Onuncu Gün


 01 Ağustos 2025


 

Sabah, pencereden evin içine öyle bakıyordu ki sanki kaybettiği birini arıyordu. Güneşin ışığı yüzüne vurmuş, yanakları mahcup bir hâlde kızarmıştı. Hiç inanmazdım; ölümümün onuncu günü, kendi evime güneşin ışığında döneceğimi...

Evde kalabalık misafir topluluğu vardı. Yabancı yüzler, tanımadığım insanlar… Kocam bükülmüş, bebek gibi uyuyordu. Çorabının ortasında büyük, kara bir delik vardı. Tembel tembel gözlerini aralayıp aniden irkildi. Gözlerine düşen güneş ışığı, onun bana ne kadar yabancı olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Ürperdim. Sonra hatırladım: Artık duygularım yok. Sevinmeye başladım. Yaşadığım dönemde etrafımda olup biten her şeye fazlasıyla kafa yorardım. İnsanlara kayıtsız değildim. Hatta bir süre, dara düşen insanlara yardım ederek adeta bu yolla beslenirdim. Kendimi bütünüyle tüketmişim.

İçimde sızlayan kalbimi artık hissetmediğim için sevincimi gizleyemedim. Kocam bunu fark edip ayağa kalktı. Gözlerinin altı çökmüştü. İyi ki bu dünyada aşk yok, diye düşündüm. Onun neden bu kadar düşünceli olduğunu anlayamıyordum. O sırada annesi seslendi. Yan odada, misafirlerin arasında orta yaşlı bir kadın vardı.

O da yeryüzüne, gökyüzüne, bana ait eşyalara tuhaf bir bakış atıyordu. Yanında oturan annesi kulağına bir şey fısıldadı. Sanırım pencereyi gösterdi. Kadın, bakışlarıyla bu dört duvarı nasıl kendine göre şekillendireceğini düşünüyordu. Derken biri kocamın koluna girip onu kenara çekti…

Oğlum mışıl mışıl uyuyordu. Gün batımıyla birlikte gözden kayboldum... Ölümümün onuncu gününde evimde gördüğüm manzara buydu. Yaşarken nerede, nasıl düştüğümü hatırlayamıyordum. Bildiğim tek şey, günlerce hasta yattığımdı. Ve bir gün, sabah hiç açılmadı. Evimin düzeni tamamen bozulmuştu. Ölürken bile bunu düşünüyordum. Bu azaptan neden çıkamadığımı, aslında bu kadar güçlü olmama rağmen, basit bir ayrılığın sarsıntısıyla öleceğimi hiç düşünemezdim. Ama işte, tam da böyle oldu.

Merhamet, acı bir histir. Demek ki insanı ölüme kadar sürükleyebiliyor. İnsan, nereden nereye geliyor. Bitmek bilmeyen görevlerimden birinde derin bir acı yaşadım.             Gerçekleşeceğinden neredeyse emin olduğum bir projede büyük kayıplar yaşanmıştı: ölümler, ayrılıklar…

Düşünceden, pişmanlıklardan yatağa düştüm. Beni kimse suçlamasa da herkesten özür dilercesine... Derken bir de baktım, hastalanmışım. Artık her gün içimde bir sancı vardı. Sonra bir gün, canım bu acıdan kurtuldu. O güzel günü işte böyle hatırlıyorum: Özgürlük günü. İçimdeki tüm sızılar dinmişti.

Hatırımda kalan son görüntü, bir dostumun ekranın diğer ucundaki üzgün yüzüydü. Ağlıyordu. Sadece onun için yeni başlangıçlar gelecekti; çünkü o hâlâ çok yaşayacaktı. Kayıplar onun yüreğini, benimkini sarstığı kadar sarsmamıştı. Oysa biz, tüm güzellikleri birlikte yaşamış ve birlikte yitirmiştik. Ve sonunda...

Sık sık gelirdim evime. Çok geçmedi, eve gelen yeni gelin, anılarla yüklü eşyaları bir bir attı. Geçmişin ellerinde parçalanmasından çekinmeden. Çünkü bu evin geçmişi, onun geçmişi değildi. Kocamı da belki en çok bu cezbediyordu: Geçmişinin olmayışı bir de pişirdiği yemekler.

Biz evlendiğimiz gün, ilk sorduğu şey bu olmuştu. Yaramaz bir çocuk gibi, “Ben yemek yapmayı bilmiyorum ki.” demiştim. Gülümsemişti. Sonradan anladım: Aslında canı sıkılmıştı. Tüm hayatı boyunca benim yaşamıma şaşkınlıkla baktı.

Bir kadın, bu kadar mı kadın olamazdı?! Şimdi çok mutluydu. Onun hatalarını yüzüne vurmayan, lezzetli yemekler pişiren yeni karısı, sakin bir hayatı vardı. Oğlum, ölümümün onuncu günü şehirden ayrılmıştı. Okumayı bahane etmişti. Onun için çok endişeliydim. Yirmi yaşında bir gencin ne düşüneceğini, neler yapacağını, arkadaşlarıyla nasıl bir ortamda yaşayacağını düşünmekten kendimi alamıyordum. Evde olmayan tek kişi oğlumdu.

Uzun süre bu evde mahkûm gibi kaldım. Melek figürleriyle dolu kitaplığımı boşaltan yeni gelin, bir anda kitapların arasından yere düşen, gülümseyen bir fotoğrafımla karşılaştı. Fotoğraflar yerlere saçıldı. Yerden birini kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. O anda ben de onun gözlerine bakabildim. Kocaman çekik gözleriyle çocukça bir masumiyetle bakıyordu. İnce dudaklarını birbirine bastırdı, yüz hatlarıma dikkatle baktı. Fotoğraftaki gülümsemem öyle içtendi ki, kalbinde kıskançlık, sinsice kıpırdanmaya başladı. Kadınca bir edayla fotoğrafı masanın üstüne fırlattı. Sonra bir köşeye geçip düşüncelere daldı. Kocam ise yerinde donup kalmıştı.

– Bağışla, fotoğrafları her yerden toplamıştım, bunları unutmuşum.

Kocam onun yanına oturarak bir noktaya dikti gözlerini. 

– Seviyor muydun onu? dedi kadın, öfkeyle.

– Ölümünün onuncu günü anladım ki, hayır.

Onu hiçbir zaman sevmedim. Sıra dışı düşünen kadınlardan hep kaçtım. Pek çok kez ayrılmak istedim, ama yapamadım. Çocuğumuz vardı, onun hatırana katlandım. Bu kadın, ilgilenmediği tek bir alan bırakmadı; en sonunda dağcılık kulübüne bile katıldı. Bu yüzden evde tartıştık. Kapıyı çarpıp gitti. İşte o gezilerinden birinde yaralandı, bir ay içinde de öldü. Ona ben bakıyordum. Beni fark etmiyordu bile. Sürekli birinin, muhtemelen ölen bir arkadaşının adını sayıklayıp ağlıyordu. Yaşayamadı… Zaten mutsuz biriydi. Beni aldattığını hiç görmedim, o yüzden bir şey diyemem ama onun için her zaman yabancılar bizden daha önemliydi.

Benim varlığımın ya da yokluğumun bu insana hiçbir etkisi olmazdı. Günlerce kitap okur, sonra o kitapları anlatır, bulduğu fikirleri yazardı. Etrafında bir sürü garip arkadaşı vardı. Bir gün onu takip ettim. Bir kafeye gidip uzun süre güldü, sohbet etti. Arkadaşları ressamlar, oyuncular, müzisyenlerdi. İçlerinden biriyle öyle gülüyordu ki! Eve dönerken bütün yolu onunla yürüdüm. Eve vardığımızda ise sessizleşti, yine içine kapandı. Sanki evin dışında bir hayatı vardı. Ev insanı değildi.

Kadın biraz daha ferahlandı.

Eşim bu sözü söyleyince sanki utanmıştı, başını öne eğdi: “İyi bir annedir o. Çocukla öyle oynardı ki, sanki kendisi de çocuktu. Çocuk için her şeyi yapardı. Oğlumuzu büyüttü, okuttu. Bir de beni incitmezdi, yorulduğumda kalbi yanardı. Bunlar hafızamda kaldı.”

“Sevmediğin kadın hakkında öyle konuşuyorsun ki!” diyerek kadın, öfkeyle odadan çıktı. 

Eşim, fotoğrafları masanın üzerinden alıp cebine koydu. Fotoğrafı alırken bir kez daha bakıp gözleri tamamen çukura düşmüş, sanki biraz daha yaşlanmıştı. Sakin gözlerini gözlerime dikip: “Canım,” dedi. “Seni çok seviyorum. O kadar özledim ki! Gülüşün, sesin, dağınık eşyaların, şakaların... Sen benim yüceliğimsin. Bir yerde, uzakta seni izlesem, mutlu olurdum. Benim senin hayatından uzak bir dünyam olsa da sana imrenirdim.”

Gülümsedi. “Ölümün yüzü kara olsun. Şimdi ev düzenli, sıcak yemek var, her şey var. Ama ben boğuluyorum.”

Gülümsedim. “Ölümünün onuncu gününde bunu fark ettim.”

Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Kalbim sıkıştı. Az önce kadının gönlünü almak için söyledikleri, şimdiki haliyle çelişiyordu. Ama ben onu anlıyordum. “Hayat kirli bir yerdi.”

Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Asıl olan, içindeki meleği uyandırmak. Bir gün bakacaksın ki… kanatların da çıkmış, meleğim." diyordu bir ses fısıltıyla.

Asıl mesele, bu dünyanın derdinin üstünde durabilmekti. Ölümünden sonra da ondan önce de melek kalabilmek… Doğru seni götürecek. Çırp kanatlarını."

Evim bana artık yabancı görünüyordu. Kollarımı iki yana açıp ışığın içine süzüldüm. Yeryüzü de gökyüzü de düşüncelerimin ve ayaklarımın altındaydı. Yeryüzü, kalbimi inciten, beni yaralayan insanlarla doluydu. Ama artık bunu hissetmiyordum.

Her şeyin üstünde ve öyle ince, öyle hüzünlü bir âlemdeydim ki! Serin bir meltem usulca yüzümü okşuyordu. Yeryüzünde hiç tatmadığım bir mutluluğu duyuyordum. Sanki kocaman bir sevgi ırmağının içine doğru süzülüyordum. Sadece oğlum için içim rahatsızdı. Onu sevgimden göndererek, ışıkla birlikte uğurlayıp yoluma devam ettim.

Hayat güzeldir. Ve biz bu güzelliği yaşarken hissetmeye mecbur değiliz. İnanıyordum ki, insan evladının aslında hiçbir şeye mecburiyeti yoktur.

Tüm sınırlar, engeller, yasalar insan zihninin aptalca ürünüdür. Yaşarken kendini bir kalıbın içine hapsetmekten daha büyük bir günah olamaz. Günahkâr olmak budur. Yaşamak zorunda değiliz.

Gözlerimi kapatıp, ölümümün onuncu gününde artık bu dünyada benden geriye kalmayan her şeyi sevmeye başladım. "Hiçlik", dev bir dağ gibi beni koruyordu. O dağa tırmanmıyordum; onun içinde gizleniyordum. Evimi bulmuştum. Artık özgürdüm. Hayat, kuş tüyü kadar yumuşak ve hafifti.

Düşünceden, özlemden, ayrılıktan, sevgiden uzak olmak… İşte gerçek özgürlük buydu. Bunu ölümümün onuncu gününden itibaren hissettim.

O günden sonra insanlar kendilerini beni unutmaya zorladı… Ve ben o an özgür oldum. Sevinç içindeydim. Gerçekten mutluydum.

Ölümümün onuncu günü…

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 224. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 224. Sayı