“Ötin! Ötin!”


 01 Temmuz 2026

Sabahın erken saatleriydi. Önceden hazırladığımız bavullar ayakucumuzda, üstümüzde takım elbiseler; aklımızın bir köşesinde ise sürekli aynı soru: Konferansa yetişebilecek miydik?

Dostum Serdar ile yıllardır omuz omuza yürürdük; aynı salonlarda konuşur, aynı masalarda tartışırdık. Bu sefer de birlikte çıkmıştık yola. Sınırı karadan geçecek, öte taraftaki havalimanından uçağa binecektik. Basit bir plan. Kâğıt üzerinde kusursuz görünen türden.

Sınır kapısına yaklaştıkça yolun kıyısına dizilmiş araçları, toz içindeki minibüsleri, hareketli kalabalığı gördük. İlk bakışta sıradan bir yoğunluk sandık. Ama kapıya adım attığımızda anladık ki bu, bambaşka bir dünyanın eşiğiydi. Kalabalık adeta tek bir canlı organizma gibi soluyordu; itişmeden, gürültüsüzce ama durmaksızın kıpırdayarak. Her yüzde aynı ifade: yorgun, sabırlı, kararlı…

Bunlar her sabah bu kapıdan geçen insanlardı. Öte yakada bir fabrikada, bir tarlada, bir inşaatta onları bekleyen işler vardı. Bizim gibi bir konferansa değil, ekmeğe yetişiyorlardı. Ellerinde bavul değil, yıpranmış bez torbalar ve köhnemiş çantalar vardı.

Sıraya girdik, başka seçeneğimiz yoktu. Serdar saatine baktı, ben içimden uçuşun kalkış saatini hesapladım. Hesap hiç de iç açıcı değildi. Beklemenin bu kadar pahalıya mal olacağını öngörememişik.

Ne olduysa tam o sırada oldu.

Önce tek bir sesten geldi; kalabalığın ortasından, belki üç dört sıra gerimizden yükselen alçak ama belirgin bir ses: "Ötin."

Türkçeye pek benzemeyen, tiz bir sesti bu. Ne anlama geldiğini bilmiyorduk. Başımızı çevirdik. Orta yaşlı bir adam, başıyla bizi işaret ederek tekrarlıyordu: "Ötin, ötin."

Yanındaki kadın da katıldı. Sonra arka sıralardan bir iki ses daha yükseldi. Giderek büyüyen, sessizce ama ısrarla büyüyen bir koro. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: "Ötin, ötin."

Serdar'a döndüm, o da bana baktı. Gözlerinde benim de hissettiğim şeyi gördüm: şaşkınlık içinde filizlenen bir sıcaklık. Anlamıştık, ya da anladığımızı sanmıştık. Bu insanlar bizi tanımıyordu, hiç görmemişlerdi. Yine de elbiselerimizdeki ciddiyeti, elimizdeki bavulların ağırlığını, yüzümüzdeki telaşı okumuşlar ve bir karar vermişlerdi: Bu iki yabancı kapıyı bizden önce geçmeli.

Kalabalık sessizce yarıldı. Kimse bizi itip kakmadı, kimse sesini yükseltmedi. Sadece dar ama yeterli bir yol açıldı önümüzde. "Ötin" sesleri usul usul kılavuzluk etti. Baharat ve ter kokuları eşliğinde sıraları birer birer aştık; bazıları gülümsedi, bazıları yalnızca başını eğip yol verdi. Teşekkür etmeye çalıştık; anlamadılar ya da gerek görmediler. Bu jest onlar için söz edilmesi gereksiz bir şey gibiydi…

En öne geldiğimizde görevliler bizi fark etti. Üniforma içindeki iki adam kapının yanından ayrılıp kalabalığa doğru yürüdü. Ardından o bildik manzara başladı: Elleri hararetle sallayarak, birbirinin sözünü keserek, yüksek sesle bir şeyler anlatmaya çalışan onlarca insan. Hepsinin gözü ya bizde ya görevlilerdeydi. Serdar’a fısıldadım: "Bizim hakkımızı savunuyorlar galiba." O da başını salladı. İçim ısındı. Dünyanın en kalabalık sınır kapısında bile insanlık kendine bir yer buluyor, diye geçirdim içimden.

Görevlilerden biri anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı, diğeri telsizine konuştu. Beş dakika geçti; belki on. Sonra demir kapı gıcırdadı.

Sürgü çekildi.

Kapı aralandı.

Ve tam o anda bir şeylerin yanlış gittiğini hissettim.

"Ötin, ötin!" diye fısıldayan o kalabalık; o sabırlı, mütevazı, gülümseyen kalabalık, bir anda sel gibi ileri aktı. Bizi solladı, önümüze saçıldı. Adımlarında tartışılmaz bir kararlılık vardı; kasırganın yavaş ama durdurulamaz ilerleyişi gibi bir şey. Saniyeler içinde gişelerin önü doldu, sıra numaraları tutuldu, kollar uzandı, pasaportlar masalara konuldu.

Serdar ile ben kapının eşiğinde, elimizde bavullar, sırtımızda takım elbiseler, öylece kaldık.

Etrafımıza baktık.

Sıranın en arkasındaydık.

Serdar önce sustu. Sonra güldü; kısık, kontrollü ama içten bir gülüş. Ben de katıldım. Kahkaha değildi bu; olup biteni kavramış insanların teslimiyetiydi. Oyun büyüktü, sahne güzeldi ve biz figüran rolünü gayet başarıyla oynamıştık.

O kalabalık bizi öne geçirmemişti. Kapının açılmasına vesile olsunlar diye kullanmıştı. Takım elbiselerimiz, bavullarımız, yabancı görünüşümüz; hepsi birer koz olmuştu ellerinde. Görevliler resmi bir şikâyete kulak asmasalar da belgeli, temiz giyimli iki yabancıya kayıtsız kalamamışlardı.

Hesap kesindi. Gün boyu bu kapıdan geçmiş, bu sıralarda dikilmiş, bu yorgunluğu kemiklerine işlemiş insanlar; hayatın içinden öğrendikleri bir pratikle en kestirme çözümü bulmuşlardı. Ve açıkçası bunu o kadar zarifçe yapmışlardı ki kızmak içimizden gelmedi.

Gişeye yaklaştığımızda görevli pasaportlarımıza baktı, bize baktı, gerimizde biriken kalabalığa baktı. Bir şey söylemedi. Damgayı vurdu.

Dışarı çıktığımızda Serdar omzuma dokundu: "Konferansa yetiştik mi dersin?"

"Yetiştik," dedim. "Ama en iyi hikâyeyi burada yaşadık."

Havalimanına giden yolda arabanın camından geride kalan kapıya baktım. Hâlâ kalabalıktı. İnsanlar sıraya girmiş bekliyordu. Yarın da, öbür gün de.

Ve kim bilir, belki bir gün yine bir yabancı gelir; üstünde takım elbisesi, elinde bavulu, yüzünde telaşıyla sırada durur.

O zaman yine yükselir kalabalığın içinden o ses:

"Ötin. Ötin."

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 235. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 235. Sayı