Onurlu Mezarlıktaki Ölü


 15 Ekim 2026

Ülke yas içindeydi.

Demek ki öldüğü için herkes ağlıyordu. Demek ki gerçekten “o” olmuştu. Ağır cenaze konvoyu yavaş yavaş Onurlu Mezarlığa doğru ilerliyordu. Ruhu ise yüksek bir ağacın üzerinden, çelenklerle ve sirenlerle gelen kalabalığı izliyor; bu kadar insanı nasıl ustalıkla manipüle ettiğine şaşırıyordu.

Bu manipülasyon işinde dünyanın yönetim sisteminin eşsiz rolünü inkâr edemezdi. Harika işlemişlerdi onu… Tüm siyasi yönetim mekanizmalarını, kitleleri yönlendirme tekniklerini kullanarak onu “halkın babası”, “ulu lider” gibi göstermişlerdi. Ona öyle bir kılıf giydirmişlerdi ki, kendisi bile bazen buna inanıyordu.

Aslında bu dünyadan gitmek istemiyordu. Daha yapacak çok işi vardı. Daha bu başıboşların ceplerini boşaltacak, daha çok mal mülk toplayacaktı. Hele şu aptallara bak… Nasıl da ağlıyorlar! Oysa onların çoğuna hayatı zehir etmişti. Kimini kazaya sürüklemiş, kimini hastanede zehirletmiş, nice evleri viraneye çevirmişti. Ama şimdi hepsi “halkın babası” diye gözyaşı döküyordu.

Konvoyu oturduğu ağacın tepesinden izlemeye devam etti.

Bak, mezar çoktan kazılmıştı. Cesedini tabutla, halatlarla toprağa indiriyorlardı. Askerler ve siren sesleri susmuştu. Hoca dua okuyordu. O an aklına geldi; demek ki Müslümandı…

Her kurum getirdiği çelengi yeni kapanmış mezarın üstüne bırakıp görevini tamamlamış gibi mezarlıktan ayrılıyordu. Yas töreni biter bitmez herkes onu çelenklerle baş başa bırakıp gitmeye başladı.

Ruhu korkuyla ürperdi.

“Şimdi ne olacak?” diye düşündü.

Vefalı görünen karısı da herkesten önde gidiyordu. Muhtemelen şimdi evde kavga başlayacaktı. Çocukları miras paylaşımı için birbirine düşecekti. Çünkü hepsi ona benziyordu: açgözlü ve tamahkâr…

Mezarlığa korkunç bir sessizlik çökmüştü. Onurlu Mezarlığın ışıklarını nöbetçi yaktı. Renk renk çiçekler ışık seli altında parlıyordu. Mezarlıktaki ağaçların yaprakları fısıldaşmaya başladı:

“Şu yeni ölen var ya… Ruhunu şeytana satmıştı.”

Başka bir yaprak cevap verdi:

“Hayatı boyunca para ve mal topladı. Saraylar yaptırdı. Halkın kanını içti.”

Diğeri ise şöyle dedi:

“Ama yine de ona halkın babası dediler. Görmedin mi nasıl ağlıyordu zulmettiği insanlar?”

Manipülasyon altında tutulan bir toplum, mankurttan başka nedir ki?

Ruhu oturduğu ağacın dalında onları dinliyordu.

Demek ki bu dünyanın yaprağı, rüzgârı, yağmuru her şeye şahitti. Demek ki yaptığı bütün iyilikleri ve kötülükleri biliyorlardı.

Bir gece yarısı ara sokakta bıçaklattırdığı adamı hatırladı. Adam onu sert şekilde eleştirmiş, gerçek yüzünü ortaya dökmeye başlamıştı. Ama kim cesaret edebilirdi ki onu ifşa etmeye? Kim “halkın babasına” karşı söz söyleyebilirdi?

Bıçaklanan adam hastaneye kaldırılmıştı.

O ise gece yarısı verilen ilaca zehir katılmasını emretmişti.

Sonra kendi bakanını nasıl trafik kazasında öldürttüğünü hatırladı. Çünkü o bakanın bir gün kendi yerine geçmesinden korkuyordu.

Yaptığı bütün alçaklıklar birer birer zihninde canlanmaya başladı.

Bir şair vardı… Güzel şiirler yazardı. Onu da öldürtüp denize attırmıştı. O şairin mezarı bile olmamıştı.

Gecenin korkutucu karanlığı, işlediği bütün kötülükler ve mezarlıktaki heykeller onu dehşete düşürüyordu.

“Acaba şimdi ne olacak? Öte dünyadaki yerim neresi?” diye düşünürken iki siyah kanatlı melek ruhunun saklandığı ağaca kondu.

“Sonunda geldik,” dediler.

“Millet senin elinden bu dünyada yeterince çekti. Kalk, bizimle geleceksin.”

“Ben Allah’ı görmek istiyorum…” dedi korkuyla.

Meleklerden biri sertçe cevap verdi:

“Allah seninle görüşmek istemiyor. Senin yer üzerinde yaptığın bütün cellatlığa göre hüküm verilmiştir. Onu cehenneme atın… Hem de cehennemin tam ortasına!”

Ve ruhunu sürükleyip götürdüler. Rüzgâr yapraklara fısıldadı: o İlahi adalet sonunda geldi.

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 238. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 238. Sayı