Nisyanıma İsyan M.Mehdi Sungur Paşa’ya Şükran


 01 Haziran 2019

İhtiyatla ifade edeyim ki bizim sanatımızın ortak paydası ayrılıktır. Bu konuyu başka çalışmalarımda da dile getirdiğimi biliyorum! Bu hususta sanat bilimciler de bana hak vereceklerdir. Orta Asya’dan başlayan Viyana önlerinde durdurulan maceramız, ayrılık zincirlerinin halkalarında ve bu halkaların, bilhassa edebiyatımızdaki izlerinden bariz bir şekilde takip edilebilir. Mekân ve daha çok zaman sanatlarımızda ayrılığın izlerini melâli tanıyan, yaşayan, insanlarımız daha derinden hissedebilirler!

Günlük hayatımda ve yazılarımda ayrılığın bütün boyutlarını dile getirdiğimi tekrarlıyorum. Acaba bende mi ayrılıktan korkuyorum. Ayrılık vaktim kapımda mı, ayak seslerini duyuyor muyum? İtiraf edeyim ki böyle bir korkum yok! Artık acının, ızdırabın, hatta zilletin de sevincini mutluluğunu yaşıyorum! Bilen bilir, yaşayan anlar! Gelen gelsin, giden gitsin ne ala! En doğrusunu, en güzelini bilir ve yapar Hazreti Mevla! Hayat penceremden gün eksilmesinden de hiç korkum yok. İster tahaddi, ister meydan okuma, ister yenilgi kabul edilsin bekliyorum ayrılığın karanlık yüzünü. Yaşadıklarım, gördüklerim, bildiklerim, tanıdıklarım bana yeterde artar bile! Daha fazlasını taşıyamam artık.

Bu yazının konusu ve amacı elbette ki ayrılık değil. Ayrılık acısıyla mayalanmış hatıralardır ki kalem ve kâğıdı barıştırdı. Ne yapayım ki hangi şiiri, hangi edebi eseri okusam ayrılık karşıma çıkıyor. Baki; 

“Terk ehline ey Baki cihanda saadet var” diyor. Bu mısradaki terk, terk ehli, saadet kelimelerinin yorumunu bu işin uzmanlarına terk edelim ve devam edelim.

Çiçero (aslı Kikero ve mercimek demek imiş)) insanların hayatına yön veren akıl değil kader olduğunu iddia ediyor. Çiçero’nun hayatı bu iddiasını doğrulayacak şekilde sonlanmıştır. Benim hayatıma yön verende kader olmalı. Sırası gelmişken söyleyeyim akıl yönünden şanslı doğduğumu iddia edemem. Kaderim beni 15-20 hanelik küçük bir köyden (ki ara sıra çobanlık yapardım) aldı, hayal edemediğim yerlere götürdü. Tek tesellim, gururum, babamın söylediği şu sözdür;

“Oğlum hakkını helal et”!

Hayal edemediğim demiştim, hayal yani imgelem dişi karakterliymiş, almadan vermezmiş! Ufacık yoksul bir Anadolu köyünde ne alabilirdi, ne okuyabilirdi, ne öğrenebilirdi ki hayal kursun? Akıllı ve becerikli olmadığımdan olsa gerek, yaşıtlarımın aksine kader beni 33 yaşında askere yolladı. Belki de kaderimin bildiği, benim bilmediğim bir şey vardı ki 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı günlerinde asker oldum. Mesleğim vatan görevi beni daima doğuya yönlendirdi. Kura sonucu dediler ama bu bahaneye artık inanmıyorum. Şimdiki görevim de, sorumluluğum da, yüzümü, hatta gönlümü doğuya yönlendiriyor. Öyle vehm ediyorum ki, böyle olması gerekiyormuş. Ama geç fark ettim! İşte askerlik görevim beni Kıbrıs Barış Harekâtı günlerinde M.Mehdi Sungur Paşa ile tanıştırdı. Daha doğrusu ben onu tanıdım. O günlerde 10.Tugay Top.Tb.S.1 görevinde iken, bir çarşamba günü Paşa’mızla karşılaştım. Odamda çalışırken Amerika’lı arkadaşım M.Francis Crowley’in Amerika’dan gönderdiği 1970 olaylarını anlatan “Türkiye’nin Uzun Günleri” başlıklı makaleyi Türkçe’ye çevirmeye çalışıyordum. Bir yandan da Atatürk ile ilgili bir konuşma metni hazırlıyordum. Masamın üstü karma karışık. Çarşamba günleri bütün personel arazide olmalı. Bu hususta Paşa çok titiz. Tabur Komutanım Yrb.Faruk Tuncer herhalde yaşıma başıma bakarak araziye yollamıyor. Bir patırtı gürültü, postal sesleri, ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadı Tuğgeneral Mehdi Sungur içeri giriverdi. Çalışmalarıma özellikle grafos kalemle yazdığım yazılarıma daha dikkatle yakından baktı. El yazım güzel, bunu dostlarım öğrencilerim bilir. Paşa verdiği emri unutmuş gibi Tuncer Yarbay’a döndü;

“- Kim bu asteğmen?” diye kükredi.

Tuncer Yarbay beni karargâha göndermemiş, resim öğretmeni olduğumu, hele hele yabancı dil bildiğimi söylememi sıkı sıkı tembih etmişti. Paşa arda arda, sivil hayatta ne iş yaptığımı, niçin karargâha gitmediğimi, gibi soruları sıraladı. Ama niçin araziye çıkmadığımı sormadı, buna bende hayret ettim. Atatürk ile ilgili metni bitirmemi ve bu konuda erata konferans vermemi emretti. 

“- Emredesiniz Paşam” dedik hep birlikte.

Yarbay Tuncer benim hakkımdaki bilgileri Polatlı Topçu Okulu’nda görevli Albay M.Ali Töre’nin mektubundan öğrenmiş. Bu arada Paşa’mızı fiziki olarak da inceleme fırsatı buldum. Orta boylu, sarı benizli, güzel yüzlü, sevimli, pek askere benzemeyen bir insan. Sevdim Sungur Paşa’yı.

Kıbrıs Barış Harekât sabah saat 06.00’da alarm verildi. Üstümüzde gerekli teçhizat ve silahlar. Bingöl dağlarında, Nazik Tepe denilen mevkiye çıktık. Tabur araziye yerleşti. Personel arazi oldu. Bizim bölük komutanı Yüzbaşı Halil Çayır teftiş veriyor. İstenilen şeyleri getirip götürüyor, koşuyor, selam veriyor, esas duruşta bekliyor. Niçin, nasıl yaptığımı bilmiyorum. Gittim Paşa’nın karşına dikildim. Selam verip kendimi tanıttım. O an ölümle kol kola idik! 

Yüzbaşı nefes aldı rahatladı, Paşa beni sorgulamaya başladı. Halil Yzb. alarm sonrasında teşekkür etti. Sungur Paşa S.1. görevimden başladı sormaya. Ne yiyeceğimi, nasıl tıraş olacağımı, nerede yatacağımı bir bir sordu. Beni Doğu Beyazıt’ta ki brifing salonunun benzerini yapmam için görevlendirdi.

“- Emredersiniz komutanım!” dedik.

Bu arada Sıhhiye Bölük Komutanı Dr. Engin Alp’ın, bölüğü yollarda kaldığı için,

“- Dr. tek başına çıktın geldin. Senin bölük nerede? Sana şimdi birincilik madalyası mı verelim?” diye tatlı tatlı sitem etti.

Unutamayacağım bir hatıra 1975 yılı yılbaşı gecesine ait. Gazinoda eğlence var. Herkes bu geceyi beklermiş. Yzb. Ünsal Silleli bir teğmenle (ismini hatırlayamadım) Selahattin Altınbaş’ın Dilimi Bağlasalar Anmasam Hiç Adını adlı hüzzam şarkısını icra etmeye çalışıyorlar. Ama Evliya Çelebi’nin dediği gibi, “Ol görüp icray-ı ahenk” edemiyorlar! Eğlence komutanın emri üzerine erken bitti. Ama rütbeli subaylardan birisi Dr. Alaeddin Yavaşca’nın Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok hicazını giderayak söylediği için ertesi sabah alarm verildi. Bu tür alarm nadir verilirmiş! Askerlik bu ne diyelim. Hasılı Yavaşça hocanın hicazının hızlıca cefasını çektik!

Erken terhis olduk. Yarbay Tuncer, daha sonra Paşa olan Üsteğmen Şadi Kılıç’ la beni uğurladılar. Yıllar, yollar beni Mehdi Paşa’yla (1977’lerde) Etlik’te karşılaştırdı. Kısa bir yolculuk yaptık. Geçmiş günleri andık. 

Yoyav (Yoksullara Yardım ve Eğitim Vakfı’nda) Hüsn-i Hat dersi veriyorum. Artık üniversitede akademisyenim. Hüsn-i Hat öğrenmek emek, sabır, dil ve yetenek ister. Fatma Nur adlı öğrencimin yazısı güzel. Hüsn-i Hat’ta merakının nedenini sordum. Babasının da yazısının güzel olduğunu söyledi ve babasının Mehdi Sungur olduğunu da ilave etti. Bu defada ben şaşırdım. Aramızda dostluk, sevgi, saygı başladı. Şimdi ben de bir Paşa idim öyle ya! Kolay değil 40 yıl sonra Mehdi Paşa’nın hala iyi, güzel, doğru yolda çalıştığını öğrendim. İlim Yayma Cemiyeti’nde, başka faydalı kurumlarda hizmet veriyor. İnsan her gün yeni bir şeyler öğreniyor ve öğrenmeli! 

Bu deneme tahmin edileceği gibi geç kalmış bir özür niteliğinde. M.Mehdi Sungur Paşa’nın ölüm yıldönümünde kaleme alındı. Böyle olsa bile bir görevi mesuliyeti ifa ettiğim için mutluyum. Dilerim ki hepimizin hayatına yön veren, biçimlendiren, olaylar, insanlar unutulmasın. M.Mehdi Sungur Paşa gibi bütün hayatını insanlığa, iyiye, güzele, doğruya adayan değerler unutulmasın, isimlerini şükranla yad edilsin!

Bu denemeyi Endülüs’te Gırnata Üniversitesi’nin kapısında bulunan bir kitabeyle ile sonlandıralım,

Dünya dört temel üzerinde yükselir; 

- Faziletli kişilerin ilmi,

- Amirlerin adaleti,

- Salihlerin duası,

- Yiğitlerin cesareti.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 150. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 150. Sayı