Ortak Türk kültürünün Genetik Kodu Avrasya Bozkırlarında Şekillendi


 15 Ekim 2026


Söyleşi: ŞAHANE MÜŞFİK
"Ortak Türk Alfabesi Projesi, ortak tarih kitaplarının hazırlanması ve
Türk Devletleri Teşkilatı'nın kültürel adları büyük önem taşımaktadır."
Orhan Aras


Birinci Türkoloji Kurultayı'nın 100. yılı dolayısıyla düzenlenen "Türk Dünyası Haftası" kapsamında ülkemizi ziyaret eden konuklardan biri de Almanya'da yaşayan Türk yazar, çevirmen ve Azerbaycan Yazarlar Birliği Onursal Üyesi Orhan Aras oldu.

Orhan Aras, kısa süre önce yayımlanan "1926 Bakü Türkoloji Kurultayı: Prof. Theodor Menzel'in Notları ve Mektupları" adlı kitabıyla bu önemli etkinliğe katıldı.

Biz de bu fırsattan yararlanarak Orhan Aras ile hem Birinci Türkoloji Kurultayı hem bugün Bakü'de düzenlenen Türk Dünyası Haftası, hem bu etkinliğe armağan olarak getirdiği kitabı hem de genel anlamda Türk dünyasının edebî ve kültürel ilişkileri üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Orhan Bey bu yıl düzenlenen "Türk Dünyası Haftası" etkinliğine katılıyorsunuz. Sizce bu tür organizasyonlar günümüzde Türk devletleri ve toplulukları arasındaki kültürel ve edebî bütünleşmeye nasıl katkı sağlıyor?”

“1926 yılında Bakü'de gerçekleştirilen Birinci Bakü Türkoloji Kurultayı, Türk dünyasının alfabe, dil ve kültür birliği yolunda attığı en önemli tarihî adımlardan biri olmuştur. Tam yüz yıl sonra, yine aynı tarihî mekânda düzenlenen İkinci Bakü Türkoloji Kurultayı, bugünün Türk devletleri açısından yalnızca akademik değil, aynı zamanda stratejik ve manevi bakımdan da büyük önem taşımaktadır.”

Bugün bağımsız cumhuriyetler hâlinde varlığını sürdüren Türk devletleri ve Türk Devletleri Teşkilatı için bu çalışmalar şu anlamları taşımaktadır:

  • 1926 yılında temelleri atılan, ancak Sovyet baskıları nedeniyle yarım kalan ortak alfabe ve ortak dil idealinin yeniden canlandırılması, 
  • Türk devletlerinin herhangi bir dış gücün baskısı altında kalmadan kendi özgür iradeleriyle kültürel ve bilimsel bütünleşmeyi gerçekleştirme kararlılığı, 
  • Türkoloji’nin yalnızca geçmişi araştıran bir bilim dalı olmaktan çıkarılıp daha geniş bir çalışma alanına dönüştürülmesi; dijital dönüşüm sayesinde ortak tarih yazımının oluşturulması ve Türk kültürünün dünya bilim çevrelerinde hak ettiği yere ulaşmasının sağlanması. 

1926 Kurultayı, acılarla sonuçlanan, baskılar altında gerçekleştirilen bir uyanış girişimiydi. Bugün gerçekleştirilen ikinci kurultay ise bağımsız Türk devletlerinin geleceğe güçlü adımlarla yürüdüğü yeniden diriliş ve kurumsallaşmanın bildirgesidir.

Geçmişte yalnızca bir ideal olan “Dilde, fikirde ve işte birlik” düşüncesi bugün somut bir gerçeğe dönüşmektedir.

“Uzun yıllardır Almanya'da yaşayan ve üreten bir aydın olarak, Türk dünyasının kültürel mirasının Batı'da tanıtılması konusunda hangi eksiklikleri görüyorsunuz? Bunlar nasıl giderilebilir?”

“Azerbaycan; zengin müziği, resim sanatı, edebiyatı ve çok kültürlü yapısıyla büyük bir kültürel mirasa sahiptir. Ancak bu zenginliğin Avrupa'da hak ettiği ölçüde tanınmadığı ve yapılan tanıtımların çoğu zaman belirli örneklerle sınırlı kaldığı da bir gerçektir.”

En önemli eksikliklerden biri, kültürel etkinliklerin hedef kitlesinin yanlış belirlenmesidir. Düzenlenen programlar çoğu zaman yalnızca Türklerin ya da büyükelçilik çevrelerinin katıldığı, kendi içinde kalan faaliyetlere dönüşmektedir. Avrupa'nın yerli halkına, akademisyenlerine, üniversitelerine ve sanat çevrelerine ulaşabilecek kanallar yeterince kullanılmamaktadır.

Azerbaycan edebiyatı son derece güçlü bir geleneğe sahiptir. Ancak bu eserlerin Avrupa dillerine yapılmış nitelikli çevirilerinin sayısı oldukça azdır. Ne yazık ki mevcut çevirilerin bir kısmı da hedef dilin edebî estetiğini yansıtmayan, zoraki çeviriler niteliğindedir. Bu nedenle Avrupalı okur, kendi dilinde yayımlanmış ve kolayca ulaşabileceği Azerbaycan edebiyatı eserlerini bulamamaktadır.

Bugün Avrupa'da genç kuşak kültürü; opera salonlarından ya da ağır akademik kitaplardan değil, Spotify, Netflix, YouTube, uluslararası festivaller ve dijital sanat platformlarından tanımaktadır. Azerbaycan'ın geleneksel değerleri ise çağdaş sunum biçimlerine dönüştürülememekte, genç Avrupalının ilgisini çekecek şekilde sunulamamaktadır. Kültür yaşayan bir unsur olarak değil, adeta bir müze objesi gibi sergilenmektedir.

Avrupa'nın büyük başkentlerinde Azerbaycan kültürünü sürekli tanıtacak, dil kursları düzenleyecek ve düzenli sanatsal faaliyetler gerçekleştirecek "Azerbaycan Evleri" ya da kültür enstitülerinin sayısı ve etkinliği yeterli değildir.

Kültürel tanıtımın dili didaktik değil, estetik olmalıdır.

Avrupalılara sürekli "Bizim çok zengin bir kültürümüz var, gelin görün." demek yerine; onların sanat galerilerine girmeli, Azerbaycan sinemasını uluslararası film festivallerinde göstermeli ve mutfağımızı gastronomik hikâyeler aracılığıyla tanıtmalıyız.

“Yaratıcılığınızda hem Azerbaycan'ın hem Türkiye'nin hem de genel olarak Türk dünyasının izleri güçlü biçimde hissediliyor. Sizin için "ortak Türk kültürü" kavramı nerede başlar, nerede biter?”

“Ortak Türk kültürünün genetik kodu Avrasya bozkırlarında şekillenmiştir. Bu kültürün coğrafi merkezi Altay Dağları, Ötüken ve Tanrı Dağları çevresidir. Bozkır yaşamı, Türk topluluklarına hiyerarşik değil; doğayla iç içe, döngüsel bir dünya görüşü kazandırmıştır.”

Atın evcilleştirilmesi ve demirin işlenmesi, bu kültürün en büyük devrimleridir. At, Türk için yalnızca bir ulaşım aracı değil; özgürlüğün ve hareketliliğin simgesi olmuştur. İşte bu hareketlilik sayesinde ortak kültür parçalanmadan binlerce kilometrelik bir coğrafyaya yayılmıştır.

Türk kültürünün felsefi temeli, Gök Tanrı (Tengricilik) inancına dayanır. Bu inanç yalnızca bir din değil, aynı zamanda bir dünya görüşüdür. Devleti ve toplumu yönetme yetkisinin (Kut) ilahî bir kaynaktan geldiğine,  bu gücün ancak töreye uyulduğu sürece geçerli olduğuna inanılırdı.

Ağaçlara, sulara ve dağlara duyulan saygı da bu anlayışın önemli bir parçasıdır. Bugün Anadolu'dan Yakutistan'a kadar Türk dünyasının birçok yerinde görülen türbelere bez bağlama ya da defin sonrası su dökme gibi gelenekler, bu eski kültürel mirasın günümüze ulaşmış izleridir.

Bu ortak kültürel bilincin en somut ve en eski belgeleri ise VIII. yüzyıla ait Orhun (Göktürk) Yazıtlarıdır. Bu yazıtlar yalnızca taşa kazınmış metinler değildir; ilk devlet belgesi, ilk edebî metin ve en önemlisi "Türk" adının geçtiği ilk siyasî vasiyetnamedir.

Bilge Kağan'ın şu sözleri ortak Türk devlet düşüncesinin ilk yazılı bildirisi sayılabilir:

"Ey Türk Oğuz beyleri, işitin! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?"

Bozkırlarda doğan bu kültür, X. yüzyıldan itibaren İslamiyet'le karşılaşınca yeni bir boyut kazandı. Divan-ü Lügâti't-Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserler, bozkır töresiyle İslam ahlakını birleştiren yeni bir sentezin başlangıcını oluşturdu.

Ahmet Yesevi' nin düşüncesi Hacı Bektaş Veli aracılığıyla Anadolu'ya, oradan da Balkanlara ulaştı.

Bugün farklı coğrafyalarda, farklı lehçeler konuşuyor olsak da hayata verdiğimiz duygusal tepkiler ve günlük yaşantımızdaki birçok gelenek büyük ölçüde ortaktır.

Dede Korkut Hikâyeleri ile Köroğlu Destanı ister Türkiye'de ister Kazakistan'da ister Azerbaycan'da anlatılsın, aynı kahramanlık anlayışını ve aynı hayat felsefesini taşır.

Kopuzun, sazın ya da tarın sesi nerede duyulursa duyulsun, Türk insanına yabancı gelmez; aynı ruh titreşimini uyandırır.

Oğuz, Kıpçak ve Karluk boyları zaman içinde farklı lehçeler geliştirmiş olsalar da bizi birbirimize bağlayan şey, kelimelerimizin kökündeki ortak mantık ve ortak kültürel hafızadır. Daha da önemlisi; yürek, gelenek ve ekmek gibi kavramlara yüklediğimiz kutsallık ortak kalmıştır.

Bugün ortak Türk kültürü yalnızca geçmişe duyulan nostaljik bir özlem değildir. Aynı zamanda dijital çağda küresel kültürel dalgalara karşı varlığımızı koruyacak güçlü bir dayanaktır. Bu nedenle 34 harften oluşan Ortak Türk Alfabesi Projesi, ortak tarih kitaplarının hazırlanması ve Türk Devletleri Teşkilatı'nın kültürel alandaki çalışmaları büyük önem taşımaktadır.

“1926 Bakü Türkoloji Kurultayı: Prof. Theodor Menzel'in Notları ve Mektupları" adlı değerli eseriniz yayımlandı. Bu konuya yönelme ve Alman şarkiyatçısı Menzel'in notlarını araştırma fikri nasıl doğdu?”

“Prof. Theodor Menzel, Alman Türkologları arasında çok önemli bir yere sahiptir. 1926 yılında Bakü'de düzenlenen Türkoloji Kurultayı'na resmî temsilci olarak katılmış, kurultayın ardından yaklaşık yüz sayfalık notlarını 1927 yılında Der İslam dergisinde yayımlamıştır. Ayrıca Aleksandr Samoyloviç gibi dönemin önemli Türkologlarıyla da mektuplaşmıştır.”

Bu yıl gerçekleştirilen kurultay öncesinde bu konu dikkatimi çekti ve kapsamlı bir araştırmaya başladım. Amacım, o dönemde Alman bakış açısından hangi meselelerin tartışıldığını, bugün bu hedeflerin ne kadarına ulaşıldığını ve artık hangi konuların konuşulması gerektiğini ortaya koymaktı. Ne yazık ki kurultayda bunların tamamını dile getirme fırsatı bulamadım.

Bu çalışmanın yanı sıra Mirza Şefi, Üzeyir Hacıbeyli ve Nizami hakkında Almanca yayımlanmış araştırmalarım da bulunmaktadır. Bunu milletime karşı bir görev olarak görüyorum ve ömrüm yettiği sürece bu çalışmaları sürdürmeye devam edeceğim.

“Kitabın arka kapak yazısında tarihin yalnızca resmî belgelerden ibaret olmadığı belirtiliyor. Prof. Menzel'in notları ve sansürsüz mektupları, 1926 Kurultayı'nın perde arkasını bize hangi insani ve siyasi yönleriyle gösteriyor? Resmî tarihten farklı olarak neler keşfettiniz?”

“Prof. Menzel hem Rusçayı hem de Türkçeyi çok iyi biliyordu. Uzun yıllar Türkiye'de yaşamış ve çalışmıştı. Almanya Kültür Bakanı Becker'in görevlendirmesiyle, Sovyet Rusya'daki bilim insanlarıyla temas kurmak amacıyla İstanbul'dan Bakü'ye gönderilmişti.”

Almanya'ya döndüğünde bakana otuz sayfalık ayrıntılı bir rapor sundu. Dostlarıyla yaptığı yazışmalarda ise yalnızca bilimsel konuları değil, kişisel gözlemlerini de samimi bir dille aktardı.

Menzel' e göre 1926 Bakü Kurultayı, "Doğu'nun entelektüel uyanışı" idi.

Salonlarda olağanüstü bir bilim heyecanı ve romantik bir atmosfer bulunduğunu yazıyordu. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen bilim insanlarının ilk kez böylesine büyük bir organizasyonda bir araya gelmelerini tarihî bir gelişme olarak değerlendiriyordu. Raporlarında özellikle şu ayrıntıya dikkat çekiyor: Farklı Türk topluluklarından gelen aydınların birbirlerinin lehçelerini anlamaya çalışırken gözlerinde beliren heyecan kıvılcımları onu derinden etkilemişti.

İslam dünyasının ve Türk halklarının, geleneksel kalıpları aşarak Latin alfabesi gibi çağdaş ve evrensel bir yazı sistemine yönelme isteğini samimi ve geri dönülmez bir adım olarak görüyordu. Fakat Menzel'in ileri görüşlülüğü tam da burada ortaya çıkıyor.

Kurultaydaki coşkunun arkasında Moskova'nın, yani Stalin yönetiminin çok daha farklı hesaplarının bulunduğunu hissediyordu.

Ona göre Bolşevikler Latin alfabesini, Türk halklarını sevdikleri için desteklemiyorlardı. Asıl amaçları, Sovyetler Birliği içindeki Türk topluluklarının Arap harflerini kullanan İslam dünyasıyla; özellikle İran ve Arap ülkeleriyle olan kültürel bağlarını koparmaktı. Menzel'in dikkatini çeken bir başka konu da ortak dil yerine lehçelerin ayrı ayrı geliştirilmesi yönündeki politikaydı.

Moskova, ortak bir Türk dili oluşmasını istemiyor; bunun yerine Özbekçe, Kazakça, Kırgızca gibi lehçeleri ayrı resmî dillere dönüştürerek ortak kimliği parçalamayı hedefliyordu.

Samoyloviç'e yazdığı mektuplarda ve hazırladığı raporlarda, Bekir Çobanzade gibi Türk aydınlarının üzerindeki görünmez fakat ağır baskıyı açıkça hissettiğini dile getirir. Menzel'e göre kurultayın en büyük trajedisi şuydu:

Türk aydınları aslında Moskova'nın çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorundaydılar. En küçük bir Pantürkizm iması bile onların hayatını karartabilecek kadar tehlikeliydi.

Nitekim sonraki yıllarda yaşananlar, Menzel'in bu öngörüsünün ne kadar isabetli olduğunu gösterdi. 1927 yılında kaleme aldığı yaklaşık yüz sayfalık değerlendirmeyi yalnızca kendi dönemi için değil, gelecek nesiller için de bir uyarı olarak hazırlamıştı.

Her ne kadar doğrudan XXI. yüzyıldan söz etmese de, o gün atılan tohumların ileride mutlaka filizleneceğini öngörüyordu. Rusya ne kadar baskı uygularsa uygulasın, Türk halklarının ortak dil ve kültür bağlarını tamamen yok edemeyeceğini söylüyordu.

Alfabeler zorla değiştirilebilir, sınırlar çizilebilir; ancak bu halklar bir gün mutlaka yeniden ortak bir paydada buluşmanın yollarını arayacaklardı. Bugün kurulan Türk Devletleri Teşkilatı, Menzel'in bu öngörüsünün en somut gerçekleşmiş örneklerinden biridir.

-1926 Bakü Türkoloji Kurultayı'nın temel tartışma konularından biri ortak alfabe ve dil politikasıydı. Menzel'in notlarında o dönemin Türk dünyasının bu hayati meseleye bakışı ve yaşanan tartışmalar nasıl yansıyor?

- Kurultayın en önemli, en hararetli ve en belirleyici tartışması kuşkusuz alfabe meselesiydi. Dil, terminoloji ve tarih üzerine yapılan bütün görüşmeler, aslında bu temel eksen etrafında şekilleniyordu. Theodor Menzel'in raporları ve notları incelendiğinde görülüyor ki, o bu meseleyi yalnızca bir "harf seçimi" olarak değil, "Türk dünyasının ruhunu ve geleceğini belirleme mücadelesi" olarak değerlendirmiştir.

Menzel'e göre salonda tek bir tartışma varmış gibi görünse de, gerçekte üç büyük fikir ayrılığı yaşanıyordu. Bunların ilki ve en belirgini, Arap alfabesinin tamamen terk edilmesini savunanlarla, onun ıslah edilerek kullanılmasını isteyenler arasındaki görüş ayrılığıydı.

Azerbaycan'dan Samed Ağa Ağamalıoğlu ile Türkiye'den gelen heyet, Arap alfabesinin Türkçenin ses yapısına hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmadığını, bunun cehaletin ve okuma-yazma oranının düşüklüğünün başlıca nedenlerinden biri olduğunu savunuyordu. Onlara göre Batı uygarlığıyla bütünleşebilmek için Yeni Türk Alfabesi ‘ne (Latin alfabesine) geçiş kaçınılmazdı.

Buna karşılık Kazan Tatarlarından Galimcan İbrahimov başta olmak üzere bazı muhafazakâr delegeler bu görüşe kesinlikle karşı çıkıyordu. Onların temel düşüncesi şuydu:

"Eğer Arap alfabesini terk edersek, İslam dünyasıyla bağlarımız kopar ve yüzyıllar boyunca oluşan yazılı kültürel mirasımızdan uzaklaşırız. Yapılması gereken alfabenin değiştirilmesi değil, Türkçenin ses özelliklerine uygun biçimde ıslah edilmesidir."

Menzel, bu tartışmaların zaman zaman bilimsel çerçeveyi aşarak dinî ve ideolojik bir çatışmaya dönüştüğünü belirtmektedir. Ancak onun dikkat çektiği asıl önemli nokta perde arkasındaki mücadeledir. Latin alfabesine geçiş konusunda genel bir uzlaşma sağlansa bile şu soru gündeme geliyordu:

"Kullanılacak alfabe, Türkiye ile bütün Türk dünyasının ortaklaşa kullanacağı tek bir standart alfabe mi olacak, yoksa her Türk topluluğu kendine özgü ayrı bir alfabe mi oluşturacak?"

Menzel'in aktardığına göre, Türk aydınları ortak bir fonetik sistem kurmayı amaçlıyordu. Ancak Moskova bu aşamada devreye girerek her Türk topluluğu için küçük farklılıklar taşıyan ayrı alfabelerin hazırlanmasını teşvik etti. Böylece ortak yazı dili ve kültürel birlik daha doğmadan zayıflatılmak isteniyordu.

Kısacası, kurultaydaki temel tartışma yalnızca Latin alfabesine geçmek değil, ortak bir Türk alfabesi mi yoksa birbirinden ayrılmış alfabeler mi oluşturulacağı meselesiydi.

-Arşivlerde çalışırken sizi en çok şaşırtan veya etkileyen mektup ya da belge hangisi oldu?

-Beni en çok etkileyen belgeler, dönemin insan ilişkilerini ve günlük hayatını yansıtan kişisel mektuplar oldu. Menzel, resmî raporlarında daha çok bilimsel değerlendirmelere yer verirken, dostlarına yazdığı mektuplarda çok daha samimi ayrıntılar aktarıyordu.

Bakü'de nerede yemek yediklerini, hangi filmleri izlediklerini, insanların nasıl bir korku ve tedirginlik içinde yaşadıklarını, Sovyet görevlilerinin tavırlarını ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Bu mektupları bulduğumda büyük heyecan duydum. Kitabımda yalnızca bu belgeleri yayımlamakla kalmadım; onları açıklayan değerlendirme ve yorumlara da yer verdim.

Bu nedenle okuyucu kitabı okurken kendisini adeta 1926 yılındaki Bakü Türkoloji Kurultayı'nın içinde, yaşanan olaylara bizzat tanıklık ediyormuş gibi hissedecektir.

- Bu eseri "Türkoloji tarihinin en canlı tanıklıklarından biri" olarak nitelendiriyorsunuz. Kitabın özellikle genç araştırmacılara ve günümüzde Türk dünyasında ortak dil ile ortak alfabe idealini savunanlara vermek istediği temel mesaj nedir?

“Alman edebiyatı ve düşünce dünyasının en büyük isimlerinden Johann Wolfgang von Goethe, tarihin önemini şu sözlerle ifade eder: Üç bin yıllık geçmişini bilmeyen insan, günübirlik yaşar.”

Bugün birçok genç, Türkolojiyi yalnızca eski metinleri inceleyen sıkıcı bir bilim dalı olarak görebilir. Oysa Türkoloji sadece geçmişi araştırmak değil; aynı zamanda kendi kimliğimizi, kültürümüzü ve medeniyetimizin temel kodlarını anlamaktır. Theodor Menzel gibi yabancı bir şarkiyatçının ve Türkoloğun hayatını Türk kültürüne, Türk el yazmalarına, Karagöz oyunlarına ve Osmanlı-Türk medeniyetine adaması, gençlerde önemli bir bilinç oluşturacaktır.

Çünkü bu durum onlara şu gerçeği hatırlatır:

“Yabancı bir bilim insanının böylesine büyük değer verdiği ve araştırmaya ömrünü adadığı bu zengin kültürel miras, aslında benim de mirasımdır.”

Bu bilinç, gençlerin geleceğe daha güvenle ve daha sağlam temeller üzerinde bakmalarını sağlar. Menzel, Doğu ile Batı arasında köprü kurabilmiş örnek bir bilim insanıdır. Bu kitap da gençlere ufuklarını yalnızca kendi ülkeleriyle sınırlamamaları gerektiğini göstermektedir.

Türk kültürünün bir Alman bilim insanının gözünden nasıl değerlendirildiğini görmek, genç araştırmacılara dünyaya daha geniş ve evrensel bir perspektiften bakma imkânı sunacaktır.

Geçmişini derinlemesine öğrenen bir genç, geleceğe dair hayallerini de eksik bırakmayacak; Doğu'nun bilgeliğini Batı'nın bilimsel yöntemiyle birleştirerek daha büyük ve uluslararası hedefler kurabilecektir.

Söyleşinin Sonu:

Bu röportajda Orhan Aras, 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı'nın tarihî mirasını, ortak Türk alfabesi ve ortak dil idealini, Türk dünyasının kültürel bütünleşmesini ve Türkoloji’nin geleceğini tarihî belgeler ışığında değerlendirmektedir. Ona göre, ortak alfabe, ortak tarih bilinci ve kültürel iş birliği yalnızca geçmişe duyulan bir özlem değil; geleceğin güçlü Türk dünyasını inşa edecek en önemli adımlardır.

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 238. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 238. Sayı