HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
HUDAYBERDİ HALLI 4
KEMAL BOZOK 5
SULTAN RAEV 6
Ahmet Kartal 7
Dediler, köye geliyormuş Omaroğlu. Tanıyanların içinden bir sızı gibi geçti bu haber. Birkaç ihtiyarı ise öyle bir silkeledi ki…
Demirci Abdullah elini başının arkasındaki şişliğe götürüp olduğu yerde donakaldı. İçinden şu sözler geçti ısırgan misali içini dalaya dalaya:
“Neden geliyor şu sağ olmuş, utançtan başımızı yere sokmaya mı? O ki köyün akıl hocasıydı. Aklını, kemalini artırmadı mı daha da? Yüzümüze topakla tükürmeye mi geliyor?
Müsellim değirmende duydu, değirmenci Musa’yla lafın en tatlı yerindelerken. Sözlerini ağzında bıraktı bu haber: “Onun gözlerine bakacağımıza değirmenin boğazına sağ düşüp ölü çıkmak daha iyidir,” dedi.
Sarı iselerin Rahim’in başı daha çok titremeye başladı. Sanki bu haber kasırgaya dönüşüp kafasını silkeliyordu: “Şu ihtiyar yaşımızda belimizi kıracak onun gelişi. Namertlik ne kötü bir şeymiş, Allah’ım?”
Abdurrahman’ın yorganına kor doldurdu adeta bu geliş, dedi keşke o gelene dek ruhumu teslim edip gitsem nehrin diğer yakasına, mezarlığa. Zaten eleğim elenmiş durumdayım.
Bir tek Gaffar’la Lezgi Muhammed etkilenmedi. Yerleri rahattı onların. Hiç belli olmazdı, belki de o gece mezarları alev alıp yanacaktı rahmetlilerin.
Postacı Musa’ya ters ters baktı ihtiyarlar, bu haberi getirdiği için. Sanki babalarına küfretmişti şu cırtlak sesli postacı. Sadece Müsellim bir daha sıkboğaz etti onu. Tapdık’ın yine bir şeyler çevirebileceğinden korktu. Bir keresinde Tapdık’ı kızdırdığında Omaroğlu’nu hatırlatmıştı ona. Saygısızlık bile yapmıştı Müsellim’e:
“Omaroğlu bir gün gelip her birinizin imanına birer köpek bağlayacak.”
“Kendin görgün mü, be Musa?”
“Gördüm.”
“Canının üzerine yemin et.”
“Başımın üzerine yemin ederim.”
“Lafladınız bile, öyle mi?”
“Tabii ya, gidip de gelmeyeyim, kayıp Gaffar ağabeyimin aziz başı üzerine yemin ederim, tam bir saat konuştuk. Konuştuk derken, postanenin alt tarafındaki bağda oturduk. Saçı, sakalı bembeyazdı. Pek konuştuğu falan da yoktu zaten. Ara sıra başını kaldırıp bir soru atıyordu ortaya.”
“Neyle ilgili, bizi de soruyor muydu?”
“Yok, zaten önce kendi ailesini sordu, dedim, iyiler çok şükür.”
“Peki, söylemedin mi hiç…”
“Yok, nasıl söyleyeyim. Gıkımı çıkaramadım.”
“Sonra ne anlattı?”
“Memmerze’yi sordu.”
Memmerze herkesten daha erkek çıktı, yine de sağ olsun. Köye geleceğini söyledi mi kendisi?”
“Evet, birkaç güne oradayım, Memmerze’ye söyle, evde olsun, dedi.”
İhtiyarların dertli, sıkıntılı günleri başladı ki ne başladı. Ev tutsağı oldular, idarenin önüne çıkıp doyasıya laflayamadılar o haberi aldıklarından bu yana.
Sonunda geldi Omaroğlu. Arabayı doğrudan Memmerze’nin bahçe kapısına sürdürdü. Memmerze saçı sakalı beyazlamış, sadece gözleri eskisi gibi korku saçan kayınbiraderine bakınca gözleri doldu, öne doğru yürüyüp sımsıkı sarıldı ona. İkisinin de gözyaşları sel olup birbirine karıştı. İkisi de dayanıklılıkta kaya parçası gibiydiler. Bunu hayatın bizzat kendisi de defalarca kanıtlamıştı. Şimdi damlalar parçalıyordu bu kayaları.
Sonra Memmerze kapıdan içeriye almadı onu. Elini göğsüne koyup işaretle, dur biraz, dedi. Ahıra girip üç dört günden beri bağlı tuttuğu koçu öne çıkarıp yere yıktı. Karşısındakinin nasıl bir insan olduğunu bildiğinden hiç konuşmuyordu Omaroğlu. Koçu onun ayaklarının dibinde boğazladığında yine gözyaşları sel olup sakalına karıştı.
Bu, o Memmerze idi ki tutuklanmasının üzerinden iki saat geçmeden hemen arkasından yiyecek, içecek getirmişti. Duruşmaya kadar etrafında dört dönmüştü… Sövüp kovan da olmuştu onu, su, çay getirmesi için yollayan da. Emir eri olup ayrılmamıştı Omaroğlu’nun etrafından. Sonra ona kışlık çamaşır, sırıglı1 yollamıştı. Her ay da harçlık. Başkan olduğu zamanlarda, kırbacı köy boyunca şaklarken eniştesi bu tokgözlü Memmerze ondan hiçbir şey ummamıştı. Verdiği damızlık düveyi zorla sokmuşlardı ahırına. Kız kardeşi öldükten sonra da Memmerze başka biriyle evlenmediği gibi onunla akrabalığı da kesmemişti.
Şimdi de durum buydu işte…
İçeriye girdiler. Başköşede, halının üzerinde Omaroğlu için yer hazırlamıştı Memmerze. Sofra da kurmuştu.
“Mütekkeye2 yaslan, rahatına bak, şimdi kebap hazır olacak, anam babam.”
Selamlaşma faslı sessizce geçmişti. İlk sözleri buydu Memmerze’nin. Omaroğlu da hiç fark etmedi bu durumu. Şişleri getirip fetirle3 tepsiye sıyırdı, kendisi de bağdaş kurdu.
“Azar azar, sıcak sıcak yiyelim, diyorum.”
Omaoğlu elini uzatmayıp ona baktı:
“Kepretiv4 yine idarenin altında mı?”
“Niye sordun?”
“Diyorum, biraz boğazı da…”
Bu sözler zavallı Memmerze’yi ne kadar üzdü. Boğazına yumruk oturdu, gözlerine yaş. Kendisi bilerek sofraya bir şey koymamıştı. Omaroğlu’nun ağzına içki sürmediğini biliyordu. Zaten en çok da bu yüzden başlamıştı ya kavgası bu sağ olmuşun. Şimdi gel gör ki zavallı Omaroğlu şu “zıkkım” olmadan yemek yiyemiyordu.
“Bir dakika, derdini alayım.”
Elini nişe uzatıp tepesi hamurla kaplanmış şişede iki kızılcık arağı çıkardı. Omaroğlu nerede olduğunu sanki o an hatırladı:
“Eskipara Vadisi’nde olduğumu nasıl da unutmuşum…”
Başka da bir şey söylemedi, büyüklere bu ağzı hamurlulardan, geyik etinden sürekli yolladığını hatırladı.
“Aç bakalım, ellerim tutmaz diye korkuyorum.”
Dikkat etti, arağı gördüğünde elleri titriyordu dağ gibi Omaroğlu’nun.
“Kalın camlı bardaklara doldur. Şu küçükler kuru boğazı ıslatmaya yetmez.”
Bardakları tokuşturdular. İlk Omaroğlu dikti kafasına bardağı. Ellerinin titremesi falan da kalmadı. Memmerze de içti. İçtikçe de bunca yıldır ilk defa böyle bir bardakla kızılcık arağı içtiğini hatırladı.
Kebaptan iki parça yedi Omaroğlu. Bir lokma da peynir dürümü indirdi midesine.
“Bir daha doldur bakalım, enişte.”
Bir bardak daha içti ikisi de. Sonra bardağı ters çevirdi Memmerze.
“Bende öyle bir nefes ne gezer, derdini aldığım. Bunu da sevindiğimden nereme içtiğimi bile bilemedim. Sen devam et istersen, ben bir çay koyayım, diyorum. Kekik çayı.”
“Koy, koy, Allah’ını seversen. Bunların hepsini sen söyledikçe hatırlıyorum.”
Omaroğlu’nun söylediği her kelime Memmerze’yi duygulandırıyor, kalbini bir hamur gibi eziyordu. Şu tokgözlü, ağa gibi adam ne hâllere düşmüştü Allah’ım.”
“Hele yarın olsun, hengel pişirteceğim. Üzeri piliçle. Sonra da sırayla canın ne isterse.”
Omaroğlu düşüncelere dalmıştı. Kır saçlı adam sanki Gazança Dağı’nın odanın köşesindeki küçük bir minyatürüydü. Memmerze onun dağdan ağır düşüncesini biliyordu. Şimdi soruların ağzının açılmasından korkuyordu. Ne cevap versin, iç açıcı ne söylesindi şu biçareye?
Bir süre sonra “Gazança Dağı” hareket etti. Bir bardak daha içti.
“Ulan, bu beni hiç etkilemiyor. Yerle ilgili, inan ki. Söndüremiyorum ta Kuru Dere’den içimde başlayıp tüten şu yangınımı. Çay içip bir uyusam mı?”
Kekik çayından sonra olduğu yerde mütekkeye başını koyup uyudu Omaroğlu. O uyanıncaya dek ne düşünüp taşınacağını bilemedi Memmerze. Acaba köye inmek isteyecek mi, ne düşünüyordu? Temelli mi dönmüştü köye?
“Enişte, şu ağzı hamurludan ver bakayım, biraz da şor5 dürümü.”
“Kuşburnu suyu da var, ondan da vereyim mi?”
“Ya hu, sabahtan beri neden dizmiyorsun sofraya? Ver haydi. Evet, atın var mıydı?”
“Atı ne yapacaksın?”
“Yarın horozların ilk ötüşüyle bir at binelim seninle diyordum, dağa taşa bir bakmak istiyorum.”
Bunca yıldır durmadan bu yerlerin aşkıyla yaşadığını, ormanların, çayırların, pınarların gözünün önünden gitmediğini söyleyemedi. Hatta birkaç defa rüyasına girip şeytan gibi kandırmıştı bile onu.
“Attan kolay ne var, a sağ olmuş, bir yılkı dolusu buluruz.”
“Köyde arak yapan çok mu?”
“Niye ki, var, evet.”
“Beş on tane al koy bir kenara.”
“O iş kolay, derdini aldığım.”
“O ağzıma sürmediğim günleri hatırlıyor musun, enişte? O it oğlu Ağamalıyev, o it oğlu.”
Omaroğlu’nun düşünceleri birkaç yıl geriye gitmişti yine. Başkan olduğu zamanlara. İlçe yönetiminin en sevdikleri yerdi Eskipara Vadisi. En sevdikleri başkanlarıydı Omaroğlu. Hepsini düğün dernekle karşılardı. Güzel bir ziyafet çekerdi şereflerine. Bir kere telefon etmeleri yeterliydi, ne gerekiyorsa yollardı. Geyik avlatıp yollaması bir yana, arkadaşlarının odunu, kömürü, eveliği6, gurutu7, kekiği, kızılcık arağı, tulum peyniri de hazırlanıp Eskipara’dan giderdi. Onun ekmeğini gönül rahatlığıyla yerlerdi. Milletin boğazından kesip vermediğini biliyorlardı Omaroğlu’nun. Herkesin saygı duyduğu bu babacan adamın işleri doğru yürüttüğünün, halkını geçindirdiğinin farkındalardı. Ayrıca insanların kendileri de çalışkan, toprak da bereketliydi.
Yoldaş Süleymanov’un kendisi de Omaroğlu’nun sofrasına oturmaktan çekinmezdi. Başta o adam olmak üzere Eskipara Vadisi’nin insanlarından zarar gelmeyeceğini biliyordu. Her geldiğinde Omaroğlu’na iş makinesi falan veriyor, köye yardımlarda bulunuyordu.
Bir tek Ağamalıyev’in gelişi açmazdı onu. Yüzünden, gözünden insafsızlık yağan, ayağını basamağın üst kısmına koyup herkese meydan okuyan savcının. Köye her geldiğinde birkaç kere laf sokmadan duramazdı.
Avdan ava yolu düşerdi vadiye Ağamalıyev’in. Her zamanda grup hâlinde olurlardı. Tanımadığı insanların yanında Omaroğlu’na laf atardı gelir gelmez:
“Selam, a Ayrım8, nasılsın lan?”
Sonra yüzünü misafirlerine dönüp Ayrımların aptallıklarıyla ilgili fıkralar anlatırdı.
“Kaçman için fare deliği bile yok, artık içeceksin a Ayrım.”
Omaroğlu tokat yemiş gibi olmuş, yine de hiç sesini çıkarmamıştı.
“Al bakalım, seni etkilemez ki maşallah ayı gibisin. İç bakalım.”
Misafirler gülüşmüşlerdi. Omaroğlu ters bir tokat daha yemiş gibi olmuştu. Ne desindi bu haddini bilmeze?
“Haydi, kımılda bakalım, bozma keyfimizi.”
“Babamın mezarına yemin ederim, içmeyeceğim.”
“Yere yıkıp boğazına dökeceğiz.”
“Öyle bir şey yapmazsın.”
“Kalkın bakalım.”
Ağamalıyev’in işaretiyle şoförüyle çalışanlarından biri Omaroğlu’nun üzerine çullanmışlardı.
“Yaklaşmayın, her birinizi bir tarafa savururum.”
Dediğini yapmıştı da. İterek devirmişti koluna yapışanları. Ağamalıyev ne yapacağını bilememişti. Önce silahını çekip korkutmayı düşünse de Süleymanov’un kulağına gidebileceğinden çekinmişti. Karşısındaki Ayrım olsa da kolhozun9 başkanıydı sonuçta. Düşüncesinden vazgeçip:
“Gidelim, oturun yoldaş Şahniyarov. Geda10 sofrası da böyle olur işte,” demişti.
Bu sözler Omarıoğlu’nun Nevruz yumurtası gibi kıpkırmızı olmasına neden olmuştu. Bir ara içinden… Deli şeytana lanet okuyup dilini ısırmıştı. Arabaya doluşup gitmişilerdi. Sofranın başında yalnız bırakmışlardı kebap pişirmekten üstü başı is kokan Omaroğlu’nu. Araba hareket ederken bir şey daha duymuştu:
“Ayrım köpek oğlu.”
İşi gücü tehditler savurup hapse attırmaktı sadece. Her seferinde de ziyafetin sonunda aklınca Omaroğlu’na hoş bir şeyler söylediğini sanırdı:
“Hoşça kal, lan Ayrım. Senden de şikâyet falan geliyor. Atını biraz yavaş seğirt. Gelip bizim ahıra girmesin.
Omaroğlu, şu köpek suratlının babasının da kötü biri olduğunu duymuştu. Hayatı önüne gelene saldırarak geçmişti adamın.
Her ne olursa olsun, sofrasında ekmek yiyen birinin yaptıklarına katlanmak gerektiğini söylüyordu. Her hâlde o da yediği lokmaya ihanet etmez, diye düşünüyordu.
Sonunda birbirlerine düştüler. Başkan çoktan işkillenmişti aslında. Biliyordu ki karşısındaki ısrar ettikçe o yüzünü çevirse de yine sonunda bir halt karıştıracaktı Ağamalıyev.
Bir gün değerli misafirlerinin önünde rezil etti onu. Misafirlerden biri kafayı bulduktan sonra Omaroğlu’nun içmediğini gördü, içeceksin diye tutturdu.
Damarı fena tutmuştu adamın. Bu adamın hayatında ağzına içki sürmediğini ne kadar anlattılarsa da inadından vazgeçmedi. Zavallı Omarğlu kendisi de anlatmaya çalıştı:
“Sizin güzel hatırınız için isteyin hemen gidip Gazança’nın tepesinden kar getireyim – koşarak giderim. O dilime değerse biterim.”
“Biz içip ölmüyoruz ki sen de ölesin, iç, öğren. Yoksa dünya zevkinden mahrum kalırsın.”
Her kafadan bir ses çıkıyordu:
“Güzel söyledin.”
Önceleri Omaroğlu’nun içmemesine aldırmayan Ağamalıyev misafirin mahcup olduğunu görünce kabalığa başvurdu.
Omaroğlu’nun geldiğini Memmerze’de olduğunu artık bütün köy biliyordu. Demirci Abdullah içeriye girdiğinde Sayalı onunla göz göze gelmeyip çıktı. Adam gündüz vakti kadının ahıra girdiğini gördü. Şu vakitte ne işi olabilirdi ki orada? Hiçbir şey anlamadı. Adam bir anda uykudan uyanmış gibi oldu. Başından aşağı kaynar sular döküldü adeta. Biliyor geldiğini. Köy yıkılıyor bu haberle. Duyması kolay. Ağlayıp içini boşaltmak için ahıra girdi. Sayalı’nın gözleri kıpkırmızıydı. Onu görünce gözlerini elbisesinin eteğiyle bir daha sildi.
“Ne var, ne diye ağlıyorsun?” diye sordu boğula boğula.
“Ne olacak, hiçbir şey, başıma küller.”
“Başını neden küllüyorsun, ne oldu ki?”
“Bundan büyük ne olabilirdi? Çıkıp geldi…”
Gözyaşları tekrar akmaya başladı.
“Bir gün geleceğini bilmiyor muydun?”
“Biliyordum ancak o sevdaya düştüğüm güne taş yağsaydı hem de kara taş.”
“Pehlivan gibi bir oğlun oldu ama. Ne diye taş yağdırıyorsun?”
“Bir pehlivan da sensin. Ar’ı yiyip namusu da belinize sardınız.”
Yarasının kabuğu sanki şimdi kalkmıştı kadının.
Demirci Abdullah’ın ateşini körüklediler adeta. Sinirinden alev aldı adam:
“Kes, kes, bilseydim soyumu köpek soyuyla birleştirmezdim. Şuna bak, yeniden namus abidesi kesildi başımıza.”
“Şimdi nasıl düğün yapacaksın Selvinaz’a? İki gün kaldı. Babasının sen olmadığını duymayacak mı?”
“Düğün de yapacağım, kocaya da vereceğim. Selvinaz’a babalığı ben yaptım.”
“Hele bir gör oğlan tarafı ne diyor? Onlar da şimdiye duymuşlardır herhâlde.”
“Hiçbir şey söylemezler. Söylerlerse de atarız nişanı. Bana bak, yoksa tekrar geri dönmeyi mi düşünüyorsun?”
Bu sefer Sayalı alev aldı:
“Benim bir tek urganım eksik. Yerimde kim olsa ineğin urganını çözüp kendi boğazına geçirirdi.”
Abdullah yumuşadı:
“Kaygılanma, git hazırlıklarını yap. Omaroğlu aptal değil. Geldiği gibi gitmesini de bilir.”
***
Sabah erkenden Memmerze’yle Omaroğlu Coğaz’ın diğer kıyısında at binmişlerdi. Memmerze onun at binmeyi yadırgamadığını fark etti.
“Gel atları değiştirelim. Yadırgamış olabileceğini düşünüp sana yorga olanı verdim. Seninkisi doru atlardır, bilirim.
“Gerek yok. Şu an bana zaten yorga at lazım. Yavaş yavaş gitsin, olup bitenleri doyasıya hatırlayabileyim.”
Omaroğlu gerçekten de atın üzerindeyken kendinde değildi. Durmadan dalıp gidiyor, düşünceleri daldan dala atlıyordu.
Noylu Pınar’a vardıklarında konuştu Omaroğlu:
“Burası ora işte. İt oğlu it Ağamalıyev.”
***
Onlar küsüp gittikten bir hafta sonra Mezemli- Abbasgulu’yu yakaladılar pazarda bir hurç dolusu kızılcık arağıyla. Ağamalıyev onu serbest bırakırken:
“Bunların hepsini Omaroğlu’na götür içsin. Bitirir bitirmez haber versin.”
Bu bir uyarıydı. Araya hatırı sayılır ihtiyarları koyup barışmayı düşündü o işe yaramazla. Oturup iyice düşündükten sonra vazgeçti yoksa sonra Ağamalıyev’in bekçi köpeğine dönüşecekti. Ayrıca o kadar küfürden sonra şerefini nereye saklayıp barışabilirdi ki? Temkinli davranıp yakayı ele vermemeye çalıştı. Günün birinde Ağamalıyev’in tekrar avlanmaya geleceğini umuyordu. Ona ağız dolusu kocaman bir “Ayrım” deyip barışacaktı.
İlerleyen zamanlarda Ağamalıyev’den bir ses çıkmadı. Ne onun adını andı ne de ona bulaştı. Sonunda…
O kıtlık senesi… O açlık senesi. Başka çaresi yoktu Omaroğlu’nun. Köy mahvolabilirdi. Milletin açlıktan ölmesine göz yumamazdı. İhtiyarları topladı – Müsellim’i, Abdullah’ı, Abdurrahman’ı, Hasan’ı, Gaffar’ı, Lezgi Muhammed’i. köyün kaymak tabakasını.
“Size danışmam lazım. Ne derseniz, nasıl buyurursanız öyle olacak. Ambarın dibindekilerle zar zor köyü ilkbahara kadar çıkaracağım. Sonrası için daha fazla alanı ekmeği düşünüyorum, biraz tütün yerinde, bir hayli de ham, işlenmemiş yerde. Milletin yemesi için. Ne diyorsunuz. Ama öncelikle aramızdan köye yayılmamalı, sonra da köyden dışarıya yayılmamalı bu haber,” dedi.
Çok beğendiler Omaroğlu’nun teklifini. Bunu halkı için, köyü için yaptığını biliyorlardı.
Yüz dönümden fazla yeri ektirdi Omaroğlu. Yüz dönüm. Halkı çıkardı o kötü seneden. Komşu köyler de Eskipara’nın ekmeğini yedi o zamanlar.
Dağ gibi adamı arabaya bindirdiler milletin gözü önünde. Ağamalıyev bizzat gelmişti köye. Kim söylemişti, kim haber vermişti acaba?
Mahkemede aleyhinde tanıklık etti Müsellim, Abdullah, Hasan, Abdurrahman, Gaffar, Lezgi Muhammed. Doğrudur, dediler fazladan yer ektirdi Omaroğlu.
O savunmasını yaptığında ise şahitlerin hiçbirini göremedi. Köylülerden de kimse yoktu salonda. Sadece Memmerzesırıglısına sarılmış ona bakıyordu. Tükürecek bir yüz bulamadı Omaroğlu. Evine, malına mülküne el konuldu. Hastane oldu onun mülkü. Karısı henüz bebek olan kızıyla babasının evine döndü. Sonra da Abdullah’a vardı, demirci Abdullah’a. Yirmi beş sene ömrünü çürütmek istemedi Sayalı. “Yirmi beş yılda kim öle, kim kala,” dedi Abdullah.
Dağı taşı arşınladılar Memmerze’yleOmaroğlu. Sonunda gidip Köroğlu Kayasının üzerinde durdular. Köydeki evler kuşbakışı görünüyordu buradan, dürbünle bakan olsa avludakileri bile seçebilirdi. Derin bir iç geçirdi Omaroğlu. Bunun ne anlama geldiğini anladı eniştesi.
“Ahın dağlara, taşlara…”
“Hey gidi dünya, gidi dünya. Ölmeden gelip Eskipara Vadisi’ni bir daha gördük. İnsanın canı it canıdır, yeminle. Önceleri dayanamayacağımı düşünüyordum.”
Birden bire gözlerine baktı Memmerze’nin. Kaç gündür ondan kaçırdığı bakışlarını yakaladı sonunda.
“Demek bir sene bile beni beklemedi o açgözlü Badam’ın kızı.”
Memmerze, Omaroğlu’nun her şeyi bildiğini anladı. Biraz hafiflemiş gibi hissetti.
“Avrat kısmı zora gelemez, anam babam. Giden gitmiş, neyse de o it oğlu it, o sıpa oğlu sıpa yapmamalıydı.”
“Ya Selvi nasıl, Selvi?”
Omaroğlu gittiğinde üç yaşına henüz basmıştı Selvinaz, tam en şirin dönemindeydi ki… Bunları söylerken sesi boğuklaştı Omaroğlu’nun. Yavrusu için burnunun direğinin sızladığını anladı Memmerze. Her şeyi anlatmaya karar verdi.
“Ceylan gibi, maşallah. Güzellikte, yapılı olmasında babasına çekmiş. Üstelik iki gün sonra da evleniyor. Hemşirelik okudu, doktordur Selvinaz. Nişanlısı da ziraat mühendisi.”
Omaroğlu’nu yerinden sıçrattı bu haber. Öyle bir duygulandı ki gözyaşları yere damladı. Selvinaz’ı bebek olarak hatırlıyordu zavallı. O bebek evleniyordu şimdi şu gidi dünyada.
“Maşallah, öyle bir delikanlı ki nişanlısı, kısa sürede herkesin itibarını kazandı. Aslı Musaköylü’den. Yakında başkan seçecekler onu.”
Epey bir süre sonra daha da boğuklaşan sesle sordu Omaroğlu:
“Düğün ne zaman?”
“Yarından sonra.”
“Selvi’yi nasıl görebilirim? Bir yerlere çağıramaz mıyız?”
“Konuşayım, gelsin annenlere.”
“Gerek yok.”
“Köy hastanesine gitmen gerekiyor. Ha, bir de düğünden dolayı izinli.”
Memmerze, Omaroğlu’nun Selvinaz için köye geldiğini o an anladı.
Kara zurnanın sesi köyün her köşesine ulaşıyordu. Erkenden içmeye başlamıştı Omaroğlu. Yan tarafında oturmuştu Memmerze. Düğünün sesi geldiğinde gözü Omaroğlu’ndaydıMemmerze’nin. Ne kadar bakarsa baksın aklına hiçbir şey getiremiyordu. Omaroğlu’nun neler çektiğini bilemiyordu. Gördüğü bir şey varsa o da müziğin sesi her kesildiğinde yüz gramlık köşeli kadehle arak içtiğiydi. Zavallı adamın çatlayacağından korkuyordu. Birden bahçe tarafından bir ses duyuldu. Ses Memmerze’ye bile tanıdık gelmemişti.
“Misafir ister misiniz, Tanrı misafiri?”
Omaroğlu kendine çekidüzen verdi. Memmerze hoş beş için dışarıya çıktı. Ne kadar düşünse de geleni tanıyamadı. Allah’tan kendini tanıttı cana yakın, orta boylu, orta yaşlı adam.
“Musaköylü Yusuf ben, İsmeyl’in babası. Ne var ne yok, tanışalım hele.”
Ziraat mühendisi İsmail’in babasıydı, damadın. Neden gelmişti acaba? Hem de bir başına.
“İçeriye gel, hoş geldin, safa geldin. Geç, geç. Omaroğlu’yla da tanış.”
Omaroğlu ayağa kalkıp iki eliyle de tokalaştı gelenle. İçkili olduğu kesinlikle belli olmuyordu. Sanki başı hamurludan değil de güğümden doldurup Alı Pınarının suyundan içmişti. O da şu gelenin neden geldiğini düşünüyordu.
“Ağrını alayım, Omaroğlu, doğru demişler yiğidin adını duy, yüzünü görme, diye. Yüzsüzlük edip geldim ki yüzünü de görebileyim. Hakkında çok şey duydum.”
“Benden yiğit mi olur? Şimdinin yiğitleri gençlerdir.”
Omaroğlu bir fırsatını bulup Memmerze’ye baktı ki belki o, gelenin kim olduğunu kaşıyla, gözüyle işaret etsin. Memmerze hemen anladı:
“Bizim ziraat mühendisinin babası, konuşmaya gelmiş.”
Her şey anlaşıldı. Dünürüymüş demek. Çok kötü oldu Omaroğlu. Allah’ın işine bak ki biricik yadigârı Selvi’nin düğününde bile dışarıda kalmış, yavrusunun bu mutlu gününü bile göremiyordu, iki adımlık yerde.
“Öyle mi, çok güzel, hayrola peki?”
Adam uzun süre cümlesini toparlayamadı. Sonra da rastgele kekelemeye başladı:
“Hayır duası almak için geldim, nasıl olsa herkes gelinimizin babasının Omaroğlu olduğunu biliyor.”
Omaroğlu gayet iyi anladı bu gelişin amacını. Korkuyorlar, ya düğüne gelirse diye. Hayır duasını şuracıkta alıp yoluna set çekmek istiyorlar. Bu yüzden parladı:
“Size kızı ben mi verdim ki gelmiş benden hayır duası istiyorsunuz? Kime dünür gittiyseniz o versin.” Başka bir şey söylemeden baştaki odaya girdi. Yusuf’un bozulduğunu görünce zavallı Memmerze telaşlandı:
“Aldırma, derdini alayım. Onun için de çok ağır çünkü. Gidin mutlu mesut düğününüzü yapın. Hayırlı olsun. Bir yastıkta kocasınlar.”
Adam vedalaşıp gitti
…Düğün evinde diken üzerinde oturmuştu ihtiyarların çoğu. Diken üzerinde. Demirci Abdullah’ın kulağı seste, kalbi telaştaydı. Bir dakika bir yıl gibi geliyordu ona. Sayalı’nın rengi solmuştu. Durmadan ağlamaktaydı. Müsellim Hasan’ın yanına oturmuştu, ikisi de içeriye gireni ilk önce görebilmek için yüzleri bahçe kapısına doğru oturmuşlardı. Evinde Abdurrahman’ın yastığı daha da ağırlaşmıştı11.
Kızlarla çevrelenmiş bir şekilde oturan Selvinaz ara sıra arkadaşlarına:
“Annemle babamda bir şeyler var. Damızlık inekleri ölmüş sanki.”
Her şeyden haberi olan arkadaşı kızı yanıltmaya çalışıyordu:
“Senin gibi dünya güzelini evlendiriyorlar, kolay mı?”
Düğünün en güzel anıydı. Gelini oynatan ezgiyi çalıyorlardı. Selvinaz’ı oynamaya kaldırıyorlardı. Birden yarım akıllı Temi bahçe kapısında göründü:
“Omaroğlu geliyor, Omaroğlu!”
Düğündekilerin üzerine su döküldü adeta. Selvinaz şaşırıp kaldı. Ne oldu bu insanlara acaba? O da herkes gibi istemsizce kapıya baktı. Az sonra beyazlaşmış saçları birbirine karışmış, uzun boylu, iriyarı bir adam kapıda belirdi. İçkiyi fazla kaçırdığı belli oluyordu. Adımlarını doğru dürüst atamıyordu. Onun göründüğü an zurna balabanın sesi kesiliverdi. Yavaş yavaş öne doğru yürüdü. Selvinaz, annesinin bu ismi duyar duymaz ahıra doğru kaçmasından işkillendi. Babası ölüye benziyordu. Omaroğlu gelip Müsellim’le Hasan’ın önünde durdu. Onlar da dâhil orada bulunanların hepsi başlarını yere eğmişlerdi. İhtiyarları epeyce süzdü, başlarını kaldırmadıklarını görünce Abdullah’ın karşısına geçti. Abdullah’ın da başı eğilmiş, bir türlü kalkmıyordu. Bir hayli de onun önünde durduktan sonra kızların çevrelediği Selvinaz’a doğru ilerledi. Deminden beri herkesi susturan bu adamın kendisine doğru gelmesi Selvinaz’ı korkuttu. Neyse ki arkadaşının sesi imdadına yetişti:
“Korkma sakın. İyi bir adam o. Ayrıca akraban da.”
Omaroğlu kızın tam karşısında durup gözlerine baktı. O an onun aklındaki şu önünde duran boylu boslu, hanım hanımcık, evlenecek kız değildi ki, yaramazlık yapmaya yeni başlayan, her dakika “baba benim”, “baba benim” diyen bebekti. Gözler aynı gözlerdi. Gözler değişmez ya, büyümez ya, aynı kalır. İnsanlar büyür, yaşlanır…
Kıza sıkı sıkı sarılıp bağrına bastı Omaroğlu. Selvinaz yüzünün ıslandığını, ısındığını hissetti. İnsanlar görmesin diye gözlerini onun yüzüyle, saçıyla kuruladı Omaroğlu. Sonra cebinden büyükçe pırlanta taşlı bir yüzük çıkarıp onun parmağına taktı. Bu yüzük Memmerze’ye emanet ettiği en kıymetli son eşyasıydı.
“Bu da benden Selvi yavruma hediye,” dedi sesi hırlarken. Kız parmağındaki değerli yüzüğe, yavaş yavaş kanının kaynadığı önünde duran adama bakıp hiçbir şey anlamıyordu.
Omaroğlu yüzünü zurnacılara çevirip:
“Şöyle güzel bir şarkı çalın, Selvi yavrumla oynayacağım,” dedi.
Zurnanın sesi duyuldu. Omaroğlu Selvinaz’la salına salına oynamaya başladı.
Başlar yavaş yavaş kalkıyordu…
Selvinaz’ı yerine doğru götürürken:
“Bundan sonra bir derdim olmayacak, derdini aldığım,” dedi Omaroğlu.
Çekip gitti Omaroğlu. Önce düğünden, sonra da köyden. Memmerze onu uğurlayıp düğüne geri döndü. Baktı ki her şey kaldığı yerden devam ediyor. Omaroğlu hiç gelip gitmemiş gibi. Tam oturup elini sofraya uzatıyordu ki zurnacılara:
“Çalmayı kesin. Kızın annesi fenalaştı, durumu kötü,” dediler.
1 Sırıglı: Bir çeşit kapitone mont.
2 Mütekke: Silindir şeklinde kırlent.
3 Fetir: Yuvarlak ekmek çeşidi.
4 Aslında kooperatif anlamına gelen bu kelime bazı ağızlarda bu şekilde değişerek bakkal, dükkân manasında kullanılmaktadır.
5 Şor: Peynir çeşidi.
6 Evelik otu: At kuzukulağı.
7 Gurut: Kurutulup top hâline getirilmiş yoğurt.
8 Ayrım: Azerbaycan’ın Gedebey, Tovuz, Gazah vb. bölgelerinde yaşayan kökenleri eski İrevan’da yaşamış Azerbaycanlılara dayanan halka verilen ad.
9 Kolhoz: Kolhoz: SSCB döneminde tarım üretim kooperatifi.
10 Geda: Alt sınıf.
11 Azerbaycan Türkçesinde hastalara söylenen “Yastığın hafif olsun” diye bir deyim vardır. Burada bu deyimin olumsuz şekli kullanılmıştır.