HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Edebi türlerin her birinin kendine göre okumaları vardır. Romanın okumasıyla hikayenin okuması farklıdır. Okurun eserle tamamlanması türlere göre değişir. Şiir, roman, hikaye, hikâye, anı, gezi yazısı… vb okumaları farklıdır. Roman hayata tümüyle dokunur ve kavrar. Bu yüzden roman okumalarında okur, eserin sunduğu hayata tutunur ve içinde andan ana değişiklikleri yaşar. Ayrıntılar roman okumasının bir farkındalığıdır. Zihin bir bütünün içinde kalır her daim. Oysa hikaye an’a dokunur. An’a dokunan zamanlar dar ve geniş bakışlarla hikâyeyi kuşatır.
Ve yazarlar… Her yazar edebî esere kendi ruhunu yansıtır. Hayatı, hayata bakış açısı, hayata dokunuşu ve kişiliğinde demlediği tüm ayrıntılar dil ve üslupla tamamlanır. Bu yönüyle Osman Çeviksoy hikayeciliğiyle edebiyatımızda kendine özgü bir yer edinir. Onun hikayecilerinde okur an’a dokunurken hayata en doğal ve samimi yollardan dokunur. Böylece Osman Çeviksoy okumalarında her bir okuru rahatlatan samimi anlatım, hakikatin masumiyet çizgisinde tamamlanır. Hikaye kurguları “Biz”de toplanan ve “Biz”i temsil eden bütün güzellikleri Anadolu’nun özüne mayalanmış sevgi bağında kavrar. Hikâyelerin sonu hüzünle bitse bile acıyı bal eyleyen bir hakikatin süzgecinden geçer. Bu arının bal peteğindeki işçiliğinin Hak rızası ile bir servete dönüşmesidir.
Osman Çeviksoy’un eserlerini okuduğunuzd tüyleriniz diken diken olmaz, başınız ağrımaz, onun kelimeleri alır götürür sizi asıl gidilmesi gereken yere. Osman Çeviksoy’un Türkçesi yeni tanıdığınız ama dilinden şeker akıtan ve sımsıcak gülüşüyle içinizi ısıtan dost gibi size yarenlik eder. Son eseri Böyle Bir Baba’dan ve kitapla aynı adı taşıyan hikayeden bir parçada böyle bir yarenliğe şahitlik edebilirsiniz: “Önce babamın gün boyu güneş altında çalışmaktan kurumuş, kararmış, çatlamış dudakları gerildi. Sonra dudaklarındaki gülümseme elmacık kemikleri çıkık, esmer, zayıf yüzüne yayıldı. Gözlerinin içi mutlu, yeşilimtrak bir ışıkla doldu. Sevindi babam. Gözlerindeki ışık, gönlüme dökülürken beni ısıttı. Ben de sevindim. Babamın neye sevindiğini bilmeden, babam seviniyor diye ben de sevindim.”
Osman Çeviksoy Türkçesinin bu doğallığı kaynağını Anadolu’yu tümüyle kuşatan ruhunda imanın ve samimiyetin mayalandığı “insanda Hakk’ı arayan, bulan, hamken pişen” irfan anlayışının izleri vardır. Osman Çeviksoy’un Türkçesi Yunus’un çektiği onca çileye rağmen akıttığı gözyaşında rahmet sırrına eren ve seven sadece seven bir hâlin dili vardır. Yine Böyle Bir Baba’nın sayfaları arasında dolaşalım. Bomba adlı hikayeden bir bölümde yazarın Türkçesinin saflığını, samimiyetini bize yansıtır: “Bir kerecik olsun İmam Dağı’na çıkmak oradan köyü ve çocukluğunda dünyanın diğer tarafındaymış kadar uzak görünen şehri seyretmek istiyordu. Sonra İmam Dağı’ndan inip adım adım araziyi dolaşmak, Çavuş Pınarı’nın ve Büyük Pınar’ın şeker gibi sularından birer avuç içmek istiyordu. Daha sonra da köyün öteki tarafını; yaylaları, dağları dolaşmak; babasının yanına takılıp, oduna gittiği, annesi ve yengesiyle kuşburnu toplamaya gittiği, ilkbahar ve sonbaharlarda dedesiyle mantar topladığı yerleri görmek istiyordu.”
İşte bu dil kendiliğinden gelişmesi, doğallığını samimiyetinden alan ruhun özündeki hüzne ses olan hasretin, gurbetin ve özlemin yansımasıdır. Yağmur sonrası çıkan güneşin ışıklarının kırılmasıyla kendiliğinden oluşan ebem kuşağının dilidir. Osman Çeviksoy’un dili köyü Çorum ilimize bağlı Feruz köyünde mayalanan, Çorum’da beslenen ve gelişen ve Anadolu’nun bağrında şahsiyet bulan “Biz”de ses bulan ve sadece “Biz”im olan sesin dilidir. Osman Çeviksoy’un hikayelerinde Feruz köyündeki çocuğun safiyet dolu sesini duyarız. Toprak ve alın teri ile harmanlanmış, şükründe ve zikrinde teslimiyeti tüm ruhuna sindirmiş insanımızın sesi çıkar karşımıza. Bu ses asla isyan etmez, aklın korkunç girdaplarına kapılıp gitmez, arayışları onu uçurumun kenarlarına götürmez, bireyin kendi yalnızlığında bir hiçliğin sesi de olmaz ve en önemlisi aslını asla inkar etmez. Yine Böyle Bir Baba’da Kendi Doğrularım hikâyesinde söylendiği gibi “yamuk yumuk, abur cubur insanların etkisinde kalmadan, derslerini aksatmadan, kendini, kendini yani doğrularını yazmaya devam et.” diye nasihat eden bir dildir. Yunus Emre misali “Seni deli eden şey yine sendedir sende.” diyen sadece kendi hakikatinin sesini arayan sesin dilidir.
Osman Çeviksoy’un hikayeleri kurgusuyla, içeriğiyle, kişileriyle, mekanıyla, olay örgüsüyle “Biz”de toplanır. Her bir hikâye içindeki hasreti dindirmek isteyen özüne gurbete çıkmış okurun aradığı dokunuşlardır. Osman Çeviksoy hikayeleriyle okuruna Anadolu’nun aksakalları, arifleri, evliyaları, akilleri gibi dokununur. Okur bu dokunuşta yeri gelir Dede Korkut’u, yeri gelir Yunus Emre’yi bulur. Onun bir öğretmen olması da bu dokunuşlardaki babacanlığın, rehberliğin hatta bilgeliğin yansımalarıdır. Tabiki hikayelerin doğallığı ve tutarlılığı onun her bir hikayesinde aynı doğrunun devamlılığının da bir göstergesidir. Hikayelerindeki konular, kişiler, kurgular değişir ama öz hep aynı özdür: Anadolu!..Onun her bir hikayesi buram buram vatan sevdası ile kuşatır okuru. Bireysel bir içeriğe sahip hikayeleri bile bu geleneksel temanın dışına çıkmaz. Anadolu’nun irfanî nüktedanlığı, gerçeği kendi doğallığında kavrayışı, hakikatin hayatına çentik çentik attığı tüm acılara rağmen mücadeleden asla vazgeçmeyen ve sonunda teslimiyetin verdiği safi bir gülümsemeyle tamamlanan bir hayat duruşudur. Beyaz Yürüyüş, Tutuklu Yürek, Kar Yağar Gül Üstüne, Geriye Hüzün Kalır, Karanlıkta Ses Gibi ve son hikaye kitabı Böyle Bir Baba bu doğru çizginin ürünleridir.
Velud bir yazar olan Osman Çeviksoy, bu üretkenliğini bir köylü çocuğu olarak topraktan alır. Osman Çeviksoy’un hikâyelerinde hava, su, toprak ve ateş bir araya gelir; zamana, mekana ve insana dokunur. Yaradılışın kaynağında hayat bulur, rızıklanır, yaşadıklarından bu hayata dair ibretler bulur ve hayatın tamamlandığı ölümde aslına kavuşur. Osman Çeviksoy’un romanları da anlatım tekniği açısından farklılık gösterse de dilinde ve içeriğinde hikayelerindeki özü devam ettirir. Başıma Dağlar Düştü, Ömrümüz Gurbet ve Bebiha bu sesin takipçisidir.
Osman Çeviksoy’un kendine özgün sesini ve eserlerini anlamlandırmaya çalışırken Sezai Karakoç’un mısraları rehberlik ediyor zaman zaman. Bir türküde, bir masalda, bir deyişte hayat bulan “Biz”im sesimize bir köşede eşlik ediyor. Bu köşede sizi Osman Çeviksoy’u okumaya başladığınız an sarıp sarmalayan bir yaren bekliyor. Ve artık elinizi hiç bırakmıyor. Şöyle diyor Sezai Karakoç:
“Evlerinin içi ayna döşeli
Ayna hâtıra gözler ve sevmek
Benim aşkım bin bir köşeli ah bin bir köşeli
Bir köşe gidince bin köşe yeniden gelecek
Ayna hâtıra gözler ve sevmek
Evlerinin içi kabartma bahar
Köşelerinde keklik gibi bakıp duran saksılar
Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar
Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar
Evlerinin içi yeni güllerden
Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren”
Osman Çeviksoy’un eserleri kendine özgün içeriği, anlatımı ve üslubuyla Türk edebiyatında kendine ait yeri almıştır. Bir eğitimci olması onun eserlerinde kendini yer yer hissettirse de onun eserlerine özgü “Biz”e ait ses olmanın farkındalığını her bir eserinde ayrı ayrı teneffüs ederiz. Osman Çeviksoy’un eserleri ne toplumcu-gerçekçi edebiyatın içerisinde değerlendirilebilir ne de gelenekçi edebiyatın içerisinde. Onun farklılığı samimiyetinde, sevgi ile tamamlanmasında, bireyi ait olduğu toplumun kültüründen, değerlerinden, zihniyetinden uzaklaştırmadan kendine ait hakikatler doğrultusunda anlatabilmesinden kaynaklanır. Bu da yazarın içerisinde bulunduğu an’ı, mekanı, aileyi, toplumu bir bütün olarak koruma isteğinden kaynaklanır. Onların dertleri, sıkıntıları ile dertlenen yazar ideolojik bakışın sert bıçağı ile kesip atmaz anlatacaklarını.
Osman Çeviksoy, yaşadığı anın darlığından çıkarak geniş zamanlara aktarır anlattıklarını. Bu yönüyle Osman Çeviksoy okumalarında saf ve sade bir lirizmle dokunmuş ifadeler hakikatin her yöne aktarılacak bütünlüğünde verilir. Geriye Hüzün Kalır adlı hikaye kitabından “Almanya Ara Beni” hikayesinden bir bölüm bu bütünlüğü çok net bir şekilde yansıtır: “Ve bir ses… İnandırıcı, yumuşak, çok yakın bir ses : ‘Kul günahsız olmaz. Yaratıcının affı da merhameti de sonsuzdur. Pişman olur, tövbe edersin, tamam… Hem zorla olmayacak ki… Seni tahrik eden odur. Sorumluluğun çoğu ona aittir. Hadi kalk.” Almanya’ya çalışmaya gitmiş hikaye kişisi kendi değerleri ile Almanya’da yaşamaya zorlandığı değerler arasında çatışma yaşarken kendi iç sesini dinler. Bu iç ses Osman Çeviksoy’un hemen hemen bütün eserlerine sinmiş mayası asırlar öncesi çalınmış bir medeniyetin “Biz”e ait sesidir. Hoşgörülü, imanlı, vicdanlı, merhametli, Hakk’tan ayrılmayan irfanın sesi.
Bu sesle okur Osman Çeviksoy’un eserlerindeki hakikat karşısında isyan dahi etmek istese olgunluk gösterir. Yine bu sesin sayesinde benliğinin uçurumlarında savrulmaz, yitip gitmez. Hakikat tamamlanmadadır. Nesiller birbirini tamamlar, ayrılmaz, kopmaz. Yine Osman Çeviksoy okumalarının hüznü de mutluluğu da tadındadır. Bu tat doyumluk değildir, tadımlıktır. Çünkü sahip olduğu seste dünya gerçeği fanilik üzere kuruludur. Aynı yine Tutuklu Yürek kitabında yer alan “Göç” hikayesinde yer verildiği gibi :
“Aynı çatı altında büyüdüğümüz ilk çocukluk yıllarımızı, kavgalarımızı, kıskançlıklarımızı, bir yaş büyük olduğum için her iyi konuda bana tanınan öncelikleri, ona yapılan haksızlıkları, sonra çatılarımızın ayrılmasına rağmen birbirimizden ayrılmayışımızı, köyün öteki çocuklarına karşı birbirimize hep arka çıkışımızı, mal güderken çimdiğimiz dereleri, soğuk su başlarında daldığımız oyunları, ekin bekçisinden birlikte yediğimiz dayakları, birlikte ilk sigara içişimizi, ortak yönlerimizi, ayrılan yönlerimizi düşünüyorum. Düşündükçe dağıtıyorum kendimi, daha bir yürekten hıçkırıyorum… Ve bir ağırlık duyuyorum omzumda. İrkilerek dönüyorum. Babam… Ay ışığında gözlerinin dolu dolu olduğunu ayırt edebiliyorum. Elini omzumdan çekmeden, ‘Hadi eve gidelim oğlum…’diyor.”
“Göç” hikayesinden aldığımız parçada şöyle diyordu: “Ve bir ağırlık duyuyorum omzumda. İrkilerek dönüyorum. Babam.” Bu bağlamda Osman Çeviksoy okumalarında çoğu kez karşımıza “Biz”e ait sesin asıl sahibi çıkmaktadır. Bu ses bir erkek sesi değildir. Bir kadın sesi de değildir. Yüzüne baktığınızda Anadolu’yu, yüreğine baktığınızda yine Anadolu’yu yani Türklüğü göreceğiniz “Biz”e ait sestir. Bu ses bütün hakikatler karşısında asıl hakikati gösteren sestir. Yalçın kayalar gibi, dimdik ayakta, her türlü zorluk, çile karşısında mücadele eden ama ruhunda titrek ışıklı mum gibi yandıkça olgunlaşan münbit bir yürek vardır. Bu yürek her türlü zorluğa katlanır da sırrını açık etmez. Duygularını içine akıtır. Ağız dil vermez. Ama bir bakışında, bir sözünde, bir dokunuşunda o yüreğin çağlayanlar gibi duyguyla dolu olduğunu görürsünüz. Bu ses “Baba”nın varlığında toplanmış bir sestir.
Türk edebiyatında çoğu zaman “Biz”e ait bu ses bir ananın sesidir. Doğurgan, üretken, çilekeş annenin sesi. Babanın sesini pek duymayız. Babalar ve oğullar arasındaki döngü kısırmış gibi kalır, dil vermez. Ama çoğu oğul, babasının öldüğü yaşa gelince “Baba”nın hikmetini. Osman Çeviksoy okumalarında “Baba” ayrı bir yer tutar. Baba, köydeki baba figüründen kimliğini alır, şahsiyet bulur. Öğretmen olur, doktor olur, imam olur ve meslekte bir ailenin babası olarak bu ortak sese katılır. Bu kimi zaman bir aşık, bir emmi, bir ihtiyar gibi çeşitli hüviyetler alarak o aynı kimliğe ses olur. Ve bu baba nihayetinde Osman Çeviksoy’un son hikaye kitabına da isim olur : “Böyle Bir Baba”!..
Böyle Bir Baba adlı hikaye kitabı Osman Çeviksoy’un basılan son hikaye kitabı. Yaptığımız Osman Çeviksoy okumalarında hem içeriği, hem üslubu ile ufarak farklılıklar gösteriyor. On iki hikayeden oluşan hikayeler bir kere farklı hikayelerden oluşmuyor. Böyle Bir Baba adlı kitaptaki hikayeler Erhan’ın çocukluğundan başlayarak onun kimlik bulduğu ailesini, köyünü, eğitim hayatını merkez alıyor. Kitaptaki tüm hikayeler Feruz köyü
ve Çorum hattında geçiyor. Burada üzerinde durmamız gereken bir nokta daha var ki Böyle Bir Baba kitabını, hikaye kitapları arasında farklı bir yere koymamıza da vesile oluyor. Aslında her şey hikaye kahramanımız Erhan’la ve biraz da yazarımızın özyaşam öyküsüyle ilgili. Burada yazarımızın farklı bir eseri devreye giriyor: “Bebiha”!.. Bebiha romanı Osman Çeviksoy’un bu türde yazdığı nadir eserlerden sonuncusu. Bebiha romanının da kahramanı Erhan!. Ve Bebiha, Erhan’ın köyünden okumak için çıkıp Çorum’a gidişini, doğduğu köy ve ailesine duyduğu hasreti, şehir hayatında yaşadığı zorlukları, yazar olma yolunda yaşadığı ilk deneyimleri, okulunda aldığı eğitimin kendisine zihniyet manasında yaşattığı değişimleri ve nihayetinde romanı özellikle genç okura daha çok yaklaştıran bir gencin ruhundan yansıyan “ilk aşk”a dair duyguları aktarıyor.
Bebiha, yazarın diğer eserlerinden farklı olarak yazarın kendi hayatından yansımaları içerdiği için içerik ve üslup olarak hikayedeki temanın duygusal aktarımına ağırlık kazandırıyor. Bu da romanın okurla temasını daha da yakınlaştırıyor. Osman Çeviksoy okumalarında ön plana çıkan “Biz”e ait sesin samimiyeti daha sıcak bir nefesle dokunuyor okuruna. Bebiha romanı, roman kahramanımız Erhan’ın kimlik bulduğu ailesinden, köyünden şehir hayatına geçişinde ve öğretmen olup bir ebeveyn olarak hayatta kendine ait yeri bulduğu an’a kadar bir süreci aktarıyor. Ama romanın bazı bölümlerinde yazarımız daha anlatacaklarım vardı dedirtecek derecede anlatıma boşluklar katıyor. Köyünde çocukluğuna dair yaşadıklarına, babasının hikayesine, evinde bıraktığı çok sevdiği köpeğine, ilçede arkadaşları ile yaşadığı maceralarına, yatılı okulda hayatına giren insanlara dair daha anlatılacak hikayeler olduğunu sezdiriyor bizlere. Bebiha romanında yarım bırakılmış bu hikayeler bir nebze Böyle Bir Baba’nın hikaye seçkilerinde tamamlanmış oluyor. Bir romanın devamının hikayeler nezdinde tamamlanması da Osman Çeviksoy’un hikayeciliğinde farklı bir okuma çeşitliliği katıyor.
Böyle Bir Baba, Bebiha romanının ne tamamlayıcısı, ne de devamı. Bebiha roman olarak kendi özgünlüğünde, Böyle Bir Baba bir hikaye kitabı olarak kendi özgünlüğünde. Bu iki eser arasındaki ortak nokta roman kahramanı Erhan’ın dünyasından aktarımlar olması. İki eserden de anladığımız Osman Çeviksoy’un kendi yaşam çizgisinden birebir aktaracağı daha çok şey olduğu.
Böyle Bir Baba’da merkeze “Baba” tiplemesini almalıyız. Erhan’ın babası İrfan ismiyle müsemma bir kişilik. Öksüz kalmış, babası Delali evlenmiş, üvey kardeşi Yusuf’la aynı evde yaşıyorlar. Eşler, çocuklar bir nesil bir arada köyde yaşam zorluklarına göğüs geriyorlar. İrfan çalışkan, dürüst ve namuslu olarak adlandırdığımız Anadolu’yu mayalayan hakikat ehlinden bir arif kimliğinde. Becerikli, çalışkan ellerinden bereket akıyor. Dilinden sözüne yansıyanlar gerektiğince az ama öz sözler. İrfan’ın hakikati ağız dil vermeyen her şeyi kendi içinde yaşayan bir insan. O yüzden babalığı da hep anlatılagelen babalardan farklı. Eşi tarlada çalışırken kahvede pinekleyen ve erkek denilince bütün vahşeti üzerinde taşıyan gerçekliğin bir rol modeli değil İrfan. İrfan hal dilinin, hal ehlinin hakikatinde bir karakter, edebiyatımızda çok nadir anlatıla gelen bir baba tiplemesi. Dünya edebiyatında da önemli bir yer tutan “Babalar ve Oğullar” ilişkisi burada farklı bir yorum ekliyor okura. Turgenyev’in klasikleşmiş Babalar ve Oğullar romanında geçen söz Böyle Bir Baba’da İrfan’ı eserin merkezine niye aldığını gösteriyor: “Kişilik, sayın bayım, en önemlisi budur işte: İnsanın kişiliği bir kaya gibi sağlam olmalıdır, çünkü her şey onun üzerine bina ediliyor.”
Erhan’ın gerek Bebiha’da gerek Böyle Bir Baba’da neden yaşadığı dönemin değişimlerinden etkilenmediğini ve kendi mayasına sadık kaldığını İrfan gibi bir babaya ve aileye sahip olmasına bağlayabiliriz. Böyle Bir Baba’da eserle aynı adı taşıyan hikayeye kadar aktarılan “Ben Böyle Başladım, Sap Kağnısı Düz Yolda, İnsanlar ve Mandalar ve Çakal Neredesin?” adlı hikayelerde Erhan’ın çocukluğunun o masalsı, mutlu, saf ve temiz hikayesine köyünden yansımalarla eşlik ediyoruz. Her bir hikayenin kendi içinde bağımsız ama bir o kadar diğer hikayelerle de bağlantılı. Her bir hikaye hem birbirini tamamlıyor, hem de kendi hikayesini. Bu dört hikayede de yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen Erhan’ın köyünde şimdiki zamanlarda artık bulamadığımız insanı özne yapan ve her daim insanla tamamlanan, insanda kendini bulan sevgiden, saygıdan, bağlılıktan maalesef iz yok. Köyün aksakallıları hayatın dengesini oluştururken bunları evladına aktarabiliyor hatta torunlarına. Bu yaşam zinciri romanın en önemli duygu dokusunu da bize aktarıyor: Sevgi, merhamet, saygı, vicdan. İnsan kimliğini bulurken bu dört duyguyla tanımlandığında hikayelerdeki hasletlere de sahip olmuş oluyor. Delali’den İrfan’a ve Erhan’a geçen bir insan kimliği bu.
Böyle Bir Baba hikayesinde Erhan’ın gözünden babasını anlattığı betimlemeler gözlerden gönüllere köprü olmuş bir dilin yansımaları: “Sakal tıraşı bir haftalıktan az değildi ki bu, babamın köy berberine gitmek için zamanı bulamadığını şehre aceleyle geldiğini gösteriyordu. … Ayaklarında, annemin ördüğü, delindikçe çitilediği yün çorapları ve lastik ayakkabıları vardı. … Önce babamın gün boyu güneş altında çalışmaktan kurumuş, kararmış, çatlamış dudakları gerildi. Sonra dudaklarındaki gülümseme elmacık kemikleri çıkık, esmer, zayıf yüzüne yayıldı. Gözlerinin içi mutlu, yeşilimtrak bir ışıkla doldu. Ben de güldüm”. Bu duygusal ve şiirsel anlatım bu hikayeyi kitabın merkezine alınmasına vesile kılıyor. Erhan’ın babasıyla yaşadığı o anı okur sadece gözünde değil yüreğinde de resmediyor. Ve babanın nasırlı ellerinin tasvirinden sonra okur olarak o babanın mübarek ellerini öpmek istiyoruz. O eller öyle eller ki rahmetini topraktan alıyor. Anadolu’nun özünden insana yansıyan münbit maya ruhlara çalınıyor. Eli öpülesi, hayır duası alınası mübarek insanlarımızı. Hikayenin fikri yapısında köydeki yaşam zorluklarının ve hayat mücadelesinin insanı ne kadar zorladığı Cumhuriyet’le gelen yaşamın köydeki şartlara mahkum olmadığını işaret eden “herkese eşit eğitim” şansının köydeki çocuklara da fırsat tanıdığını görüyoruz. Köyden çıkan çocuklar aldıkları eğitimle hayatlarını değiştirme fırsatı da buluyorlar. Yalnız eğitim fırsatı burada sadece kazanılan mevki ve maddi güçle tanımlanmıyor. Parasız Yatılılık, Köy Enstitüleri köydeki çocuklara aklını ve zihnini açacak “ilim” tahsil etmesini, aydınlanmasını sağlayacak bir fırsat. Ailelerin gözünde çocuklarının hayatı sadece maddi imkanlara araç olacak şekilde bir değişime uğramayacak, o her şeyi içinde yaşayan, o ağız dil vermeyen köylülerin sesi olacak, köyüne ışık olacak bir kutsal bir amacın değişimine katkıda bulunacak. Okumuş adam olma talihine ve ayrıcalığına sahip olacaktır. Bu yüzden Erhan’ın babası İrfan oğluna nasırlı ellerini gösterirken; dişinden tırnağından arttırıp ve onun okuması için yaptığı mücadelenin nedenini de göstermiş olur. Erhan babasını sevgiyle kucaklarken aslında babasına okuma mücadelesini ne olursa olsun devam edeceğine de söz vermiş olur.
Ve kitabın köyde geçen hikayelerine baktığımızda köydeki yaşam, zihniyet , insan ilişkileri sevgiyle ve özlemle yoğrulmuş anıların yansımaları bir bakıma. Yazar anlatımında hikayeye dair bütün bakış açılarını kullanıyor. Hikayelerde olaylara farklı gözlerden bakabiliyoruz. Her bir hikayede geleneksel sözlü anlatımımızda göze çarpan ibretlik bakışlar burada da verilmiş. Çünkü hikaye dokusunda Erhan’ın çocuk gözlerinin her şeyi safiyetle manalandıran bakışı da var. Ben Böyle Başladım da bir çocuğun okula başlama hikayesi çarpıcı bir örgüyle tamamlanıyor. Okula gidip öğretmeniyle karşılaşacağı ana kadar kaçışta olan çocuk, o ilk andan itibaren okulla nasıl tamamlanıyor çarpıcı bir kurguyla aktarılıyor. Sap Kağnısı Düz Yolda hikayesinde Erhan’ın amcası Yusuf’un ağabeyi İrfan’la yaşadığı rekabet, babası Delali’nin gözüne girme isteği ve tarladan kaldırdıkları harmanı evlerine kağnıyla ulaştırma maceraları, yaşadıkları talihsiz bir kaza sonucu köydekilerin yardıma koşmaları şimdi bize uzak kalan hasletleri de yansıtıyor. Aynı tema ve aktarım İnsanlar ve Mandalarda farklı bir hikayede kendini gösteriyor. Ve Çakal Neredesin hikayesinde hikaye kitabının merkezine alınacak başka bir kimlik çıkıyor karşımıza. Erhan’ın sadık, sevgili köpeği “Çakal!” Çakal sanki evin bir bireyi gibi enikliğinden yetişkinliğine özenle yetiştiriliyor. Erhan bütün sevgisini köpeğine veriyor. Aralarındaki bağ insani bir bağ. Ve Çakal da bir köpek olmasının çok çok üzerinde asil bir karaktere sahip : “Beni tanıyor ve seviyordu. Geldiğimi anlar anlamaz yuvasından çıkıyor, az çok havlamaya benzeyen sesler çıkararak bana doğru koşmaya çalışıyordu. Kulaklarından geriye doğru yatırıp minicik kuyruğunu sallamasında gelişime sevindiğini anlıyordum. Ve bu hikayedeki en duygusal anı hikayenin sonunda yaşıyoruz. Çakal’ın ölümü tüm insanlara ibretlik bir öykü kurgusuyla tanımlanmış. Erhan’ın dedesi Delali’nin ağzından dinleyelim: “Her canlı doğar, büyür, yaşlanır sonra ölür. Çakal’ın ömrü bu kadarmış. Böyle düşün. Çakal gibi köpekler tıpkı kurtlar gibidir. Hastalanıp da öleceklerini anladıklarında yuvalarını terk ederler, insanoğlunun ulaşamayacağı, uzak, sarp, gizli, yüksek bir yer bulurlar, oraya uzanırlar ve ölürler.”
Böyle Bir Baba kitabında hikayeyi merkeze en dikkat çekici kişilerden biri de “Bekçi Yaşar”!. Bekçi Yaşar tiplemesi başlı başına bir inceleme konusu. Erhan öğretmen okulundayken yaz tatilinde çalışıp para biriktirmek ister. Okul idaresi bu çalışkan gençlere kol kanat gerer. Yazın okul pansiyonunda kalmaları için bir olanak sağlar. Erhan’la çalışmak için kalan öğrencilerden ikisi de yetiştirme yurtlarında büyümüş gariban gençlerdir. Yalçın içe dönük, Fikret dışa dönük bir kişilik sergilerler. Yalçın hikaye kişisi olarak pek etkin olmasa da fikirleriyle o dönemin farklı bakış açısını göstermede tamamlayıcı bir karakterdir. Hikaye Fikret’in üzerinden asıl kahramanımız Bekçi Yaşar’a yönelir. Fikret okuyan, sorgulayan, yüzünden gülümseme eksik olmayan, dilbaz bir genç olması hasebiyle insanlarla çok yakın ilişkiler kurar. Bir de saz çalıp türkü söylemekte, besteler yapmaktadır. Burada Bekçi Yaşar devreye girer. Erhan’ın Bekçi Yaşar’ı yakından tanımasında, hikayesinin merkezine almasında Fikret’in bu yönünün büyük etkisi vardır. Hikaye boyunca Bekçi Yaşar’ın fiziksel özellikleri, devletine olan bağlılığı ve sadakati dışında ne kadar güzel gönüllü bir adam olduğunu görürüz. Yazar bu tanıtımı hikayenin tümüne yayar. Yaptığı kodlamaları birleştirdiğimizde Bekçi Yaşar ete kemiğe bürünür.
Bekçi Yaşar’a teninin koyuluğu nedeniyle takılsalar da o engin halk adamlığıyla çok manidar cevaplar verir. Böyle Bir Baba kitabının bu hikayesinde üzerinde durmak istediğim ve kitabın tümüne egemen olan zihniyeti yansıtan ve o dönemin insanını tanımamıza ve anlamamıza vesile olan bir gösterge karşımıza çıkar. O da türkülerimiz. O ağız dil vermeyen, her zorluk karşısında şükreden, yaşadığı çilelerle hayatı bir gurbet duygusunda yaşayan Anadolu insanını net bir şekilde yansıtan türkülerimiz. Devletini mülkün temeli olarak gören bir anlayışta devlet her şey demektir. Devleti, milleti için canını vermekten çekinmeyen bu insanın ruhunu, zihniyetini en güzel türküler anlatır. Bekçi Yaşar’ın en büyük mutluluklarından biri Fikret’in akşam yemeği sonrası verdiği solo konserlerdir. Hele bir türkü vardır ki onu her dinlediğinde mest olur. “Nem Alacak Felek Benim” türküsü Bekçi Yaşar’ın dilinden insanımızın gerçek sesi olur. Hikayeyi okuduktan sonra bu türküyü dinlediğinizde Osman Çeviksoy okumalarında yakaladığımız “Biz”e ait sesin dokusunu, rengini, tadını hatta “Biz”e dokunuşunu daha iyi algılayabiliyoruz. Bizim insanımız hiçbie zaman “Ben” demediği için azı karar fazlası zarar hayat görüşündedir. Kendi payına düşenle yetinmeyi bilir ama bu onun tekdüze bir insan olduğunu göstermez. Ruhunda yaşadığı toprakların havasından, suyundan ve tarihinden aldığı yediverenlere benzeyen, her daim yenilenen taptaze sürgünler veren rengarenk bir gönül ikliminin sırrı yatmaktadır. Evet, bir sırra sahiptir insanımız. O sırla hayatını idame ettirir.
“Bir okkacık balım var
Bir dönümlük malım var
Bir derdime bin dert katar
Nem alacak felek benim
Bir derdime bin dert katar
Nem alacak felek benim
Yandım yandım kar mı verdi?
Ekşi tatlı nar mı verdi?
Yandım yandım kar mı verdi?
Ekşi tatlı nar mı verdi?
Sarılacak yar mı verdi?
Nem alacak felek benim”
Bekçi Yaşar’ın hayatı da bu türkünün iç sesine cevap verecek bir sonla nihayetlenir. İnsan yaşamının faniliği ve felek karşısında acizliği Bekçi Yaşar’ın başına gelenlerle içimiz burkar, duygulanırız. Osman Çeviksoy’un Böyle Bir Baba adlı eserinin birinci bölümü Erhan’ın köyüne ve çocukluğuna dair hikayeleri aktarırken ikinci bölümü Erhan’ın Çorum’da okul ve şehir hayatına dair hikayelerle tamamlanır. “Kendi Doğrularım”da okulda sistemin getirdiği bakış açısı ve düşünceyle çatışır. Buna kendini bulma yolunda attığı adımları, okumalarını ve en önemlisi yazma deneyimlerini aktarır. “Bildiri, Söz Ola, Eller ve Gözler ve Karakolda” hikayeleri Erhan’ın düşünce gelişimini, yazma konusunda gösterdiği aşamaları birebir yansıtır. Bir liseli genç olarak hayatını kazanma arzusu, idealleri, hayalleri bize farklı perspektiften aktarılır. Erhan daha o yaşlarda olgunlaşmış, çok önemli hayat tecrübelerine sahip olmuştur. Erhan’ın eğitim mücadelesi iyi incelenmeli ve bir gencin bu kadar sağlam bir kişiliğe sahip olmasındaki etmenler ortaya konmalıdır. Ne yapacağını bilen, hayatının sorumluluğunu daha o yaşlarda almış olgun bir gençtir Erhan. Hem çalışır, hem kazanır, hem üretir.
Böyle Bir Baba’nın son hikayesi “Bomba”da Erhan devreden çıkar. Osman Çeviksoy bu hikayesiyle eserinde doğduğu köye “Bomba Ahmet” kişisiyle veda eder. Bomba Ahmet bir yönüyle Erhan, bir yönüyle İrfan’dır. Yazar bu hikayede baba ve oğulun tamamlandığı bir karakterle karşımıza çıkar. Bomba Ahmet, daha küçük yaşlarda anne ve babasının ayrılığının sıkıntılarını yaşamış, annesinin evden ayrılıp gidişini ve ebeveynlerinin yeni evliliklerini görmüş gönlü yaralı bir gençtir. O anne ve babası sağken hem öksüz hem yetim kalmıştır. Dedesinin onu, hayatı kurtulsun da bir meslek sahibi olsun diye çıraklığa vermesiyle hayatı değişir. Dürüst, ahlaklı, işini çok iyi yapan bir usta seviyesine gelen Bomba Ahmet İstanbul’a taşınır, evlenir barklanır. Yıllar sonra çok hasret kaldığı köyüne ve çocukluğuna bir ziyaret gerçekleştirir. Köyünü çocukluğunda bıraktığı gibi bulamamanın acısını duyar yüreğinde. Köyü terk edilmiş, virane olmuş ve babası da vefat etmiştir. Hikayenin sonunda Bomba Ahmet’in başına gelenler yazarın, Erhan’ın da köyüne ve çocukluğuna bir vedasıdır aslında.
Osman Çeviksoy okumaları dilin kullanımındaki yalınlık, halk kültürümüzün bir o kadar doğal ve samimi canlı anlatımı okuru kendine çekiyor. Her yaş seviyesine seslenen bu dil içeriğiyle kültürümüzü, insanımızı canlı kılıyor. Samimiyeti ve sevgisiyle yürekleri kuşatıyor ve ısıtıyor. Osman Çeviksoy okumalarında sadece hikaye ve roman anlatımları değil gezi günlüklerinde de aynı sıcak kavrayışı yakalayabiliyoruz.