Ölü Yaz


 01 Mart 2020



Bu yaz çok şiddetli bir sıcaklık oldu. Biz bütün gün yağmur ve rüzgârlı hava arzusu ile gökyüzüne bakıyorduk. Ama gökyüzü her zamanki gibi boş oluyordu. Dağların olduğu tarafta ise bulutlar gökyüzüne asılıymış gibi kıpırdamadan bir yerde duruyordu.

Sanki hava katılaştırılmış sıvı gibiydi, eriyip her tarafı doldurmuştu. Yoldan araba geçtiğinde toz birikintisi uzun süre çekilmiyor, havada asılı kalıyordu. Eskiden suyun geldiği ark da kupkuru olmuştu. Susuzluktan toprak çatlamış ve çatlaklar aralıksız bir şekilde gizemli sesler çıkararak uğulduyordu. Bağdaki bitkilerin yaprakları susuzluktan büzüşüp solmuştu. Köyde içme suyu bulunmuyordu, muslukların boruları paslanmıştı. Kadınlar her gün su almak için testileriyle birlikte uzaktaki pınar başına gidiyorlardı.

Erkekler dükkânda bira koymamışlardı, bira için epey sıra oluyordu. Evlerde buzdolapları, akşama kadar uğuldayarak insanları serinletmek için buz donduruyordu. İşine gücüne giden de azalmıştı. Adamlar tüm gün gölgelikte sırtüstü uzanıp tembelleşmiş vücutlarının nasıl terlediğine bakıyorlardı.

Sinekler çoğalmıştı, özellikle sivrisinekler oldukça hareketliydiler. Böcekleri öldüren kimyevi ilaçlar da sanki etkisini kaybetmişti.

Televizyonda, ormanlarda çıkan yangınlardan bahsediliyor, itfaiye araçları ve yanan ağaçların üzerinden geçen uçakların alevi nasıl söndürdüğünü gösteriyorlardı. Sonra ekranda doktorlar görünüyor ve su içerken, yıkanmamış sebzeleri yerken oluşabilecek geçici hastalıklardan uzun uzadıya bahsediyor, bunlardan nasıl korunmak gerektiğine dair birçok talimat veriyorlardı.

Her akşam dut ağacının gölgesindeki masanın etrafına toplanır, babamın kestiği serin karpuzdan yiyerek bunaltıcı havanın içinde serinlemeye çalışıyor, çölleri kasıp kavuran ılgımın, sıcak havada dalga dalga erimesine bakıyorduk.

Bunaltıcı sıcak hava bizi hissizleştiriyor, adeta bir yığın ete kemiğe çeviriyordu. Karpuz yiyip çekildikten sonra sırtüstü uzanıp serinlemek ümidiyle gözümüzü gökyüzüne dikiyorduk. Gökyüzü ise tepemizde bomboş, vaatsız ve mide bulandırıcı sıcak havasıyla dikilip duruyordu.

Akşamüzeri bir yerlerde odunun altında kendi oyuklarında gizlenmiş sıçanlar bizi umursamadan dışarıya çıkıp bahçede geziniyor, tavuklar için koyduğumuz yemden yiyorlardı. Pis, çirkin varlıkları görünce bunların kökünü kesmek gerekir, diyorduk. Ama hiçbirimiz silah için eve gitmiyor, kılımızı kıpırdatmadan lakayt bir şekilde bahçede oraya buraya kaçışan sıçanlara bakıyorduk. Sanki onların varlığı da yokluğu da bizi hiç etkilemiyordu.

Bir defasında küçük kız kardeşim “kadınlar kıyametin kopacağını söylüyorlar’’, dedi. Fatmalar su getirmeye giderken çaya inen Dere Yolu`nun içinden sakallı yaşlı bir adam çıkıp “hepiniz günah içindesiniz, gusül alıp yıkanın, mahşer günü yaklaşıyor’’ demiş.

Bu haberi kimse umursamadı. Hatta buna gülen bile olmadı. Yalnızca ninem korku içinde hamama doğru bakarak, şaşırıp kaldı. Sonra yaşlı kadın gidip kapının eşiğini süpürdü, İsrafil surunu üfleyip kıyamet koptuğunda ve ölüler dirildiğinde, kapıların eşiğine bastırılmış tırnaklar uzayıp kara diken olsunlar da şeytanlar bağırıp kaçan insanları geri dönmeye mecbur ettiğinde, bu dikenler onların ayağına batıp da oyalasın, diye.

Biz sessiz, lakayt bir o kadar da alaylı bir tavır ile nineme bakıyorduk. Yaşlı kadın nefes nefese kalarak kapıları süpürdü, yorgun argın gelip her zamanki yerine oturup gözünü boşluğa dikti.

Sonraki gün küçük kardeşim öğlen bağa indiğinde gulyabani ile karşılaşmıştı. Gulyabaninin başından kocaman kırmızılı kilim saçakları gibi tüyler sallanıyormuş, kocaman boynuzları ve iri kıllı uzun kuyruğu varmış, kocaman gözleri soğuk soğuk parlıyormuş. Gulyabani kardeşimi görünce bir iki kere takla atmış sonra onu yemek için ileri gelmişti. Kardeşim ise hızlıca koşarak kendini eve atmıştı.

Annem gözleri yerinden fırlayan kardeşime baktı, onu sorgu suale çektikten sonra hep beraber bağa kaçtık. Patikalar bomboştu. Ayçiçekleri başlarını önüne eğmişti. Gulyabani ortalarda yoktu. Ağaçlar sanki cehennem sıcaklığının içinde duruyordu. Her tarafı aradık taradık. Gulyabani yoktu. Komşu çeperlerin diğer yüzünde zilli, delik deşik olan sivri uçlu şapkalı, yırtık uzun kara gömlekli korkuluklar bize bakıyordu. Gulyabani ise yoktu.

Kardeşim bütün gece yatmadı. Ninem eskileri döküp bir şeyler çıkardı, tarçınla kara kömürü havanda döverek ağzının içinden dualar okudu. Annem üzerlik yandırıp, tütsüsünü yüzümüze vurdu.

Üzerliğin tütsüsünde kardeşim kendini iyi hissetmeli, eski haline dönmeliydi. Ama o, titreyerek tavana bakıyordu. Galiba kırmızı saçaklı sakallı gulyabani tavan boyunca yayılmış kocaman gözleri ile oradan kardeşime bakıyor, dudaklarını kımıldatarak şimdi onu yiyeceğini söyleyerek onu korkutuyordu.

Sonraki gün kardeşimin hali değişti ve annemin doktordan aldığı ilaçları isteksiz içti. Onun iyileşmiş benzine bakan ninemin keyfi yerine geldi: “Allah’ım sana şükürler olsun”, dedi. Kardeşim iyileşse de gözlerinin derinliğinde hala bir korku dolaşıyordu. Bu korku onun bahçeye doğru bakmasına izin vermiyordu. Herhalde öğle vakti bağda gulyabaniler eğleniyor, yorulana kadar yerlerde eşeleniyor, zıplayıp duruyorlardı.

Geceleri uykumuz lapa gibi, yapışkan gibiydi. Sivrisinekler hiç üşenmeden, usanmadan bizim ayaklarımızı, vücudumuzun açık kalan yerlerini ısırıyordu. Sabah ise tüm gün ısırılmış yerlerimizi kaşıyıp duruyorduk.

Mahallemizin erkekleri akşamları bir yerde toplanıp su olmadığından dolayı gerekli mercilere dilekçe yazmak için plan yaparlardı. Ama onların hepsi aynı lakaytlık içindeydi. Ben onlara bakınca biz bütün gün uykusuzluktan sersem bir insan gibi geziyor ve uyuşukluğumuzu anlamıyorduk diye düşünüyordum. Sanki âlemle bizim aramızda kaybolmuş, baş döndürücü, insanı hissizleştiren bir hava vardı. Bu havayı yalnız yağmur kesebilirdi, yağmur ise yoktu.

Yağmur yağdırmak için köyün mümin kulları da ortalığa düştüler. Kadınlar, Molla Halil`in Kuran- ı Kerim`in yaprağını suya soktuğunu ve bu yüzden mutlaka yağmur yağacağını diyordular. Birkaç gün bu umutla yaşadık. Yağmur ise yağmadı.

Öğle vakitleri sıcaklık öyle güçlenerek artıyordu ki, biz uzaklara bakamıyorduk, anında gözlerimiz yoruluyor, gözkapaklarımız birbirine yapışıyordu.

Terimi silerek, sanki hepimizi balıklar gibi alışmadığımız bir akvaryumun içine doldurulduğumuzu düşünüyordum. Bu akvaryumda ise hiç bir şey yeterli değildi ne hava, ne su, ne de rüzgâr…

Biz önceden ayağımız alışsın diye yakınlardaki sahaya inip futbol oynardık. Şimdi sahada iri dikenli kangallar bitmişti. Kimsenin aklından da futbol oynamak geçmiyordu. Bizi hep futbol oynamaya heveslendiren Mehmet de beline kadar çırılçıplak soyunup ceviz ağacının altında oturmuş koca kavanozdan süzdüğü at sidiği rengindeki birayı umursamadan içiyordu.

Sıcaktan uyuşup mayışan insanlara bakınca, bu boğucu havada derimiz, etimiz, iç organlarımız hatta duygularımız bile hissizleşip öz kalitesini yitiriyor böylece biz kendimizden çok bu ölü sıcak havanın oluyor, onun üstümüze inmiş ağırlığından kurtulamıyorduk, diye düşünüyordum.

Televizyon, radyo, kitaplar da aynı derecede usandırıcı idi. Herkes ahmak, aptal izlenimi uyandırıyordu. Bazen traktörle ot götüren adamlara bakınca bu onların neyine lazım diye şaşırıp kalıyordun. Oysa eski duygular ekseninde bunun davar için, kış için gerekli olduğunu anlıyordun. Bu -sıcak, eriyip arzı dolduran hava, kışa dair hiçbir fikir vermiyordu. Sanki en baştan beri her şey böyleymiş, bu böyle olmalıymış ve bütün bunların da sonu yokmuş.

Bazen köy yolunda karpuz satan arabalar duruyordu. İnsanlar pazara gitmeye üşendiğinden satıcıların kendileri yollara düşüyorlardı. İlginç olan buydu ki, karpuz satanlar eskisi gibi fiyat için tartışmıyor, söylenene ikna oluyorlardı. Böylece sanki zevzek, bunaltıcı sıcaktan kurtulabilmek için her şeyi başlarından atarak canlarını kurtarmaya – gölgelikte uzanıp dinlenmeye acele ediyorlardı.

Her taraf sıcaktan beyaz, sapsarı renge çalıyordu. Hava ise çok geç kararıyordu. Yıldızlar görününce biraz serinleme umudumuz doğuyordu. Ama serinlik neredeyse göğün çok derinliğinde, yıldızların diğer tarafında idi. Hatta dağdan gelen çobanlar da oralarda çok kuvvetli sıcaklar olduğundan bahsediyorlardı.

Örülü duvar taşları günün altında bembeyaz renge çalıyordu. Ağaçların yaprakları kirlenmiş, her yaprağın üstünde parmak kalınlığında toz vardı. Öyle ki yeşillik olan yerler de insana usandırıcı, bıktırıcı görünüyordu.

Her şey ölmüştü; susuzluktan kuruyup ölmüştü. Meyveler kurtlanıp yetişmeden teker teker yere dökülüyordu. Bu yaz ölü yaz idi ve ölüm gibi anlaşılmaz, ayaksız başsız idi.

Öğleyin annem dedi ki Memti amca ölmüş, babam aynı umursamazlıkla kendi kendine söylenirmiş gibi:

- Bu sıcakta…- dedi, ama sözünün devamını getirmedi, ayağa kalktı, sanki eski duyguları o anda körelmiş, umursamaz halet-i ruhiyesi galip gelmişti. Babam taziye evine gittikten sonra mahallemizin kadınları da kara şallarını başlarına sarıp yola koyuldular. Biraz sonra onların kara gölgeleri tozlu, bomboş köy yolunda ılgımın içinde yok olup gitti. Bana öyle geliyordu ki, kadınların gözyaşları da ölü olacak, onlar dil döküp saçlarını yolsalar da gözlerinden bir damla yaş akmayacak, yalnızca çatlamış topraktan kopan bir ses burularak içlerinden kopacak, başlarının üstündeki havaya yapışacak.

Milyonlarca yıl evvel atalarından miras kalan bu adetler, onları farkında olmadan çekip yas yerine götürüyordu. Onlar gözü kapalı bir şekilde köy sokaklarından geçerek ölü evine gidiyorlardı, sanki onları Memti amcanın kapısına gözle görünmeyen iple çekip getiren bir şey vardı.

Her zaman biri öldükten sonra mutlaka yağmur yağardı. Merhumu toprağa defnettikleri gibi mutlaka yağmur yağacak diye insanlar ümitlenmeye başladılar. Ama hepsi bu yazın ölü bir yaz olduğunu sanki unutmuştu.

O gün mollalar kabristanlıkta Kuran okudular, insanlar bir avuç toprakla Memti amcayla helalleştiler. İnsanlar tozlu mezarlık yolundan döndüklerinde gizlice gökyüzüne bakıyorlardı. Onların güneşten yanmış kara benizlerinin suyu çekilmişti. Gökyüzü ise bomboştu, yağmur yağmayacaktı. Sessiz gökyüzü yanan tandırın içi gibi sıcak havasıyla doluydu. Esen rüzgârlar neredeyse derin derelerin içine sinip kalmıştı. İnsanlar giderken, onların ayaklarının altındaki topraktan ara sıra toz kalkıyordu.

Annem yas yerinden döndükten sonra dedi ki, ninem mezarlıkta iken sık sık Dere Yolu`na bakıyormuş. Kadının gözünde her dakika dal gibi bir korku ve telaş boy atıyormuş. Belki de ninem yolun ortasından fırlayıp çıkan o aksakallı kişinin yolunu bekliyormuş. “Gidin banyo yapın, gusül alın, mahşer günü yaklaşıyor…” Ama ninemin baktığı o yerden aksakallı kişi çıkmamıştı, yalnızca boğucu sıcak hava kalkmış, kıvrılarak Dere Yolu`nun tozunu yalayarak eski mezarlığa doğru gitmişti.

Eski mezarlığa ise bekçi Kurban amcadan başka hiç kimse gidemiyordu. Anlatılanlara göre, orada kelağayılı bir yılan1 yaşıyordu. Yılanın korkusundan mı, ya da bu eski mezarlığın delik deşik olmuş mezar taşlarının solmuş yüzünden korktuklarından mı, nedendir bilinmez insanlar ölülerini bu tarafa, yani mezarlığın kapısının ağzında defnediyorlardı.

Ninemin baktığı yerden kalkan boğanak eski mezarlığa doğru gitmişti. Biz belki bu boğanak, rüzgâr ise yağmur dolu siyah bulutlar getirecek diye düşünmüştük. Ama ne rüzgâr esti ne de bulutlar olduğu yerden kıpırdadı.

Kız kardeşim havaya bakarak kendi kendine: - kelağayılı yılan izin vermezse yağmaz,-dedi.

Bir hafta daha geçti. Kızgın kavurucu sıcaklıklar şiddetini kaybetmedi. Sanki insanlar yarasa gibi olmuştular. Kimse hiçbir şey arzu etmiyordu, kimsenin canı hiçbir şey istemiyordu.

Yalnızca yağmurun yolunu bekliyorlardı. O da henüz yoktu. Yalnızca ben yağmuru beklemiyordum. Yağış olmayacaktı. Yağmur, neresi olduğunu bilmediğim başka yerlere, yeşil dağlara yağıyordu. Burada ölü yaz vardı, gri, ölgün, hiçbir şey vadetmeyen ölü yaz…

 

1 Azerbaycan`nın belli ilçelerinde kadınlara ait ipek saptan dokunmuş başörtüsü. Özellikle, Baskal, Şeki keleğayıları meşhurdur. Burada yazarın kobra yılanını kastettiği düşünülür.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 159. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 159. Sayı