On Yıl Sonra Bosna Hersek...


 01 Eylül 2019

Bir şehre yeniden gitmek bir kitabı ikinci kez okumak gibi... Altı çizili satırlara daha çok dikkat ediyor belki de gözden kaçırdığımız bölümleri yeniden çiziyoruz.  Bu duygularla yaklaşık on yıl sonra yeniden Bosna Hersek’i ziyaret etmek nasip oluyor. 

Türkiye’ye göre sakinliği devam etmekle birlikte şehri biraz daha kalabalık buluyoruz. Bu konuda, Türk nüfusunun artmasının yanı sıra on yıl önce görmediğimiz Japon, Arap turistlerin çokluğu da etkili görünüyor. Binalar, yollar, camiler yenilenmiş; çağın olmazsa olmazı alışveriş merkezleri çoğalmış. Savaşın izleri çok daha az fark ediliyor. 

Tüm bunlara rağmen “Gazi Hüsrev Bey (Begova) Camii başta olmak üzere, şehrin yeşil tepelerindeki ahşap minareli, şirin camiler halen Bosna’yı süslemeye devam ediyor.”  Ayrıca İkinci Dünya Savaşı sırasında cephanelik olarak kullanılan ve sonrasında yıkılan Bakırbaba Camii de aslına uygun olarak Bursa Belediyesi tarafından yeniden inşa edilmiş. Haziresindeki mezar taşları ayağa kaldırılarak... 

On yıl önce en etkilendiğim mekân olan İmparator Camii’nde yine aynı huzuru yaşıyorum. Hatta avluyu çevreleyen rengarenk petunyalar ve küçük kabristanda  sarıklı mezar taşlarının arasında bulunan, aynı zamanda Bosna’nın simgesi beyaz zambaklar, koku ve güzellikleriyle beni daha da cezbediyor. Başçarşı, sebil, güvercinler, bakırcılar, ahşap oymacıları, gümüşçüler, cevap (kebap) ve börek dükkanları...Değişmeyen diğer mekanlardan...

Son savaşta, içindeki  pek çok eserin günlerce yandığı ve “ışığını kaybetmiş kara gözleriyle halen nehre bakmaya devam etmektedir.” diye anlattığım  Vijecnica Kütüphanesi, bugün tamamen yenilenerek belediye binasına dönüştürülmüş.

 Evliya Çelebi,  ikinci Yusuf diyerek güzelliklerine övgüde bulunduğu  Boşnak insanının dindarlığını şu sözlerle anlatmıştır: “Çarşıda, pazarda akçe sayarken ezan işittikleri gibi ‘Lebbeyk Allah’ım’ deyip akçeyi meydanda bırakıp dükkanlarını kapamadan bölük bölük camiye giderler.”  Böyle temiz insanları olmaya devam etse de artık pek çok yerde olduğu gibi dükkânı kapatmadan çıkmayı bırakın, cami duvarlarına “Çantalarınıza dikkat edin, cüzdan ve telefonlarınız çalınabilir!” levhası asılmış. Göçmen ve turistlerin çoğalması da –maalesef- bu olayların artmasına sebep olmuş. 

Saraybosna ile Trebeviç arasında son savaşta yıkılan teleferik yeniden yapılarak faaliyete geçmiş. Bu sebeple teleferik çıkışına çocuk ve gençler için park alanları, küçük oteller yapılmış. Bir zamanlar mayın korkusu ile çıkılamayan Saraybosna tepeleri şimdi çok daha kalabalık. Biz de pazardan aldığımız malzemelerle hafif bir piknik yapıyoruz. Aslında bizi doyuran yeşilin tonları, temiz hava ve su sesi oluyor. Yamaçlar rengârenk çiçeklerle bezenmiş. Özellikle kantoran çiçeklerinin  parlak sarısı her yerde ışıldıyor.

  Bosna nehrinin kaynağının yer aldığı Vrelo Bosna’ya faytonla ve gökyüzünü perdeleyen üç yüz yıllık ağaçları seyrederek gidiyoruz. Turizmin gelişmesinin bir sonucu olarak, çoğu Arap turistlerin yer aldığı ücretli bir park alanına dönüşse de güzel, huzurlu ve serin havasını muhafaza etmeye devam ediyor.  Araç girmeyen dönüş yolunu, Osmanlı’ya aşina ihtiyar çınarların altından uzun ama hoş bir yürüyüşle tamamlıyoruz.  

Sonrasında “Kenarındaki ıhlamur ağaçlarının sağlık, huzur vadeden kokuları ve serinliği altında nehri takip etmenin zevki ise ayrı bir yaşam sevinci verir.” düsturunca Milyaçka’yı takip ederek  ıhlamurlar altında sakin bir akşam yürüyüşü yapıyoruz. 

Ertesi gün Mostar’a gidiyoruz. “Sarajevo Mostar yolundayız. Tek bir kaya parçasının görülmediği yemyeşil dağlarda zikzaklar çizerek ilerlerken, iki çatılı evleriyle ve bu evleri beyaz çitler gibi çevrelemiş mezarlıklarıyla Boşnak köylerini sağlı sollu selamlamaktayız. Köylerin kimliklerini, kimi yerde vahdet sembolü minareler, kimi yerde de tepesindeki çanıyla kiliseler belirliyor. Bazı köylerde ise her iki sembol de mevcut…

Bir süre sonra Neretva’nın ıslak çehresi karşılıyor bizi ve Mostar’a gidene kadar sadık bir yoldaş oluyor. Sonrasında köprüler ve tüneller… Tüneller, göz kapağını her araladığında güneş gökyüzünün maviliğinden kattığı rengini dağlara yeniden sürüyor sanki. Ardından Neratva’nın belki de binlerce yıl önce parçaladığı kayalıklar görünmeye başlıyor. Yolun sağ tarafındaki küçük balık tesislerinin habercisi martı sesleri geliyor kulağımıza ve ardından nehirde küçük lekeler oluşturan görüntüleri beliriyor. Birkaç martı karşıki dağın yeşil fonundan hızla nehrin türkuaz rengine akıyor, bizi de beraberinde götürerek. 

Neretva’yı bir süreliğine kaybettiğimizde dallarında kırmızı korlar taşıyan nar ağaçları, yol kenarlarındaki trafik levhaları gibi, şehre yaklaştığımızı haber veriyor. Narçiçeklerinin güzelliğiyle içimiz yanarak yola devam diyoruz. “

On yıl öncesindeki hislerimizi yeniden yaşıyoruz. Fakat Blagay Tekkesi’ne vardığımızda eski duygularımızı kaybediyoruz. Tekke, yanındaki haşmetli kayalık ve altından çıkan Buna Nehri’nin kaynağı aynı görünse de eski sakinliği ve huzuru kalmamış. Çağın turizm etiketi buraya da yapışmış. Türk, Japon ve Arap turistlerle dolu... En üzücü olan da Osmanlı’nın fethinden önce buraların manevi fatihi  Sarı Saltuk tarafından yapılan bu tekkenin karşısındaki restoranlarda içki içilmesi.

Evliya Çelebi :

“Kale altından çıkan Bona nehri, mağara önünde büyük bir havuz haline gelir. Güya nice kere kulaç ipler ile şakul bırakmışlar, dibini bulamamışlar. Burada kayalara bitişik bir Halveti tekkesi vardır. Bu havuz kenarında herkes sohbetler edip, balıkları seyreder. Bu balıkların her biri onar, yirmişer okka gelir. İnsan baktıkça hayran olur; ama kimse avlamaz. ‘Her kim balık avlarsa o adam iflah olmaz.’ diye itikat etmişlerdir.” diye bahsetse de bugün balıklar da turistlere ikram edilmeye başlanmış.

On yıl önce yağmur serinliğinde manevi huzurunu tattığımız Blagay’dan hüzünle ayrılıyoruz. 

Hırvatlar, Mostar ‘ın tepesindeki dev haçın karşısındaki tepeye büyük bir kilise yapmaya başlamışlar. Amaç, minarelerin hilalini “haçın altında” bırakmak... Bunu görünce, Aliya İzzet Begoviç’in halkına gökyüzündeki hilali işaret ederek: “Üzülmeyin, haç her zaman hilalin altında kalacaktır.” şeklinde manevi güç  vermesini  yine tebessümle hatırlıyoruz. 

“Nihayet ‘beyaz hilal’den ‘gökkuşağı’na kadar pek çok değerli unsura benzetilen; yapıldığından bu güne kadar şehrin, hatta tüm Bosna’nın simgesi haline dönüşmüş o ünlü köprü karşımızda… Doğu ve Batı kültürlerini birleştiren o gümüş kemer… Bosna Hersek denince ilk olarak akla gelen o tarihi manzara… Evlenme çağındaki gençlerin üzerinden suya atlayarak cesaretlerini ispatladıkları geleneksel terazi… Halkın mutluluğunun göstergesi olarak şehrin inci dişleriyle gülümseyen çehresi… Neretva’nın parlak türkuaz, dalgalı saçlarına bir gelin iffetiyle giydirilmiş sedef taç… “

Evliya Çelebi, köprüye duyduğu hayranlığı şöyle ifade etmiştir: “Şunu bilesiz ki  bu hakir Evliya, bu ana gelinceye kadar on altı padişahlık yer gezdim, böyle büyük bir köprü görmedim. Bu köprüdeki letafeti ve zarafeti ve mimarlık sanatını bundan evvelki mimarlardan hiçbirisi yapamamıştır.” 

Haziran sıcağında eski çarşıların arasından köprüye doğru ilerliyoruz. Özellikle Türk turistlerin yoğun ilgi gösterdiği  köprüde, gençlerin köprüden atlamasını bekleyen farklı ırktan, farklı dinden pek çok insan var.  Bir süre sonra ılık bir yağmur başlıyor. Yağmurlar, Bosna’ya en çok yaraşan şey.

Karagöz Camiinin bahçesinde yağmuru ve huzuru dinliyoruz. 

Saraybosna’ya döndüğümüzde eski dostlarımızdan Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi’nde görevli Azra Hanım’a konuk oluyoruz. Emekliliğine üç ay kalmasına rağmen halen Osmanlıca metinleri çevirerek kataloglar hazırlamaya devam ediyor. Hatta daha da yoğun çalışıyor. “Bu metinlerin çevrilmesi bizim ülkemiz için çok mühim!” diyor ve gençlerin duyarsızlığından ve çalışmamasından şikayet ediyor. 

Azra Hanım benim “İlk Hedef”  adlı hikâyenin kahramanı... Kocasının savaşta şehit olmasına ve yurt dışındaki tanıdıklarının davetine rağmen iki küçük çocuğu ile yurdunu terk etmeyen güçlü Boşnak anne... Aslında hikâyesinde bahsetmediğim pek çok özelliği ve sıkıntısı da mevcut. Mesela biz Bosna’da iken  kanser olması ve bu hastalığa Allah’a sığınarak, sabırla direnmesi.. 

Azara Hanım, kendi deyimiyle “Osmanlıca” konuşuyor ve bizden günümüz Türkçesini tam bilmediği için özür diliyor. Bizse konuşmasını anladığımızı hatta bu tarz konuşmasının daha çok hoşumuza gittiğini söylüyoruz.  Çok kullanmadığı ince belli çay bardaklarıyla eski bir Türk tanıdığının getirdiği çaydan ikram ediyor.  Yanında ise iste kurutulmuş et ve Travnik peyniriyle hoş bir sofra kurmuş.

Diğer akşamlar, eski dostlarla görüşmelerimiz devam ediyor. Samra Hanımla Moriça Handa Boşnak kahvesi içiyor,  Amina Hanımla Sevda Kuça’da yaban mersini ve gül şerbeti içiyor, kalede zito(buğday) tatlısı yiyoruz. Amina Hanım, İlk Hedef adlı hikayeyi Boşnakça’ya çevirmek için iki kez  girşimde bulunduğunu ancak gözyaşları içinde kalarak işi tamamlayamadığını söylüyor. Zira Azra Hanım’la eski dostlar ve onun yaşadıklarına yakinen  şahit olmuş.

Bosna’da son olarak Jajce (Yaytse) ve Travnik’e gidiyoruz. Yemyeşil ormanlar ve Boşnak köyleri rehber olmaya devam ediyor. Jajca, Travnik’in ilerisinde şelaleleri ile meşhur bir Boşnak şehri. Şehre girer girmez şelalenin yeşillikler içindeki güzelliğinin etkisi altında kalıyoruz. Aynı görüntülerden yüzyıllar önce etkilenen Evliya Çelebi ise, manzarayı şu şekilde anlatır: “Yalçın kayalardan, üç Süleymaniye minaresi boyu aşağı Pileve Nehri derya gibi dalgalarla aşağı atılır ki gören insanı dehşet alıp, aklı başından gider. Bu atlas feleğinde bunu da görmeyen ‘Dünyada çok ibretlik gördüm’ demesin. Hatta bu Pilve Nehri, aşağı Virbaz nehrine üç minare boyu aşağı fışkırıp uçarak Samanyolu gibi kemerlenip inince, iki büyük nehir birbirine karışır ve Virbaz nehri irkilerek derya gibi olunca göklere doğru dumanlar çıkar ve kaledeki evlere dahi çiğ damlaları yağar.”

Dönüşte Türbe köyünden Travnik peyniri ve  kestane balı almayı ihmal etmiyoruz.  Travnik’e girdiğimizde ünlü medresesinin ve Alaca Camii’nin TİKA tarafından restore edildiğini görüyoruz. Alaca Camii, adına has bir güzellikte rengarenk bir canlılığa kavuşmuş. 

Daha sonra  Travnik’in en çok turist çeken yeri olan Plava Voda’ya, yani Göksu’ya yöneliyoruz.  Henüz yanına varmadan evlerin arasından klima serinliğini hissediyoruz. “Göksu, kalenin ardındaki yeşilliklerden kaynayıp, dik yamacından hızla aktıkça parıldıyor ve yosun tutmuş bir değirmeni hareket ettirirken; içinde yaşattığı alabalıklarla insanlara ziyafetler sunmayı da ihmal etmiyor. Fatih Sultan Mehmet’in de suyundan içtiği rivayet edilen Göksu’nun etrafında pek çok da restoran var. Bunlardan en eski ve ünlüsü de Lütfiya’nın Cafesi… İvo Andriç’in Travnik Günlüğü adlı eserindeki en önemli mekânlardan olan bu cafede, Boşnak köftesi ‘cevapiçi’ yedikten sonra, Bosanska kahvelerimizden yudumluyoruz. “

Evliya Çelebi, “Suyu ve havası gayet hoştur; bağ ve bahçeleri çoktur” diye anlatmaya başladığı Travnik’in tasvirine şöyle devam ediyor:“Bu şehir içinde dağlardan ve bağlardan binden fazla kaynak ve akarsular akmaktadır. Hatta bir hayat pınarı var, Allah’ın hikmeti yaz günleri akar; kış günleri akmaz. Bu ise Allah’ın adaletine aykırı bir sırdır; ama Allah kudretiyle dilediğini yapar, otoritesiyle de dilediği şekilde karar verir.”

Amenna diyerek bize de Rabbimize on yıl sonra bu güzel beldeleri yeniden gösterdiği için şükrediyoruz.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 153. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 153. Sayı