Türk Dünyasında Ortak Dil Kullanma, Her Şeyden Önce Stratejik ve Ekonomik Bir Mecburiyettir


 01 Ocak 2007

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki biz “ortak dil” terimini İsmail Gaspıralı’nın kullandığı bütün Türk dünyası için “umumî edebî dil”, “ortak yazı dili” anlamında kullanıyoruz. Elbette aradan çok zaman geçti ve artık birçok Türk devleti ortaya çıktı. Şimdi onların da birer resmî dili, edebî dili var. Yanlış anlaşılmayı önlemek için belirtmeliyiz ki biz bu resmî yazı dillerine karşı değiliz. Sadece Türk dünyasında ortak bazı faaliyetlerde kullanılmasını düşündüğümüz bir ortak edebî dilden söz ediyoruz. Bu dilin nasıl bir dil olması gerektiği, burada, bu bağlamda bizim konumuz değildir. Sözü edilen ortak faaliyetlerin neler olması gerektiği ise makalemizin ilerisinde açıklanacaktır.

Türk dünyası 1990’lı yıllardan itibaren birbiriyle yakın ilişkiler kurmaya başlayınca, Türk diliyle (Türkiye Türkçesi’ni kastetmiyoruz; genel Türk dilinden söz ediyoruz) konuşarak anlaşmada problemlerin olduğu görüldü. İnsanlar birbirleriyle rahatça anlaşamıyordu. Anlaşmak için zamana ve birbirlerini daha yakından tanımaya ihtiyaç vardı. Bu durumun sebepleri üzerinde birçok şeyler söylenip yazıldı. 

Özellikle de Türk tarih ve medeniyetinin gelişimini doğru dürüst bilmeyen kimselerce  -genellikle de kısa zamanda her konunun uzmanı olmayı becerdiğini sanan gazeteciler tarafından-  “Soyumuz bir, dilimiz bir, öyleyse niçin anlaşamıyoruz!” diyenler oldu. 

Bazıları için çok şaşırtıcı olsa da bugün geldiğimiz noktada soy ve dil, bizi (Türk dünyasını) birleştiren, yaklaştıran unsurlar değil; asıl ayıran, uzaklaştıran unsurlardır! Eski tabirle mensup olduğumuz kabilelerimiz, boylarımız bizi dil itibarıyla da ayırmaktadır. Özbek, Kazak, Türkiye Türkü vs. varsa, “Türklük” de parçalanmış demektir. Türk boyları feodal yapı içinde az-çok birbirlerinden ayrılmaya başladılar. XIX. yüzyıl ortalarından sonra ve XX. Yüzyıl başlarında burjuvazi ortaya çıkar ve kapitalist topluma geçilirken hangi sebeplerle olursa olsun uluslaşma (bir millet olma) İsmail Gaspıralı’nın çok arzu ve hayal ettiği gibi tek elden (ortak dil ve ortak eğitimle) gerçekleşmedi. Aslında 1920’li yılların sonlarına gelinceye kadar “bir millet” olma yolunda epeyce mesafe alınmış, ortak dil aydınlar arasında yaygınlaşmaya başlamıştı; ama, Çarlık döneminde başlayan “parçala, böl, hükmet” siyaseti Sovyetler döneminde çok daha hız ve derinlik kazanarak devam ettiği için bu ideal gerçekleşmedi.  Rus okullarından mezun gençlerin, Rus terbiyesi ve siyasetinin etkisiyle milliyeti, kavmiyet olarak algılamaları, üstelik XX. yüzyıl başında Rusya’da geniş ve etkin bir sınıf hâline gelen Sosyalist Türk aydınlarının da tam tersi bir yaklaşımla, milliyeti değil, sınıf farklılıklarını ön plana çıkarmaları işi epeyce karıştırdı. Sovyet hükûmetinin de büyük çabalarıyla “Türklük-Müslümanlık” parçalandı; önce sun’î devletcikler, ardından da “yeni milliyetler” yaratıldı (Biz burada tabiî bir şekilde gelişen ve milliyetçi Türk aydınlarının kurulmalarına ön ayak oldukları millî devlet veya hükûmetleri kastetmiyoruz). Bu işte o kadar başarılı olundu ki; biz bugün kendilerine verilen, yakıştırılan bu sun’î kimliği, gerçek ulusal kimlik sanan insanlarımızla, soydaşlarımızla, bu konuyu tartışamıyoruz bile. Gündeme getirip konuşmak istediğimizde de bize kırılıyor ve uzaklaşıyorlar.

Kim ne düşünürse düşünsün, kim nasıl anlarsa anlasın Türk halkları arasında ulusal kimlik meselesi hâlâ tartışma konusudur. Çünkü Türkiye hariç, hiçbir Türk halkında bu mesele serbestçe tartışılarak kabul edilmiş değildir. Çoğu zaman tarihî, sosyolojik, sosyo-psikolojik açıdan doğru olandan değil; bir tercihten söz ediliyor. Biz Türkiye Türkleri “Türk” soyadını kendi ırkımızdan olan bütün soydaşlarımız (Türk halkları) için bir üst kimlik olarak benimsemiş bulunuyoruz. Dar anlamda da kendimizi –eski Sovyet halklarının sandığı gibi “Türk” değil–  Türkiye Türkü olarak adlandırırız. Bu bizim ulusal kimliğimizdir. Aynı şekilde dilimizi de “Türkçe” veya “Türk dili” olarak da adlandırdığımızda da kastettiğimiz sadece “Türkiye Türkçesi, Anadolu Türkçesi”dir; tıpkı soyumuz gibi dilimizin genel ismi için de “Türk”ten yararlanırız. İlk bakışta genel olarak konuşma dilinde kendimizi basit ve yalın bir şekilde “Türk”, dilimizi de “Türk dili” adlandırmamız, bizim dışımızdaki Türk halklarına mensup sıradan insanlarının kafasını iyice karıştırmaktadır. Çünkü iyi bildikleri Rusçada da ancak Türkiye Türklerine “Türk” denilmektedir. Bu yüzden, bizim sıradan insanlarımız, onlara “Siz Türk değil misiniz?” dediğinde “Hayır değilim, Kazağım veya Azerbaycanlıyım!” cevabını alır ve bu cevap da ortalığı iyice karıştırır. İki taraf da aslında günlük hayatta kullandıkları terimlerin bilimsel içeriğinden haberdar değildir. Böylece daha tanışma faslında, işin başında birbirimizi yanlış anlıyoruz.

Bence bu konuda tartışmaya lüzum yok; bir insan hangi Türk halkından olursa olsun; onu kendi adlandırması neyse o sıfatla kabul etmeliyiz. Bu o şahsın da bizim de “Türk” olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Bir birimizi iyice anlamak için zamana ihtiyacımız var. Bir de unutmamız gereken bir gerçek var: Kim, kendini ne sanıyorsa, ne kabul ediyorsa; odur. Soy-anadili, bu konuda tek ölçü değildir. Sonuçta kendimizi nereye ait hissettiğimiz önemlidir. Böyle basit, sıradan tartışmalar, çeşitli alanlarda iş birliği yapmamızı büyük ölçüde engelliyor.

Asrımızda “millet”, “milliyet” kavramları çağın şartları gereği yeniden belirleniyor. Acele etmeyelim, “İşte birlik yapacak mıyız, yapmayacak mıyız?”; bunu tartışalım, asıl önemli olan budur.

Bütün Türk halklarının ekonomide, siyasette birlikte hareket etmesinin yararları sayılamayacak kadar çoktur ve hepsinin de böyle bir iş birliğine ihtiyacı vardır. İşin iyi tarafı kimse de bundan kuşku duymuyor ve bu konuyu tartışmıyor. O hâlde “işte birliğin” sınırlarını genişletip, derinleştirelim, “dilde ve fikirde birlik” sonra kendiliğinden gelir.

Ulusal kimlik ve dil meselesine böylece genel olarak temas etikten sonra asıl konumuza dönebiliriz. Kökü İsmail Gaspıralı’nın ideallerine kadar gidip dayanan Türk dünyasında “ortak dil” (“ortak edebî dil”, “ortak yazı dili”, “ortak iletişim dili”) neden stratejik ve ekonomik bir meseledir, iddiasına dönelim. 

Ben burada “ortak dil nedir, nasıl bir dil veya hangi dil olmalıdır” konusundaki tartışmaları bir yana bırakarak, “ortak dil” idealinin, şimdiye kadar üzerinde hiç durulmayan stratejik ve ekonomik bir zorunluluk olduğu konusuna dönmek istiyorum.

Bağımsız Türk Cumhuriyetleri ortaya çıktıktan sonra dış dünyaya yani eski “Doğu Bloku” ülkelerinin dışındaki dünyaya açılma mecburiyeti kendini gösterdi. Bu işte Rusça eskisi kadar işe yaramıyordu. Başka dillere ve özellikle de İngilizceye şiddetle ihtiyaç duyuldu. 1990’lı yılların başından bu güne Türk Cumhuriyetlerinde Rusçanın yerini yavaş yavaş İngilizce almaya başladı. Çünkü günümüzde “küreselleşme” denilen olgu, İngilizce öğrenme mecburiyetini de dayatıyor (Fransızca, Almanca gibi diğer büyük Batı dilerini bilinen sebeplerle bir tarafa bırakıyoruz). Buna karşı koymak imkânsızdır.

Nitekim 1990’lı yıllardan bugüne gelinceye kadar Türk halkları arasında İngilizcenin hızla yayıldığını hiç kimse inkâr edemez. Gerçek bu ise cevaplanması gereken birçok soru var: “İngilizcenin etkisi nereye kadar devam edecek; bu sadece bir iletişim dili problemi midir; bu etki başka sahalara taşmayacak mı; İngilizcenin zamanla anadilimizin, millî dilimizin yerine geçme tehlikesi var mı?” vesaire. Özellikle de üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus var: İngilizce ile gelen bu kültür, bizim millî kültürümüz için nasıl bir tehlike teşkil ediyor?

Benzer sebeplerle Çarlık ve Sovyet Rusya zamanında insanlarımız bilim, kültür ve devlet dili olarak Rusçaya bağımlı bir hâle gelmişti. Şimdi de İngilizceye bağımlı olma tehlikesi ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde ve aynı sebeplerle İngilizce, çok daha önceden Türkiye Türkçesi’ni de tehdit etmeye başlamıştır.

Günümüzde İngilizce sadece İngiliz veya Amerikalıların dili olarak değil, daha geniş ve genel anlamda “Batı kültürü”nü temsil eden bir dil olarak kapımızın önüne dayanmıştır. Bir başka deyişle ana dilimize millî kültürümüze rakip olarak bütün gücüyle karşımıza çıkmıştır. Bu durumda hem İngilizce ile hem de Batı kültürü ile başa çıkmak zorundayız. Bunu başaramazsak sadece bilim ve kültür dili olarak İngilizceye boyun eğmekle kalmaz, zamanla ulusal kültürümüzü de kaybedebiliriz. Dil ve kültürünü kaybeden bir milletten geriye ne kalır? Aslında bu sadece Türk halklarının değil; dünyanın birçok halkının problemidir de.

Yakın geçmişte, benzer sebeplerle Rusçanın çeşitli Türk halklarının üzerlerinde yaptığı etki, günümüzdeki İngilizce ile mukayesede küçük kalır. Şimdi “Batı kültürü”nün etkisi, en yoğun olarak Türkiye’de kendini hissettirmektedir. İleride bu etki, bütün Türk dünyasında gittikçe yoğunlaşacaktır. Günümüzde uydudan yapılan televizyon yayınları, internetteki hızlı ve geniş bilgi akışı, stratejik ve ekonomik üstünlükle birlikte “Batı kültürü”nün etkisini çok daha fazla artırıp bütün dünyayı tehdit eder hâle gelmiştir. 

“Batı kültürü”ne belli sebeplerle ve çeşitli yönlerden gerçekten ihtiyaç duyduğumuz da göz önünde tutulursa bu etkiyi zararsız atlatmanın, azaltıp kontrol altına almanın ne kadar zor olduğu da kendiliğinden anlaşılır. Batı kültüründen ihtiyaç duyduğunuz konularda yararlanmamız, onunla hesaplaşmamız bir mecburiyettir; tartışılmayacak bir husustur. Sadece bunun nasıl yapılması gerektiği hakkında değişik görüşler ileri sürülmektedir. Bunları da konumuz gereği bir tarafa bırakarak sadece stratejik ve ekonomik açıdan dil ve kültür meseleleri üzerinde durmak istiyoruz.

Türk halkları, bugünkü konumları, ekonomik ve kültürel potansiyelleriyle tek tek Batı emperyalizminin dil ve kültür etkisine karşı koyamazlar; her şeyden önce bu ekonomik olarak mümkün değildir.

Meselâ, bugün nüfusu 5 veya 10 milyon olan bir halk -ne kadar zengin olursa olsun-  çağın ihtiyacı olan bilimsel terminolojiyi, ihtiyacı karşılayacak güçte bir basın ve yayın endüstrisini, etkili televizyon yayınlarını, uluslararası öneme sahip internet sistemini, sinema sanayini vs. tek başına kuramaz; kursa da bunların masrafıyla başa çıkamaz. Kendi dili ve kültürü açısından uydudan televizyon yayınları yapmak, internette geniş ve hızlı bilgi akışını sağlamak, gelişmiş bir basına, dünya çapında bir haber ajansına sahip olmak, bilim ve kültür alanında ihtiyaç duyulan eserleri yeterli sayıda basıp dağıtmak, hemen hemen imkânsız gibidir. Elbette istenirse bunların bir kısmı, nerede ise sınırsız denilecek derecede devlet desteğiyle kısmen ve geçici olarak bir dereceye kadar yapılabilir. Yine de karşımızda duran Batı emperyalist dünyası, çok daha büyük, güçlü ve cazip imkânlara, niteliklere sahiptir.

Biraz müşahhas örnek verelim:

Sovyet döneminde Azerbaycan’da güzel bir Dede Korkut filmi yapıldı. Soralım bakalım bu film, kendisine yapılan masrafı karşıladı mı?

Sovyetler döneminde, bütün Türk cumhuriyetlerinde, bu cumhuriyetlerin ana dillerinde ideolojik veya değil, genel ansiklopediler yayımlandı. Acaba bu ansiklopedilere yapılan masraf karşısında elde edilen maddî kazanç var mıdır? Devlet böyle bir ansiklopediyi günümüzde niçin yeniden yayımlayamıyor? Yayımlasa da masrafını karşılamakta zorluk çekecektir. Hâlbuki her 5-10 yılda bir, ansiklopediyi yeniden yayımlama mecburiyeti vardır. Bununla nasıl başa çıkılacaktır?

Aynı soruları bir millet için çok gerekli olan millî sinema, tiyatro, opera, bale gibi kültürel faaliyetler için de sorabiliriz. Bugün Türkiye’de devlet elini çekerse opera ve bale faaliyetleri anında çöker. Bunu herkes biliyor; ama, devlet bu yükü daha ne kadar taşıyabilir.

Basın hayatında da durum aynıdır. 5-10 milyonluk bir halk, kendi kendine yetebilen güçlü bir basın ve yayın hayatına, etkili haber ajanslarına, internet ağına sahip olamaz. Bunların getireceği maddî yükün altından kalkamaz.

Aynı şekilde böyle küçük nüfusa sahip bir halk, kültürel ve bilimsel alanda ihtiyacı karşılayacak kitapları gereği gibi basıp dağıtamaz. Bağımsızlıklarına kavuştuklarından bu yana hangi Türk cumhuriyetinde güçlü, kurumlaşmış, yazarların ve okuyucuların ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte bir yayınevi kurulabilmiştir? Türk cumhuriyetlerinde kitapçılık bir yana, günlük gazete, fikir ve edebiyat dergileri bile devlet yardımı olmadan yayımlanamamaktadır. Özel yayın organları ise çok az ve ekonomik açıdan da çok güçsüzdür; bunlar yazarlarının ücretini bile gereği gibi ödeyememektedirler. Bu yüzden vergi vermeleri bir yana, Azerbaycan’da gazetelerin devlete olan borçları affedilmiştir!

Bu durumda yazarlar elde edecekleri çok küçük telif haklarıyla hayatlarını kazanamazlar. Bir yazar en iyi ihtimalle kendi ana dilinde yazdığında 10-15 bin satacak bir eseriyle geçinebilir mi? Örnek olarak Cengiz Aytmatov’u gösterelim ve sadece Kırgızca yazdığını düşünelim; 5 milyonluk Kırgızistan’da onun bir eseri ne kadar satabilir, elde edilecek gelirle Aytmatov, şimdiki hayat standardını yakalayabilir mi?

Bu ekonomik mukayeseyi bilimsel çalışmalar ve bilim eserleri için de yapabilirsiniz. Tanınmış tarihçimiz, rahmetli Faruk Sümer, ömrünü Oğuzların tarihini yazmak için harcadı; Allah için yazdı da. Bundan ekonomik olarak ne elde etti? Bütün Türklüğü ilgilendiren böyle bir eserin ortak bir dille basıldığını düşünün, Türk dünyasında yüz binlerce satardı ve yazarı da başka eserleri yazmaya madden ve manen imkân bulurdu. 

Bu söylediklerimizden anlaşılıyor ki, bütün Türk cumhuriyetlerinde (kısmen buna Türkiye de dahil) veya az nüfuslu herhangi bir halkta, devlet desteği olmadan ulusal kültürü ayakta tutmak imkânsızdır. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki, günümüzde bilinen sebeplerle devlet, kültürel alanlara istenilen ölçüde yatırımlar yapamamakta, maddî imkânlar ayıramamaktadır. Kültürel açıdan ileride durum çok daha kötü olacaktır.

Durumun daha da iyi anlaşılabilmesi için bir başka örnek daha vereceğim:

Amerikan sinemasının şöyle böyle başarı kazanmış, orta hâlli bir filmi, bütün Türk dünyasında bir yılda sinemadan elde edilen toplam gelirlerden (o da elde edilebiliyorsa?) kat kat fazla bir gelir elde etmektedir.

Çin, Hindistan gibi büyük ülkeler, üzerinde durduğumuz kültürel ihtiyaçlar sebebiyle ancak kendi kendilerine yetebilmektedirler. 200 milyonluk Rusça okuyup-konuşana karşılık, Rus sineması, Rus basını, Rus yayınevleri bile ekonomik problemler yaşıyor. O hâlde 5-10 milyonluk bir Türk halkı, hızla gelişip değişen bu dünyada küresel emperyalizm karşısında kendi anadilini ve ulusal kültürünü kolay kolay yaşatamayacaktır. Bu konuda bir değişiklik olmazsa, Rusça’ya olan bağımlılıklarını sürdürmek zorunda kalacaklardır. 

Bütün Türk dünyası, diğer alanlarla birlikte kültürel alanda da yakın işbirliği ve ortak çalışmalar yapmalıdır. Gösterime girdiğinde bütün Türk dünyasında, hatta İslâm âleminde ilgiyle izlenecek çağın istediği nitelikte ortak filimler çekilmeli; ortak televizyon programları hazırlanmalı; ortak internet siteleri düzenlenmeli, ortak bilimsel çalışmalar yapılmalı ve ortak bilimsel terminoloji geliştirilmelidir vs. zaten kökleri ve ana hatları itibarıyla büyük ölçüde ortak olan kültürel hayatımız, bu işlerin yapılmasını daha da kolaylaştıracaktır. Tabiî bu işlerin de “ortak bir edebî dille” yapılması, ikinci bir masraf olan tercüme veya aktarma faaliyetine ihtiyaç bırakmayacaktır. Aynı şekilde ihtiyaç duyulan, dünya çapında önemli bilim ve kültür eserlerini de, sözü edilen bu “ortak dile” çevirip bütün Türk dünyasında satışa sunmak kaçınılmaz bir mecburiyet olarak görülüyor. Çünkü 20’yi aşmış Türk yazı dillerine, ayrı ayrı çeviriler yapmak; emek, zaman, çeviri ücretleri ve basım masrafları açısından da imkânsız ve aynı zamanda anlamsızdır.

Bilimsel alanda da “ortak dil” kullanılmazsa, 20’den fazla Türk yazı dilinde ayrı ayrı ulusal terminoloji oluşturmak asla mümkün olmayacak; şimdi olduğu gibi yabancı dillere bağımlılık devam edecektir.

*  *  *

Çarlık döneminden itibaren ve özellikle Sovyetler zamanında, birçok Türk halkı parçalandı, bölündü, yeni Türk yazı dilleri ortaya çıktı. Osmanlı devleti Batının emperyalist baskılarıyla küçüldü; Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüştü. Siyasî durumdan söz etmiyoruz. Şimdiye kadar kültürel ve bilimsel alanda, bu bölünmüşlüğün ne yararını gördük? Yeni yazı dilleri geliştirildi, bunlar daha da yüksek bir edebî, bilimsel seviyeye çıktı. Bu doğrudur; inkâr edilemez, ama, aynı zamanda her Türk halkı da kendi küçük dünyasına kapandı. Bu yüzden Sovyetler döneminde birçok yazar, aydın, bilim adamı, bu küçük dünyanın dışına çıkabilmek için Rusça öğrendi ve hatta bu dille yazdı. Anadillerinde yazan, hatta çok üstün başarı gösteren kimselerin bile hiçbir eseri, sözünü ettiğimiz bu 20 civarındaki yazı diline çevrilemedi. Buna lüzum da görülmedi; çünkü, böyle bir eser, sadece Rusçaya çevrilerek, herkesin bu ortak dilden okuması beklendi. Anadillerinde yazanlar, birbirlerinin eserlerini hiç tanıyamadılar veya kullandıkları yazı dilleri birbirine yakınsa, o zaman gerektikçe birbirlerinin eserlerini okuyup anlayabildiler. Genel okuyucu zümresi ise, araya sokulan ayrı ayrı Kiril harfli alfabelerin de etkisiyle bu eserlerden habersiz kaldı. Böylece Türk halklarının kültürleri de dilleri gibi birbirinden iyice uzaklaştı. 

Böylece birçok kültürel ve bilimsel faaliyet mecburen Rusça gerçekleştirildi. Şimdi bunun yerini İngilizce mi almalıdır?

Günümüzde hepimizi İngilizce ve Batı kültürü tehdit ediyor. Ortak bir dil etrafında birleşebilir ve orta mekteplerden sonra bu dili bütün çocuklarımıza öğretebilirsek, ortak kültürümüzü çağdaş yorumlarla hep birlikte yeniden yorumlayarak yaşatabilirsek ayakta kalabiliriz. Aksi takdirde hep birlikte yavaş yavaş anadili İngilizce, ulusal kültürü, her yönden “Batılılaşmış” halklar olup çıkacağız. O zaman şimdi mensup olmakla çok iftihar ettiğimiz ulusal kimliğimiz ne olacak?

Türk dünyasında hangisi olursa olsun (bu ayrı bir tartışma konusudur) ortak bir dil benimsemek, anadilimizi, kendi lehçelerimizi unutmak, küçümsemek, terk etmek demek değildir; her Türk halkı, kendi dilini, kendi cumhuriyetinde, kültürel etkinlik bölgelerinde elbette ki yaşatmaya, konuşma dili ve yazı dili olarak kullanmaya devam edecektir. Gerekçelerini yukarıda belirttiğimiz gibi, daha geniş alanda, her türlü faaliyette “ortak bir edebî dil”  kullanma, stratejik ve ekonomik açıdan bir zaruret ve mecburiyettir. 

Ortak dil problemine her şeyden önce kavmiyetçilik duygularından sıyrılıp soğukkanlılıkla, mantıkla yaklaşmak, özellikle bu meselenin stratejik ve ekonomik getirilerini, kazançlarını, avantajlarını düşünmek mecburiyetindeyiz.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 1. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 1. Sayı