HaftanınÇok Okunanları
ORAZ YAĞMUR 1
USHKYN SAIDIRAKHMAN 2
SULTAN RAEV 3
FEYZA TUĞÇE FIRAT 4
ENVER KAPAĞAN 5
SAFFET YILMAZ 6
SAMET MUGANLI 7
dilgöz… yılanbaşı…
“Ömer, Ömerrrr! Neredesin kör olasıca? Yine nereye kayboldun?”
Annemin ortalığı yıkan her zamanki sesini duyduğumda mavi misketlerimi Nuri’yle takas ediyordum.
“Hadi oğlum! Annem çağırıyor. Üç maviye altı sarı!”
“Olmaz, anca dört tane çalışır benden.”
“Peki, peki. Ver. İşim var, hadi!”
Zafer kazanmış bir komutan edasıyla cebime koyduğum dört sarı misketle o zamanlar düşman cephesi saydığım annemlerin yatak odasına yollandım hızlıca. Annem her zamanki gibi aynanın karşısında yeni hazırladığımız kurbağa merhemini yüzüne sürmekteydi. Ne menem şeylerdi şu kurbağa merhemleri! Hiç sevmezdim onları. Hele karınlarını patlatmaktan nefret ederdim. Kötü kokarlardı. Ellerimden üç gün çıkmazdı kokusu. Ellerimi arkadaşlarımdan saklamam da cabası..
“Nerdesin gözü çıkasıca! Baban odun bekliyor. Küçük beyimiz de maşallah yine sefalarda!”
On yaşındaki bir çocuk için misket oynamak annem gibi küçük dünyası olan bir kadına sefa sayılıyordu sanırım. Ona göre bu şeylerden bir an önce vazgeçmeli, bütün gün babamın yanında olmalı, ondan zanaatının bütün inceliklerini öğrenmeliydim. Elimin ekmek tutması gerekti. Nasıl bakacaktım sonra çocuklarıma… Oysa ben kendim daha çocuktum, annem her ne kadar farkında olmasa da…
Bir gün önce yağan yağmur yüzünden iyice ıslanan odunlardan kucağıma beş tane sığdırıp ocağın yolunu tuttum. Uzaktan babamı gördüm ve ocağımızı… Yemyeşil bir bahçenin ortasında tuğladan yapılmış dört duvar, üzerinde ahşap bir dam. Önünde kırık cam parçaları, tenekeler, şişeler, odunlar… odanın tek penceresi gün ışığı içeri girmesin diye kumaş ve naylon parçalarıyla kapatılmış. Açık kapıdan giren ışık içeride çalışanların malzemeleri seçmeleri ve birbirlerini görmeleri için yeterli. İçeride dört gözünden ateşler saçan bir ejderhayı andıran, yerden tavana kadar yükselen, yarısı sıvanmış bir ocak…
Oda dumanlı ve sıcak. Babam kollarında ve bileklerinde sarılı bez parçaları, iyice kirlenmiş atleti, bir haftalık sakalı ve alnına dökülen boncuk boncuk teriyle çalışıyordu.
Nazar boncuğu ustasıydı babam. Tıpkı dedem gibi, dedemin dedesi gibi.
Seksen haneli köyümüzün dört boncuk ocağından biri bizimdi. Küçüklüğünden beri çalışırdı babam burada.
Görüntüsünün aksine uzaktan bir dervişe benzetirdim onu. Dedemin anlattığı hikâyelerdeki çileci dervişlere… Çoğu zaman sırtı üşür, alnı terlerdi. Elleri nasır tutmuş bir boncuk âlimiydi o. Bir kimyager gibi hazırladığı eritilmiş cama bir çömlek ustası gibi nasıl hayat vereceğini iyi bilirdi. Boncuklar birer birer merhaba derken hayata, babamın öğle yemeğini getiren ablamla bana da onların hikâyelerini dinlemek kalırdı.
“Önce bir çukur kazarsın odanın ortasına. Sonra 12 sıra ateş tuğlasıyla nal şeklinde örersin ocağın duvarlarını. Üstüne de beş tuğla koyup kaç kişi çalışacaksa macun tablasındaki gibi bölersin. Odun sürülecek ağzını açık bırakıp sıvarsın güzelce. Bir defaya mahsus cam fabrikasından aldığın atıkları eritirsin içinde. Bu madde olduğu gibi erir, içine yapışır. Böylece boncuk yaptığın camlar toprağa karışmaz. Sonra boncuk için…” diye devam eden hikâyelere metleke ile merdan da babamın elinde sesleri ile eşlik ederlerdi.
“Nerede kaldın kereta! Çam odunu olmadan yanmaz bu ocak bilirsin. Bak ocağımız sönmek üzere!”
Ocağımız… Hiç sönmezdi. Besledikçe ateşini hep yanardı. Hep sıcaktı, yanına yaklaştırmazdı. Belki de bu yüzden nefret ederdim sıcaktan. Ve her yeri kaplayan mavi boncuktan…
Mavi… Ocağın dış avlusu alabildiğine maviydi her zaman. Soğuması için dışarı bırakılan mavi boncuklar sarmıştı dört bir yanı. Gök maviydi, yer maviydi. Babamın gözleri maviydi.
“Hadi yine iyisin evlat! Bak şu sandıktakiler senin için!”
Baktım. Pırıl pırıl parlayan mavi misketlerle doluydu sandık. Artan camdan yapardı bunları benim için babam. Haftalık görevlerimi tastamam yerine getirdiğim vakit aldığım bir nev’i ödüldü.
Akşam babamla birlikte dönerken ellerim cebimde sımsıkı tutardım onları. Yol boyu arkadaşlarımla takas etme hayaller kurar, hangisini kiminle değişeceğime karar verirdim. Takasa kadar kıymetlilerdi. Bu nedenle kilerden aşırdığım kavanozlardan birinde saklardım onları. Her gece yatmadan önce de sayardım.
Yorgunluktan saymayı unuttuğum bir gecenin sabahında uyanır uyanmaz kavanozu aldım elime. Uyku sersemliğinden mi nazardan mı bilmem ansızın kayıverdi elimden. Sonra nazardır nazar dedim kendi kendime. Ne olsa tüm çocukların gözü benim misketlerimdeydi. Ama çok da önemli değildi, çünkü benim babam biz nazar boncuğu ustasıydı. Yapardı bir boncuk şişeme. Takardım onu. Hiçbir şeycikler olmazdı misketlerime.
Bir saat sonra babamın hastaneye kaldırıldığını öğrendim. Ve gözlerini kaybettiğini… O zaman anlamıştım asıl nazarın babama değdiğini…
Ocağımızdaki ateş, ocağımızı söndürmüştü.
Her daim normal yanan ateşin şimdi bu denli parlak olması babamın gözlerindeki feri almasındandı belki de…
Ve belki de babamın mavi gözlerini alan ateşe karşı şimdi memleketin en soğuk vilayetlerinin birinde itfaiye görevlisiyim. Ateşe ve maviye inat, beyazlardayım.