Olur mu?


 01 Haziran 2019

Yorucu bir iş günü her zamanki gibi sona ermek üzere. Uzun çalışma saatlerinden sonra iş yerimin kapısından dışarı adım atmak, kirli mi temiz mi bilmediğim havayı solumak yaşadığımı hissettiriyor. Ama bu küçük mutluluk sonrası metroya binmem gerektiğini hatırlamak beni geriyor. Metro ve içindeki insanlar, fantastik filmlerdeki ruh emicilere benziyor. Çünkü metroya binince bütün enerjim tükeniyor. Bu duruma mantıklı bir açıklama getiremesem de teşbihimde hata olduğunu düşünmüyorum. 

Ben metro yolculuğunu daha katlanılabilir hale nasıl getireceğimi düşünedururken kendimi meşhur sarı çizgilerin arkasında buldum. Metro, birazdan gelir. Umarım, göz açıp kapayıncaya kadar yolculuğum sona ermiş olur.

- Sayın yolcularımız, lütfen, trenlere binmeden önce yolcu geçişine izin veriniz.

Hiç sekmeden günde iki kez duyduğum bu cümle, görünüşe bakılırsa oldukça az kişi üzerinde tesirli.  Başkalarına kızma hakkına sahip olabilmek ve öz saygım adına oturacak bir yer bulma isteğimden vazgeçiyorum. Daha yolcular inmeden savaş sonrası ganimet bulmaya benzer bir coşkuyla koltuk kapmaya çalışıyorlar. Belki de yirminci yüzyılda herkes pek çok şeye sahip olabildiği için geçmiş zamanlardaki ganimete yakın bir anlama ifade ediyordur koltuk. Acaba tarih bölümünde okusaydım ve bununla ilgili bir tez çalışması yazsaydım bilimsel çevrelerde çok ses getirir miydi?

Ben bunları düşünürken eski diye nitelendirebileceğim yolcuların hepsi otomatik sesin deyimiyle tren gerçekte metrodan ancak şimdi inebilmişti. Elbette ki oturacak hiçbir yer kalmamış. İlerde tutunacak bir yer var. Kimse fark etmeden kapmalıyım. Yaklaşık on beş saniyelik endişeli bir süreçten sonra gözüme kestirdiğim tutunabileceğim yere varmayı başarıyorum. Önünde durduğum koltukta oturan kıyafetinden havasından masa başı işte çalıştığını tahmin ettiğim orta yaşlı kadın, arada bir derin bir şekilde of diyor. İlkokulda öğrettikleri ‘’Bir ah çeksem şu karşıki dağlar yıkılır’’ dizesindeki ah ünleminin of’a çevrilmiş haline benziyor bu serzeniş. Metroda sık sık rastladığım bu, beni serzeniş beni inanılmaz derecede rahatsız ediyor. Pekala, ağır şeyler yaşıyor, zor bir dönemden geçiyor olabilir.  Ama of demeden oturan diğer yolcuların, yüzleri gülümseyen insanların zorluk yaşamadığını kim bilebilir? Başkalarını da kendisiyle birlikte mutsuzluğa sevk etmeye ne hakkı var? Doğru ya, geçen gün okuduğum bir makalede yazıyordu: Danimarka’da kamusal alanlarda somurtmak yasakmış. Türkiye’de de olsa güzel olmaz mıydı? Zannımca çoğu kişi bu kanundan memnun olmazdı. Arabesk müziğin geçmişten günümüze dinlenegeldiği bir yerde, böyle bir kanunun varlığı mümkün olabilir miydi?

Az ilerideki genç de bacaklarını uzatmış oturuyor. Hayır, görmüyor mu metronun ne kadar kalabalık olduğunu, pek çok insanın ayakta durduğunu? Biraz saygılı olması gerekmez mi? Peki ya, kendisi ayakta duran kişi olsaydı ve onun şu an yaptığı kendisine yapılsaydı? Hepsini söylemek isterdim ama yapmaya cesaretim yok. Herkesin yorgun argın işten döndüğü evlerine bir an önce varmak istediği bir saatte gerginlik yaratmanın ne yararı var, daha da önemlisi ne hakkım var?

Pek çok yolcunun indiği durağa geldik. Biraz mutlu oldum doğrusu. Biraz daha rahat edebilirim. Çok mu bencilim yoksa? Bir saniye. Az önce şirin bir çocuk dedesinin elinden tutarak metroya bindi. Ne kadar da sevimli. Sanırım yüzüne dakikalarca bakabilirim. Az önceki tüm sinirim uçup gidiyor. Hatta gitti bile. Ne hikmetse insan, çocukların yüzüne baktığında -özellikle de sevimli olanların- dünya yaşanabilir bir hâle geliyor. Başkaları da benim gibi düşünüyordur, öyle değil mi? 

İneceğim durağa gelmek üzereyim. Şu anda yorgunluğumu daha iyi hissediyorum. Güzel bir yemek yiyip doğruca uyumak istiyorum. Doktorlar, sağlıklı değil diyorlar. Haklılar ama yemek yedikten hemen sonra yatmak çok iyi hissettiriyor. Hem başkalarına zarar vermiyorum, öyle değil mi? İneceğim istasyona vardım. Birazdan otomatik ses, her zamanki cümlesini söyleyecek. Ben de onunla birlikte söylesem olmaz mı?

- Sayın yolcularımız, lütfen, trenlere binmeden önce yolcu geçişine izin veriniz.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 150. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 150. Sayı