HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
Serdar Dağıstan 2
KEMAL BOZOK 3
İSMAİL DELİHASAN 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Serdar Dağıstan 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
Meryem kendi sesine uyandı. Sayıklıyordu. Yavaşça başını kaldırdı. Boğazı ağrımıyordu artık, sırtı da beli de… İyice doğrulup incinen ayak bileğini yokladı, artık acımıyordu. Hâlbuki düşerken nasıl da canı yanmıştı. Düştüğünü hatırlıyordu ama neden düştüğünü bir türlü hatırlayamadı. Açlıktan ve yorgunluktan bayılmış olmalıydı. İşin ilginç tarafı bayılmadan önceki haliyle şimdiki hali arasında çok büyük bir çelişkinin olmasıydı. Çünkü bayılmadan önce öyle üç beş saatlik sürede geçmesi imkânsız ağrıları, sancıları hatta yaraları vardı. Dağ tepe yürümekten çarıkları parçalanmış ayakları yara bere içinde kalmıştı. Gecenin ayazında, sıcak yatak yerine buz gibi toprağın bağrında, ısınmak için küçük bir battaniyeden medet umarken iyice üşütmüş, kuru kuru öksürmeye başlamıştı. Hatta öksürürken ağzından kan mı gelmişti ne? Hayal meyal hatırlıyordu. Hem karnındaki hem de başındaki ağrı giderek artarken bir de göğsüne bir sancı saplanmış, nefes almakta da zorlanır olmuştu. Açlık, yorgunluk ve buz gibi esen rüzgârın etkisiyle hırpalanan narin bedeni, sırtındaki büyük kütlenin ağırlığına dayanamayıp sol yanı üzerine düşüvermişti.
“Arkadaşlarım neredeler? Neden beni bu halde bıraktılar?” diye düşündü oturduğu yerde. Onu dağ başında nasıl bırakabilirlerdi? Bıraksınlar, dert değildi de taşıdığı mermiyi cepheye ulaştıramadığına üzülüyordu. Öldüğünü zannedip gitmiş olabilirler miydi? Keşke şu mermiyi de götürebilselerdi. .
Birden sağ elini yumruk yapıp hafifçe başına vurmaya başladı. “Hatırladım hatırladım. Ah unutkan kafam ah!” derken arkadaşları hakkında kötü düşündüğü için kendisini suçluyordu. Çünkü geride kalmayı kendisi istemiş, biraz dinlenince ağrılarının geçeceğini düşünmüştü. “ Siz beni bekleyip de gecikmeyin. Yolu biliyorum ben. Ne yapar eder size yetişirim.” demişti.
Altı kadın birlikte çıkmışlardı yola. Erkekler cepheye gittiğinden kasabada sadece kadınlar, çocuklar ve yaşlılar kalmıştı. Yaşlı erkekler eli kolu bağlı oturmayı gururlarına yedirememiş birkaçı daha vatan savunmasına katkıda bulunmak amacıyla yollara düşmüştü. İmkânlar kısıtlı, ihtiyaç dağlar kadardı. Birçok insan orduya yardım toplayıp cephane temin etmek ve bunları cepheye ulaştırmak için gönüllü olmuştu. Meryem de orduya cephane taşıyan gruba katılmak istemişti ve beş kadınla birlikte top mermisi taşıma vazifesi almıştı. Yanlarına çok az yiyecek içecek alabilmişlerdi. Çünkü yükleri ağırdı ve mola vermeden çok hızlı bir şekilde yerine ulaştırılması gerekiyordu. Küçük çocukları büyük çocuklara büyük çocukları birkaç yaşlıya hepsini birden de Allah’a emanet edip arkalarına bile bakmadan yola çıkmışlardı.
Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlamanın verdiği rahatlık kısa sürdü. Geç kalmış olmanın sıkıntısı çöktü içine ama bu sıkıntı da hemen kaybolup gitti. Tarif edilemez bir rahatlık vardı içinde. Kötü bir düşünce, bir korku ya da vesvese, gelir gelmez aklından ve yüreğinden hemen siliniyordu. Bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamadı. Seferberlik ilan edilmeden önce bile bu kadar huzur dolu değildi. Daha düne kadar hava buz gibiyken yumuşamış, ılık ılık esen rüzgâr Meryem’in yanaklarını okşamaya başlamıştı. Buna da şaştı Meryem. Kış bitmek üzere olsa bile yine de bu zamanda havalar bu kadar ısınmamalıydı. O kadar huzur dolmuştu ki yüreği savaşı falan unutup neredeyse şarkı söyleyecekti. Sadece üç beş tane nar ağacı olan bu sıradan tepeyi seyretmeye doyamıyordu, cennetteymişçesine mutluydu. Hatta birkaç tane mavi kelebek gördüğüne yemin bile edebilirdi. Hoş bu mevsimde onun da olması imkânsızdı ama Meryem görmüştü işte. Sağına soluna bakınırken iki üç adım uzaklıktaki top mermisini gördüğünde aklı başına geldi. “Hay deli kadın çocuklar gibi ne oyalanırsın börtü böcekle? Kalk hele, işine bak” diye kendi kendine çıkıştı. “Ya Allah!” deyip kırk yaşındaki bir kadından hiç beklenmeyecek bir çeviklikle öyle bir sıçradı, kalktı ki neredeyse kuş olup uçacaktı. Yine aynı çeviklikle, “Ya Allah!” diyerek kocaman top mermisini omzuna alıverdi. Yeğin adımlarla yürümeye başladı. Arada bir sıçrıyordu sonra da kendi haline gülüyordu. “Bir yandan da nerden geldi bu güç bu neşe?” diye hayret içinde kalıyordu.
İki saatlik yolu kalmıştı. Hiç mola vermeden bu hızla devam ederse hava kararmadan cephe gerisindeki karargâha varabilirdi. Az gitmişti ki birlikte yola çıktığı gönüllü kadınlarla karşılaştı. Yanlarındaki küçük battaniyelerine sıkı sıkıya sarılmışlardı ve zangır zangır titriyorlardı. Öyle ki Meryem, yanından geçerlerken kadınların dişlerinin takırdamasını duydu ya da duyduğunu sandı. Onlar bu kadar üşürken kendisi neden üşümüyordu? Hayret etti. Gerçekten de hava bu kadar soğuk muydu? Nedense kadınlar Meryem’den yana dönüp bakmadılar bile. “Örtülerine iyice büründükleri için beni fark etmediler herhalde.” diye düşündü. “Hey bacılar!” diye seslendi. Kimse arkasına dönüp bakmadı.
Ayşe gelin ağlıyor muydu ne? Herhal öteki gelin de ağlıyordu. Beylerinden kötü haberler almış olmasınlar… Kadınlar, kendisiyle konuşmadı diye onlara kızamadı. Narlı tepede fazla oyalanmıştı. Arkadaşları da haklı olarak ona küçük bir ceza vermişlerdi. Baygınlık geçirdiğini nereden bilsinler? Vakit kaybetmenin zamanı değildi. Allah ona acımış, yarasını beresini iyileştirmişti. Daha ne istiyordu.
"Meryem sonunda cephe gerisine konuşlanan karargâha gelmişti. İnsanlar karınca misali oradan oraya koşuyorlardı. İki üç hemşire vardı büyük bir çadırın önünde. Onlara doğru yürüdü ama hemşireler tam aksi yöne doğru gidince kendisiyle ilgilenmek istemediklerini düşündü. Zaten hemşirelerin görevi değildi ki cephane teslim almak. Hemen yüksek rütbeli bir asker bulup emanetini teslim etmeliydi. Etrafına bakındı. Bir askerin, orta yaşlı ve daha düzgün üniformalı bir başka askerin önünde selama durduğunu, sonra da korka korka ama saygıyla bir şeyler anlattığını gördü. “Herhal buranın başı bu olsa gerek.” deyip o tarafa yöneldi. Bu arada başka bir asker daha geldi, aceleyle selam verdi. Hemen konuşmaya başladı. Meryem çekingen ama bir o kadar da yaptığı işi başarmanın gururu içinde askerin yanında durmuş konuşulanları dinliyordu.
“Yüzbaşım komutan top mermilerinin neden eksik geldiğini soruyor.”
“ At yok, araba yok… Öküz yok, kağnı yok… Kadınlarımız sırtlarında getirdi mermileri. Normal zamanlarda kıymetini bilmediğimiz analarımız, bacılarımız olmasaydı şimdi elimizdeki bu mermiler de olmayacaktı. Hatta bir bacımız karargâha az bir mesafe kala vefat etmiş. Ötekiler yeni mermiler getirmek üzere döndüler. Durumu Komutana bildir.”
“Baş üstüne komutanım.”
“Birkaç asker gönderilip vefat eden bacımızın cenazesi kaldırılsın. Namazını kılmayı ihmal etmesinler. Çabuk olsunlar, vakit dar.”
Meryem ne olduğunu anlayamadı bir an. Bir eli omzundaki top mermisinde, diğer eli şaşkınlıktan açık kalan ağzında öylece durup askerin başka bir çadıra doğru gidişini seyretti. Başını çevirdiğinde hâlâ çadırın önünde gözleri yaşarmış bir şekilde beklemekte olan yüzbaşıyla göz göze geldiler. Meryem “Sen de kimsin? Burada ne işin var?” diye sorulmasını bekledi ama beklediği gibi olmadı. Yüzbaşının gözkapakları arasına sığamayan bir damla, yerinde duramayıp aktı. Yüzbaşı, başını gökyüzüne kaldırıp:
“Hepimiz çamur içindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakar” dedi.
Meryem, karşısında gözünün içine baka baka ağlayan bir erkeği daha önce hiç görmemişti. Meryem’i gerçekten görüyor olsaydı ağlamayı gururuna yediremezdi.
Meryem’i kimse görmüyordu.
Yüzbaşı da görmüyordu.
Onu, ölü sanıyorlardı.
Kendi sesi beyninde tekrar tekrar yankılanırken omzundaki top mermisinin kayıp gittiğini fark etmedi bile. Yüzbaşının baktığı yöne doğru başını kaldırdı. Narlı tepeye sağanak halinde yıldız yağıyordu. Bir süre kendinden geçmiş bir şekilde bu cümbüşü seyretti. Narlı tepede gördüğü mavi kanatlı güzel kelebekler yine ortaya çıkıp Meryem’in üzülmesine fırsat vermeden gönül çelen hareketlerle başının etrafında uçuşup durdular. Sonra da boşlukta asılı bir kandil gibi parlayan beyaz bir ışık parçasına doğru küçülerek kayboldular. Işık giderek daha büyük, daha parlak bir hâl almaya başladı. Sanki ayağa kalkmış küçük bir göl varmış da ay ışığı ve yıldızların yansıması bu gölün zerreciklerini parça parça yollara ayırmış gibiydi. Su damlacıklarından yapılmışa benzeyen kristalize yollar onu kim bilir hangi kusursuz var oluşlara ulaştıracaktı. Önceleri biraz korksa da Meryem, kendisine sunulan bu lütuf karşısında çok duygulandı.
Yürüdü ve ışığın içinde kayboldu.