını Telafer'de bırakarak polis kardeşi Hüseyin ile Suriye'ye kaçarlar. Buradan, iş bulma umuduyla, Şam'a geçerler. Başarılı olamazlar. Kardeşi dönmeye karar verir. Kendisi Lübnan'a kaçak olarak girer. Bu yüzden hapse atılır. Hapisteyken tanıştığı Iraklılarla bir grup oluşturur ve büyük bir isyan hareketi başlatır. İsyan şiddetle yatıştırılır. Erkan hücre hapsine çarptırılır. Daha sonra Kızılhaç yardımıyla, uluslararası bir kimlik edinir ve Irak'ın eski başbakanı Ayad Allavi'nin aracılığıyla, tüm Iraklı tutuklularla birlikte ülkeye döner. Telafer'e vardığında şehrin durumunun daha da kötüleştiğini görür. Bir süre sonra, Türkiye'ye kaçar. Mersin'de inşaat işçisi olarak çalışmaya başlar. Bir gün sahilde büyük miktarda para içeren bir çanta bulur. Parayı sahibine iade eder. Bu dürüstlüğünden dolayı, paranın sahibine ait nakliyat şirketinde işe alınır ve zamanla Erbil'de şube müdürü olur. Ancak, aynı şirkette çalışan İbrahim adlı birinin yaptığı yolsuzlukları yüzünden işini kaybeder. Yine Telafer'e dönmek zorunda kalır. Telafer'de DAEŞ'in yükselişiyle birlikte, yeniden zor günler geçirir. Suriye'nin Rakka şehrine gider ve burada DAEŞ'in vahşetine bir kez daha tanık olur. Daha sonra Cerablus'a geçer ve Türk yetkililerin yardımıyla Kızılay'da çalışmaya başlar. Bu süreçte, Fuat Amca’nın gözetimiyle DAEŞ'in içine sızarak bilgi toplar. Ancak kimliği açığa çıkınca kaçar. Fuat Amca'nın kızı Safiye ile evlenir. Türkiye'ye yerleşir. Yardım kuruluşlarından destek görür. Telefar'deki eski eşi Kamile ile telefonda görüşür. Bu arada beş kızından ikisi Telafer'de evlenir. Kamile ne zamana kadar böyle ayrı kalacaklarını sorgular. Erkan, büyük bir bunalım yaşamaya başlar. Derdini, ailesine arada bir yardım getiren Kerküklü Müzeyyen Abla’ya açar. Ablanın öğüt ve yardımıyla Kamile ve üç kız çocuğunu Ankara'ya getirir. İki eşi, iki eşinden beş çocuk ile daha sonra dünyaya gelen oğlu Nadir, şu ana kadar Ankara'da birlikte, mütevazı bir hayat sürdürmektedirler. 

Özetten de anlaşıldığı gibi hikâyenin merkezinde Telaferli Erkan adında biri vardır. İstikrarsızlık, güvensizlik ve savaş yüzünden Telafer'den Suriye'ye, Suriye'den Lübnan'a, oradan Türkiye'ye kaçar. Vardığı her yerde kimlik, kimsesizlik sıkıntısı yaşar. Yasal sorunlarla karşılaşır. Bu da, işgalci ve teröristlerin vahşetinden kaçanların, her zaman kurtulma imkânı olmadığı anlamına gelmediğini gösterir. Kaçış, bazen çare değildir. Hikâyede Erkan, ahlaki değerlerini korumaya çalışan bir karakterdir. Bulduğu parayı, paraya ne kadar ihtiyacı olsa da sahibine iade etmesi, buna bir örnektir. Ancak aynı dürüstlüğü gösterenlerin yanında, İbrahim gibi emanete ihanet edenler de vardır. Bu, savaş ve kaos ortamında insanların nasıl farklı yollara sapabileceğini gösterir. Erkan'ın sürgün hayatı, onu yeni bir aile kurmaya, Safiye ile evlenmeye zorlar. Ancak eski eşi ve kızlarını unutamaz. Sonunda, iki aileyi bir araya getirme çabası, savaşın parçaladığı hayatları birleştirme mücadelesi olarak okunabilir. Müzeyyen Abla'nın bu konuda büyük rolü olur. Müzeyyen Abla karakteri, tecrübeli insanlardan ne kadar yararlanma imkânı sağlanabileceğini gösterir.  Ayrıca, zor durum geçirenlerin hayatını düzene sokmak konusunda, yardım kuruluşlarının rollerini vurgular. Erkan'ın birinci eşinin, ikinciyi itiraz etmeden kabullenmesi ve Ankara'ya giderek aynı evde birlikte yaşaması, hayatın huzur içende geçmesi için anlayış göstermenin gerekliliğini hatırlatır.  Hikâyenin sonunda, yedi kızdan sonra Erkan'ın Nadir adında bir erkek çocuğunun dünyaya gelmesi, hasretin, en son anlarda da olsa giderilebilir olduğunu göstermektedir. Umut her zaman kaimdir. Umuda bağlananlar yenik düşmez.

9. Üç Kurbanlık Kuzu: Bu hikâye Irak Türkmenlerinin varlık mücadelesiyle yakından ilgilenen Türk medyacı Güngör'ü tanıtmak ile başlar. Güngör, Irak'ın Telafer şehrinde DAEŞ'in yaptığı tahribata ve Türkmen ailelerinin yaşadığı trajedilere tanık olmak için bölgeye gider. Asıl amacı DAEŞ'in kaçırdığı Türkmen kızlarının akıbetini araştırmaktır. Yanında Cafer adında Telaferli bir rehber vardır. Sadık adında bir amcayla tanışır. Sadık Amca beş kız ve üç oğlan babasıdır. Ancak bunlardan yalnız üçü kalmıştır. Oğlanlardan ikisi mukavemet sırasında şehit olmuş, kızlardan üçü, Gülcin, Gülizar, Gülcemal DAEŞ tarafından "sabaya" olarak alınmış, kaçırılmıştır. Güngör, kızların yaşadıkları olaylar hakkında detaylı sorular sormaktan çekinir. Cafer tembih etmiştir. Çünkü, Telaferlilerde namus ve aile meseleleri son derece hassastır. Gizli tarafları yabancılara anlatılmaz. Güngör fazlaca bilgi edinmeden Türkiye'ye döner. Aradan zaman geçer, Sadık Amca vefat eder. Cafer, bir gün İstanbul'da Güngör’ü arar ve ulaşır. Gülcemal'in kardeşi Hamza'ya Arapça bir mektup yazdığını bildirir. Mektubun kopyasını çekmiştir. Ona gösterir. Mektupta Gülcemal DAEŞ'in esaretindeyken çektiği çileleri özetle şu şekilde anlatmaktadır: Kaçırıldıktan sonra, bir militan tarafından seçilerek Musul’a götürülmüştür. Ablalarıyla birlikte çeşitli işkencelere maruz kalmışlar. Ablası Gülçin intihar etmiştir, Gülizar bir bombalamada ölmüştür. Kendisi ise defalarca el değiştirdikten sonra, sadist bir militanın eline düşmüştür. Dayanamayarak intihar etmiştir. Mektubu yazdıktan sonra, yine Telaferli sabaya olarak alınan bir komşu kızına emanet etmiştir ve sonunda kardeşi Hamza’ya ulaşmıştır..

Hikâyede ana karakter Gülcemal'dir. Gülcemal'in mektubunda zorla kaçırılma, alçakça muamele görme, insafsızca şiddete, tecavüze uğrama gibi insanlık dışı davranışlara yer verilmektedir. DAEŞ'in kadına karşı gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Kadın sadece bir bedendir, bir metadır. Diğer maddi nesneler gibi ganimet olarak alınır, sabaya olarak götürülür, hediye olarak bahşedilir ve erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılır. Hikâye öte yandan, Türkmen toplumunda namus algısının çok güçlü olduğunu gösterir. Gülcemal’in, mektubunun ilk satırlarında kardeşi Hamza'ya "Bunları lütfen babama ve anneme anlatma" demesi bu namus meselesinin ne kadar hassas olduğunun kanıtıdır. Bu yüzden kızlar başlarına gelenleri anlatmaktan sakınır, korkar. Suçlu olmasalar da ailece, hatta aşiretçe, şiddete veya ağır cezaya, belki de ölüm cezasına maruz kalırlar. Ezidi kızlar, DAEŞ döneminde yaşadıklarını açıkça anlatırken, Türkmen kızlarının hiçbiri kamuoyu önüne çıkamadı. Gülcemal'in mektubu, bu sessizliğe bir istisna sayılabilir. Mektup sadece bir acı belgesi değil aynı zamanda tarihsel belleğin taşıyıcısıdır. Hikâyede Gülcemal ve iki kız kardeşinin yaşadıkları, onları tam anlamıyla "Üç Kurbanlık Kuzu" haline getirmiştir. Elleri bağlı kalmışlardır. Terörün bıçağından kaçmak istemişlerse de başaramamışlar. Gülcemal'in en sonunda dua edip intihar etmesi bu kurbanlığın tamamlanmasını simgeler. Mektubunu, “Ben ablalarımın yanına gidiyorum.” cümlesiyle bitirmesi, ölüm arzusundan değil çocukluğunu yeniden yaşamak ve aidiyetine kavuşmak isteğinden kaynaklanmaktadırGüngör örneği, gazetecinin görevi, sadece bilgi toplamak değil; sessizliğe gömülmüş acıları görünür hâle getirmek gibi görevlerle de yükümlü olduğunu vurgulamaktadır. Bu belge sayesinde Türkmenlere yapılan zulümler, inkâr edilemez bir konuma getirilmiştir. Mektubu Gülcemal, kendi dilinde değil Arapça olarak yazmıştır. Bu da öteden beri Türkmenlerin kendi dillerinde eğitim görmedikleri bir mahrumiyete kapalı olarak bir göndermedir.

Muhacir Kuşlar bize yalnız bunları getirmekle yetinmiyor, ayrıca birçok şeyleri düşündürüyor. Bunların bir kısmı yine hikâyelerin içerik ve temalarıyla ilgili, diğerleri ise Irak Türkmen hikâyeciliğinde farklı bir atılım sayılan yazarın dili, üslubu ve tekniği ile ilgili. Bunları uzmanlarına bırakıyor ve Mahir Nakip hocayı tekrardan tebrik ediyoruz.

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 222. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 222. Sayı