HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
Coşkun Haliloğlu 2
Ercan Argınbayev 3
Coşkun Haliloğlu 4
Süleyman Abdulla 5
Sabir Azeri 6
IŞILAY IŞIKTAŞ SAVA 7
“Yılların Ardından” Osman Çeviksoy’un Çınaraltı yayınları arasında çıkan yeni kitabının adı. Yeni diyorum, çünkü benim elime yeni geçti ve bir solukta okuyuverdim.
Daha çok hikâyeciliğiyle tanıdığımız Osman Çeviksoy’un bu kitabında “Hatıra”larını işlemiş. Nasıl hikâyelerini nakış nakış işliyorsa, “hatıralarını” da nakış nakış işlemiş. Hikâyelerindeki akıcılığı “Yılların Ardından” hatıralar demetinde de kendini göstermiş. Dilin sadeliği, okuyucunun anlayabileceği duru ve akıcı bir üslûp anlatımın güzelliği yazılanların daha iyi anlaşılmasını sağlamış. Osman Çeviksoy’un akıcı üslûbu hikâyelerinde olduğu gibi( okuduğum Bebiha romanında aynı üslûbun olduğunu belirtmeliyim) hatıralarında da göstermiş olası okuyucu açısından çok önemli.
Kitaptaki ilk hatıra Tutuklu Yürek kitabındaki Ayçiçeği hikâyesiyle ilgili(Benim de Osman Çeviksoy’un kitaplarıyla tanışmam Tutuklu Yürek kitabıyla olmuştur onu da belirteyim). Diyor ki Osman Çeviksoy: “Bazı hikâyelerimin hem yazılışına hem sonrasına dair anılarım vardır. Bunlardan ilki Tutuklu Yürek’teki Ayçiçeği’dir.”(9) Benim de birkaç defa okuduğum, eşime ve çocuklarıma okuttuğum Ayçiçeği hikâyesini okurken gözlerimizin nemlendiği, bazen de ağladığımızı hatırlıyorum. “Yarısına kadar yazdım, ikinci yarısını yazmaya bir türlü elim varmadı. Tamamlayamadım. Hikâyede evlat yolu bekleyen anne babadan biri ölecekti. Yazmaya başlamadan önce yaptığım planda baba ölecekti. Yarıya kadar yazınca annenin ölümünün daha etkileyici olacağını düşünmeye başladım. Yazamadım, öylece kaldı. Anne mi, baba mı? İkisine de kıyamıyordum. Günler süren kararsızlığımın asıl sebebi hikâyenin iki kahramanından Fadime Kadın’a kendi annemin, kişisel özelliklerini, eşine de babamın kişisel özelliklerini giydirmiştim. Biriyle annemmiş gibi diğeriyle babammış gibi yakınlık kurmuştu. Hangisine kıyabilirdim ki…”(9) Elbette kıyamazsın ve kıyılmaz da. Birisi annen seni dokuz ay karnında taşımış, beslemiş büyütmüş, birisi de senin için cebindeki üç kuruşu harcayan, yerine göre sana harçlık olarak veren baban… Sen kıyamazsın, yazdığın hikâyelerde dahi ölümüne razı olamazsın ama bir gün “Baban öldü, acele gel…(9)” haberiyle “yüreğine ateşin düştüğünü” fark edersin.
Osman Çeviksoy aynı hatıranın ilerleyen kısımlarında hikâyeyi nasıl tamamladığını, okuyuculardan hikâyeyle ilgili aldığı mektuplarda mektubu yazanlardan ve davet edildiği okullardan kendisine sunulan gösterinin (Ayçiçeği hikâyesinin tiyatro haline getirilişi (11)) kendisi ve izleyicilerde bıraktığı intibaı gözleriyle görmesi apayrı bir güzelliktir. Bir yazar için de en güzel hatıra, en güzel anı, en güzel sermayedir bence. Tiyatro gösterisi sırasında “sahnenin gözyaşlarıyla ıslanması (11)” hiç unutulmayacak apayrı bir hatıradır ve Osman Çeviksoy bu hatırayla ilgili hikâye yazacağından da eminim.
Osman Çeviksoy, kitaptaki ikinci makalesinde(13) ise Kahramanmaraş’ta başından geçen ilginç bir hatıraya yer vermiş. Günümüzde sözüm ona “entel” geçinen yazarların “sınırsız hürriyet” söylemleriyle akıllarından geçenlerin doğru olduğunu düşünen, bu milletin değerleriyle çatışan her şeyi şuursuzca söylemelerinin sonucunda doğan veya doğabilecek hadiselerin meydana getirdiği veya getirebileceği olaylar üzerine ibretlik bir hatıra, ibretlik bir anı. Özellikle kendisine konuşması için söz verilen şahısların dikkat etmesi gerektiğini hatırlatması bakımından çok çok önemli. “Haddi aşmamak için”, haddi aşmaya çalışanlar açısında da önemli buluyorum… Aslında bu sadece mikrofonu eline aldığında değil, yapılan her konuşmada dikkat edilmesi gereken bir husus olması gerekir.
Hatıralar demetinde insana ders veren hatıralar içinde üçüncü makalede geçen : “Sıradan, sürüden(17) birisi olmak istemiyorsanız mutlaka okuma alışkanlığı kazanmalı, kitap okumalısınız. Okumazsanız kalabalıklar içinde herhangi bir insan olarak, etken değil edilgen bir insan olarak yaşar gidersiniz. Sürüden ayrılmak, sıra dışına çıkmak kaliteli edebi eserleri okumakla mümkündür.”(19) Kitap okumanın, kaliteli bir insan olmanın yolu bundan güzel anlatılabilir mi? Bence anlatılamaz diye düşünüyorum.
Osman Çeviksoy’u hiç görmedim ve tanımıyorum da. Ama velev ki herhangi bir kitap fuarında karşılaşacak olsam ben de üçüncü makaledeki hatıralar gibi hareket eder kitapları alır imzalatmaya giderim. Çünkü bende hemen hemen bütün kitapları mevcut ve hepsini de okudum. Hikâye okumak isteyenlere de hararetle kitapları tavsiye ediyorum. “Doğmamış çocuğa kitap imzalamak(21)” gibi bir tatlı hatırayı da ilk defa duydum ve tebessüm ederek okudum. İşin en güzel yanı da; yıllar sonra adına kitap imzaladığın “doğmamış çocukla” karşılaşmak daha da güzel bir hatıra.
Beşinci makaledeki hatıraya benzer şeyleri lise yıllarında yaşadık. Adana Karşıyaka Lisesi’nde okurken Selim Boğa adında bir arkadaşımız vardı. Müthiş bir ezberleme yeteneğine sahipti Selim Boğa. Özellikle sözel derslerini anlatırken noktası virgülüne varıncaya kadar ezberlerdi. Anlatırken muzip bir arkadaşımız noktaya gelindiğinde hemen “nokta” dediği zaman Selim ne diyeceğini şaşırır, anlatmaya baştan başlardı.
Yedinci Seçenek(31) makalesinde geçen şu hatıraya ne demeli. Okurken ben kendi kendime gülümsedim. Eminim ki diğer okuyucularda gülümseyeceklerdir. Hatıra şöyle:
(“Bir tane alabilir miyim?” diye sordu.
“ Elbette alabilirsin.” dedim.
Bunca incelemeden sonra bir tane az değil miydi?
Merak ettim, heyecanlandım
Bakalım hangi kitabımı alacaktı.
Genç adam, bir eliyle tezgâha dayanıp diğer eliyle kitaplarım üzerinden iyice uzandı, önümdeki kuru pasta tabağından bir tane çikolatalı pasta aldı, teşekkür etti. Sonra pastayı ağzına attı, gitti.
Ben ardından bakakaldım.
İmza gününün sonuna kadar bekledim, bir daha gelmedi (32).
İmza gününde “bir tane alabilir miyim” dendiği zaman elbette hemen akla kitap alma isteği gelecektir ama öyle değilmiş.
Bir başka ilginç hatıra da “Ağlamak Yasak” kitabındaki “Sokakların Çağrısı” (33) hikâyesi ile yarışmaya katılan ve birinci gelen yarışmacının bunu ballandıra ballandıra anlatması, hem de el âlemin içinde… Ne diyelim “Allah encamımızı hayır eder inşallah” derken “edep yahu” demekten kendimi alamıyorum.
Kitaptaki bazı hatıraları Bebiha romanında okumuştum.(37,41) Özellikle Kiremit Ocakları’nda anlatılanları hepimiz yaşadık. Belki Kiremit Ocakları’nda değil ama inşaat işçiliği yaparak, tarlalara pamuk çapalamaya giderek( bizde buna Irgat denir) yaşadık.
“Okulumuz Artık Okul Değil” (45) yazısında dile getirilenler çok önemli. Eğitimin yönünü belirleyenler bu ve buna benzer hatıraları okumalı veya kendisini ispat etmiş şahısların yazdıklarına-söylediklerine kulak vermelidirler. Eğitim nasıl daha iyi kaliteli hale getirilir sadece masa başında üç-beş bürokratın alabileceği kararla olmadığını bilmelidirler. Zaman zaman da okumamış veya okutulmamış “Çarıklı ” da görüş alınmalıdır.
“Köyde kar çoktu, kar tatili yoktu” (53) cümlesinden ben günümüz insanına, idarecisinden öğretmenine, velisine kadar herkese indirilen bir şamar olduğunu düşünüyorum. Yıllardır şehri imar etme, ufak bir kar yağdığı zaman “felaket” diyerek okulları tatil et. Şehir adam gibi imar edilseydi, yollar, sokaklar, caddeler geleceğe göre hazırlansaydı ne trafik “sorunu” olur ne de okullar tatil edilirdi.
“Öğretmen okulunda kafalarımızı, gönüllerimizi öğretmenlik aşkıyla öyle bir doldurdular ki öğretmenlik yaparken başka bir iş yapamadığımız gibi emekliye ayrıldıktan sonra da yapamadık, yapılmıyor (84)” . Bizim buralarda “haklı söze hacı emmin ne desin” derler. Ben de söylenecek bir söz bulamıyorum. Sakın bunu öğretmen yetiştirirken “beceriksiz insan yetiştiriyorlar” diye düşünmeyiniz. Dün; “öğretmen okullarının öğretmen okulu olduğu zamanlarda” çocuğu daha iyi nasıl yetiştiririm çabası vardı. Sözün burasında bir hatıramı dillendireyim isterseniz. Kayseri Develi’de görev yaparken sevgili Hasan Özbek ağabey: “Ben evde aynanın karşısına geçer saatlerce ders anlatırdım. Beğenmediğim hareketlerimi değiştirir, çocuklara daha iyi nasıl faydalı olurum diye çabalardım” diye anlatmıştı.
“Nöbetçi olduğu geceler, hepimiz yattıktan ve çoğumuz uyuduktan sonra ses çıkarmayan ayakkabılarıyla yatakhaneye bir gölge gibi girer, karşı pencereye kadar yürür, üstü açılan varsa örter, bir gölge kadar sessiz çıkar giderdi. Işık yakmaz, konuşmaz, öksürmez, adeta nefes bile almazdı (87).” Cümlelerini okurken kendi kendime mukayese yaptım. “Nerede kaldı o öğretmenler” diye de hayıflandım.
Şimdi anlıyorum ki, ülkemin içinde bulunduğu buhranı aşmanın tek ve en önemli yolu eğitimden geçiyor. Eğitim sistemimiz siyasilerin oy kaygısıyla, seçmene mesaj vermek için yapılan sözüm ona icraatlar bir an önce bırakılıp iyi insan yetiştirmenin yolu bulunmalıdır. Bulmak kolaydır da. “Eski medeniyetimizin üzerindeki tozlar silinmeli, paslanan, kırılan, dökülen yerler varsa tamir edilmeli, günün şartlarına göre düzenlenmeli” diye geçiyor aklımdan. Mehmet Akif’in dediği gibi “Asrın idrakine söyletmelidir.” Başka yol var mı bilemiyorum. Bilen varsa söylesin. Eteğindeki biriken taşları döksünler.
…
Osman Çeviksoy’un kitaplarını okurken her okuyucu mutlaka kendisinden bir parça bulabilir. Kendisi olmasa bile bir yakınının başından geçtiğini duymuş veya biliyordur. Hangimizin anası pencerenin camına başını dayayıp yolumuzu gözlemedi. Hangimizin babası cebindeki üç kuruşu harcamayıp oğluna kızına harçlık olarak vermedi. İşte Osman Çeviksoy halkın içinden geçen veya geçebilecek hadiseleri hikâye ve romanlarında işlemiş. Elimdeki “Yılların Ardından” hatıra demeti de bizzat yaşanmış hadiselerden oluşuyor. Mutlaka okunmalı. Ben bütün makalelerdeki hatıralardan bahsetmedim ki onları da okuyunca tadına varabilmesi için mutlaka ama mutlaka okunmalıdır.
Teşekkürler Osman Çeviksoy, 07.03.2026.