Okuyucunun Sessizliği


 01 Ağustos 2019

Serdar, gazetede haftalık yazılar yazma teklifini aldığı günden beri tatlı bir heyecan yaşıyordu. 

Gazetenin genel yayın yönetmeni Mansur Bey, kendisini davet edip, ‘‘bizim gazetede haftada bir yazı yazar mısın?’’ diye sorduğunda da heyecanını çok belli etmeden, hangi konularda, ne tür yazılar istediklerini sormuştu. 

-Ülkemizde ve dünyadaki yeni fikir eğilimleri, kültürel olaylar hatta önemli görürsen politik konularda da yazabilirsin.  Aramızdaki sohbetlerden biliyorum, konulara kendine has yaklaşımların var. Onları okuyucumuz ile paylaşırsın. Kültür hayatımıza da katkı olur.

Bu ifadeler Serdar’a yapılabilecek en güzel iltifatlardı. 

-İltifat ediyorsunuz, diyebildi. Teklifi kabul etmişti.

Aslında hemen kabul etmiş olmamak için sorular sorarken bir yandan da korkuyordu. Mansur Bey onu isteksiz görüp teklifinden vazgeçiverirse ne yapardı ki?

-Yazıların 650 kelime civarında olsun, dedi tecrübeli gazeteci.  Bilgisayar programı kelimeleri, karakterleri sayar 5000 karakteri pek geçmezsen iyi olur. Yazıları, en geç Perşembe günleri gönder.

Yazıları göndereceği mail adresini de not ettirmiş;

-Bir önemli şey daha, bir yazı yazıp yazı işlerine verirsen, yedekte dursun, demişti Mansur Bey.

Serdar belli etmemeye çalışsa da mutluluktan uçuyordu.

Gazetede yazıları yayınlanacaktı hem de her hafta, üstelik yazıları için telif parası da alacaktı.

Mansur Beyin;

-İlk yazıyı bu Perşembe bekliyorum dediğini zor anlamıştı. Kısa bir duraksamadan sonra bu sözün görüşmenin bittiği anlamına geldiğini fark etti ve yerinden kalkarak,

-Teşekkür ediyorum. En geç Perşembe günü yazıyı göndermiş olurum, dedi.

Sözünü tamamlamıştı ki, Mansur Beyin vedalaşmak için elini kendisine doğru uzattığını gördü, elini sıkarken;

-Güzel yazılar gelecek biliyorum. Hayırlı olsun demişti, Mansur Bey.

Serdar,  başıyla da küçük bir selam vererek odadan ayrılmıştı.

Mansur Beyin sekreteri Meral hanıma da hoşça kalın demek için baktığında, o da;

-Hayırlı olsun, demişti. 

Demek o da biliyordu. 

-Teşekkür ederim, hoşça kalın, diyebildi.

Mansur Beyin kendisine bu teklifi yapacağını başka kim biliyordu acaba? Her neyse bunun şimdi bir önemi yoktu. Gelecek hafta  pazartesi günü gazete çıktığında zaten herkes öğrenecekti.

Serdar Gökdağ diye kendi adını gazete köşesinde düşündü. Pek hoşuna girmişti. Sahi  adının yanına fotoğrafını da koyarlar mıydı? Diğer köşe yazarlarının, kendi köşelerinde  fotoğrafları var mıydı? Hiç hatırlamıyordu. Hemen yazı istediğine göre "Serdar Gökdağ Cedid Gazetesinde", "Yazılarıyla Serdar Gökdağ Cedid Gazetesinde" gibi tanıtım yapmayacak demek ki, diye düşündü. "Meğer şöhreti de ne kadar severmiş beyimiz" diyerek kendini kınadı.

Bu düşüncelere yürürken Serdar, gazetenin binasından dışarı çıkmıştı bile. 

Cadde kalabalıktı. "Biraz yürüsem iyi olur" diye düşündü.

Belki yürümek, belki kalabalığı içine karışmış olmak rahatlatmıştı Serdar’ı.

Şehrin merkezindeki parkta, bir boş bank gördü. Üstelik gölgeydi. Bankın tam orta yerine oturup iki kolunu da yanlara doğru açtı. Kaçmaya çalıştığı soru artık dikkatleri kendi üstünde istiyordu: Ne yazmalıyım diye düşündü. İlk yazıları etkileyici olmalıydı. O ana kadar sevincini yaşıyor, genç yaşta büyük bir gazete yazacağı için Yaratana şükrediyordu. 

"Çevre" diye düşündü Serdar. Çevre ile ilgili yazılar yazabilirdi. Hem Cedid Gazetesinde çevre ile ilgili yazan köşe yazarı yoktu hem de bir sohbet esnasında Mansur Bey, Serdar’ın çevre konusundaki görüşlerini beğendiğini söylemişti. 

Evet dedi kendi kendine. Çevre yazıları yazmalıyım. Düşünceleri hızla akmaya başlamıştı. Bir an bu düşündüklerini unutabileceği endişesine kapıldı. Hemen ceplerinde kalem kağıt aradı. Kalem vardı ama kağıt bulamıyordu. İhtiyar yazarın gençlerle sohbetinde "bir yazarın yanında her zaman kalemi ve not kağıtları yanında olmalı" dediğini hatırlayıp tebessüm etti.  Cebinden bir kartvizit buldu ve arkasına not ediyordu. Çevre, batıda çevre, çevre yeni bir ahlak mı? Tarım toplumlarında çevre, "Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü" şifreler gibi yazsa da kartvizitin arkasında bu son söylediklerine yer kalmamıştı.

Rahatlamıştı Serdar. Yerinden kalktı eve gidip ilk yazısını yazmaya karar verdi.

Konu çevreydi. "Çevre Vatandır" ilk yazının başlığı olarak etkileyici olur diye düşündü.

Perşembe gününden önce ilk yazısını gönderdi. Perşembe günü ise yedek yazısı da artık gazetenin yazı işlerine ulaşmıştı.

Pazartesi gününü sabırsızlıkla bekliyordu. Mansur Bey, bir de fotoğraf istemişti. Demek ki, fotoğrafı da yayınlayacaklardı.

Pazartesi günü erkenden evin yakınındaki gazete bayinden bir Cedid Gazetesi almış hemen 6. Sayfayı açmıştı.

İşte orda köşenin başında fotoğrafının yanında koyu harflerle Serdar Gökdağ yazıyordu. Hızlıca tıraş oldu. Bir şeyler atıştırırken gazeteyi tekrar aldı eline. Daha önceden Serdar’ın gazetede yazacağını anons yapmamıştı ama olsun dedi ve gazeteyi eve bırakıp çıktı.

İşe giderken büfeden bir Cedid Gazetesi daha aldı. 

Bugün bütün ülke onun yazısını okuyacaktı. 

Sonra "bütün ülke" diyerek kendi kendine güldü. Cedid Gazetesinin trajı çok da yüksek değildi. Yani bütün ülke okumasa da diye düşünürken "her Cedid  Gazetesi alan senin köşeni mi okuyacak" diye kendine kızdı.

Gerçekten de o gün ancak birkaç yakın arkadaşı aramıştı. Hem tebrik ediyor hem de önceden neden bize söylemedin diye sitem ediyorlardı.

İkinci haftaki yazısı da çıkmıştı. Yine birkaç kişi arayıp yeni gördük diye tebrik etmişlerdi. 

Yazılarda savunulan fikirler, yazıların ifade şekli, edebî değeri …  Serdar’ın yazıları hakkında hiç kimse ciddi bir eleştiri yapmıyordu. 

Serdar çok merak etmeye başlamıştı. Gerçekten yazılar beğeniliyor muydu? Bu tarzda yazmaya devam mı etmeliydi? Yazılara başka ne unsurlar ekleyebilirdi?

Gazetede yazılarının yayınlanmaya başlamasının üzerinden bir ay geçmiş, dördüncü yazısı da yayınlanmış ama Serdar, doğru dürüst bir eleştiri ile karşılaşmamıştı.

Mansur beye sormaya karar verdi. O tecrübeli gazeteciydi ve belki de bir eleştirisi olan okuyucular ona yazmışlardır diye düşünüyordu.

Randevu isteyip gitti.

Mansur Beyle yeni köşe yazarına kahve ikram etmişti. 

Serdar aklındaki soruyu kahvenin ilk yudumundan sonra sordu;

-Acaba gazetenin okuyucuları yazıları beğeniyorlar mı? 

-Evet beğeniyorlar, dedi ve sustu Mansur Bey. 

Serdar aslında kendisine yol gösterebilecek olumlu ya da olumsuz birkaç eleştiri bekliyordu ama tecrübeli gazeteci devam etmiyordu. Bu kadar kendinden emin olarak beğeniyorlar diye neye dayanarak söylüyor olabilirdi ki?

Serdar dayanamadı sordu;

-Nasıl böyle bir kanaate vardınız?

Yılların gazetecisi Mansur Bey keyifli bir gülüşle,

-Beğeniyorlar ki sesleri çıkmıyor. Beğenmeseler mailler, telefonlar, fakslar ortalığı birbirine katacaklarından emin olabilirsin.

-Yani okuyucunun sessizliği iyi bir şeydir dedi ve güldü.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 152. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 152. Sayı