Öylesine Bir Yazı


 01 Aralık 2020


Artık yazmam, diyordum. Eskilerin deyişiyle “yaş kemale erdi, bazı şeyleri unutur olduk” derken “küçük bir kıvılcım” yeniden kalemi elime almama neden oldu. “Kardeş Kalemler” in Ekim 2020, 166. sayısı adresime ulaşınca aklıma bir sürü “şey” üşüştü. Uluslararası bir etkinlik dolayısıyla Ankara’daydım. Stad Otel’de en yakın arkadaşım Azerbaycanlıydı. Bir program sırasında Karabağ’da yeni bir yerleşim merkezinin Ermenistan tarafından işgal edildiğini öğrenince o koskoca adamın bir çocuk gibi hıçkırarak ağlamaları hala yüreğimin derinliklerindedir. O anda, rahmetli babamın en yakın dostlarından biri Kuyumcu Gümüşyan’ın o güler yüzünü, o kıtlık yıllarında bana ve kardeşlerime okulda kullanmamız için hediye ettiği defter ve kalemleri hatırladım. Ah, biz insanlar…

Doğrusunu söylemek gerekirse “hamaset” sözcüğünü işitmek bile istemem. Ancak insanların acıları, tutsaklıkları, haksızlıklara, olmadık hakaretlere uğramaları beni hep derinden üzmüştür. “Mazlumlar sınıfından” olduğumuz için belki de. Türkiye’den dönüp Batı Trakya’daki Azınlık Okullarında göreve başladığımızda –biraz çocukça da olsa- kendimizi birer “kurtarıcı-mücadeleci” olarak görüyorduk. Sanki “Azınlık İşlerini” halletmişiz gibi bir de “Dış Türklerle” ilgilenmeye başlamıştık. Şimdi hatırlamam olanaksız; adresi nereden elimize geçmişti, 1960’lı yıllarda, galiba ”Türkistan’ın İstiklali İçin Küreşici Mecmua” adlı bir dergiyi istetmiş, dergi birkaç ay sonra adresimize ulaşmıştı. Sanıyorum, “Dış Türklerle” ilgilenmeye başlamamız bu olaydan sonra başlamıştı. Sonra, İran’da yayınlanan bir başka dergiyle “Arap Harfleriyle yayınlanan Varlık’la tanıştık. Şu güzel rastlantıya bakın ki, aynı dergiyi yayınlayan Cevat Heyet’le yine bir etkinlik sırasında Türkiye’de tanışmak nasip oldu. O ne güzel, ne derin bilgilere sahip derya-deniz bir adamdı. O üç gün içinde kendisinden İran ve oradaki Türkler hakkında ne bilgiler edinmiştim. Biz İran’da her şeyiz, diyordu. Ama halkımız “Fars kültürünün, edebiyatının etkisi altında. Bu da kendimizden kaynaklanan bir durum… Kendisi İran’da “kalp nakli” ameliyatını gerçekleştiren ilk cerrah…

Türkiye’de okuduğumuz yıllarda (1955- 61) gerek tarih, gerekse coğrafya derslerinde –doğal olarak- S.S.C.B coğrafyası okuduğumuz için bu ülke sınırları içinde bulunan “Türk Devletleri” hakkında pek bir şeyler bilmiyorduk. Onlara “esir milletler” gözüyle bakmak bizlere sadece “acı ve hüzün” veriyordu. Tarih “tarihti” ama koskoca Hindistan ve Pakistan’ın İngiliz hegemonyası altında bulunması, birçok Türk Devletinin “Rusya’nın egemenliği altında bulunması –çaresizlik içinde- ancak canımızı sıkardı. O Fransız Guyanası, Belçika Kongosu vd. sömürgeler insanoğlunun gözünün doymazlığının en bariz örnekleriydi. Türk halklarının Rusya idaresi altında hangi şartlar altında yaşadıkları, ne çileler çektikleri kimin umurundaydı? Oldum olası “siyasetten” hiç anlamam ama o zavallı Afrika Halklarının çektikleri çilelerin müsebbipleri kimlerdi? 

Yoksa konuyu dağıtmaya mı başladım; hayır. Sözü şuraya getirmek istiyorum. Türk Dünyası ülkeleri arasındaki kültür- sanat hareketleri –hiç kuşkusuz- bu ayrı Türk Toplulukları arasındaki “dayanışmayı, birbirlerini daha yakından tanımayı güçlendirecek, kendilerini büyük bir “sevgi çemberi” içinde birleştirecektir. “Sevginin” sınır tanımadığı hemen herkes tarafından bilinen bir gerçek olduğu da unutulmamalıdır. Belki iddialı bir söz olacak ama “sevgiye giden yol hoşgörüden geçer; müdahalecilik ise sevgiyi nefrete dönüştürür. İnsanları “oldukları gibi sevmek” kadar büyük bir erdemlilik var mıdır? “

Tüm “ideolojilerin” insanların düşünme melekesi üzerinde etkileri bilinen bir gerçektir. Bu etki alanının dışına çıkabilen insanların sayısı çok azdır. Kendisini tanımış olmaktan büyük bir mutluluk duyduğum, değerli bilgilerinden yararlandığım Bulgaristanlı bir Türk dostum vardı. İki de bir, yahu, Rahmi Kardeşim, insanoğlu nasıl bu kadar yanılabilir; ben öyle bir “Komünist” idim ki, bu idareden başka insanlık için başka bir idare şekli düşünemezdim;" der, sonra gülümseyerek ve biraz da şaşkınlıkla eklerdi: "Ne kadar aldanmış ve yanılmışım. " Tabii, bu düşüncesini orada yaşayan Türklere uygulanan baskılardan sonra değiştirmişti. Bu düşünceyi bir “genelleme” içinde değerlendirmek ne kadar gerçekçi olur, bilemem. Ama “bu olaylar sırasında Türkiye’deki bazı yayın organlarının “yok canım, komünist” bir rejimde böyle şeyler olmaz, bunlar abartılı şikâyetler” şeklinde düşünerek ses çıkarmamaları olayını hiç unutamam.  Genellemeleri pek sevmem ama –münferit olaylar da olsa – insan bazı yaşanmışlıkları hiç unutamıyor. Burada, bazı Türkiyeli arkadaşlara çektiğimiz sıkıntıları anlatırken onların tavırları karşısında hayrete düşerdik. “Yok, canım, Yunan milleti bunları yapmaz; sanki olayları abartıyorsunuz. Mesela sizin çok şikâyet ettiğiniz o karakol çavuşu dün bize kahve ikram etti.” Ne kadar sığlık; bir olaya dayanarak o kişi hakkında genel bir kanıya var; hayret. 

Tarih –ne yazık- yanlışları çok, doğruları pek az bir “olaylar zinciri” hikâyesinden ibaret. Güçlülerin galibiyetlerini, “zayıfların “mağlubiyetlerini anlatan –önü açık- uzun bir dizi... Haklı ve haksızı ayırmak oldukça zor… Dünün “sömürgecileri” bugün insanlara “demokrasi” dersi veriyor, bazı halkların köklerini kazımış olanlar, “insan hakları” savunucusu olarak karşımıza çıkıyorlar. Oysa gerçek olan “acıları yaşayanlardır”, yerlerinden yurtlarından olanlardır, toplu katliamlara uğrayanlardır. Çocukluğumuz, o fakir evlerimizde “Doksan Üç Harbi”nden sonra Kafkas bölgelerinden göç edenlerin acıklı hikâyelerini dinlemekle geçti. !950’li yıllarda Eski Yugoslavya’dan Semplon Ekspresiyle göç eden Türk ve Boşnaklarla İstanbul’a beraber yolculuk yaptık. Ne umutsuz, acıklı bakışlara tanık olduk. Onların acıları, bize kendi acılarımızı unutturdu. 

Eski S.S.C.B’nden ayrılıp bağımsızlıklarını kazanan Türk Devletleri ve halkları hakkında pek fazla bir şey bilmediğim için bu konularda söz söylemem doğru olmaz. Oradaki insanlardan pek azını tanıdım. Ama kendilerini “bizden birileri” olarak görüyorum. Fransız tarihçinin dediği gibi, dilleri, kültürleri, yaşam tarzları biraz farklı da olsa sonuçta hepsi Türk… Bir insanın kendi ulusunu sevmesi kadar doğal olan ne var ki. “Ihlara Vadisi” gezisinde yanımdan ayrılmayan Nahçıvanlı o genç saz ustasının sizi ailemden biri olarak görüyorum sözlerini nasıl unuturum. Yine bir Akşehir gezimizde Gagavuzlar üzerine bildiri sunan o bayanın heyecandan titreyen sesiyle “ küü, küü, dolaştım, Gagavuzları, kardeşlerimi buldum, ah sayılarımız ne kadar azalmış” diye yakınmaları yüreğimi nasıl acıtmıştır. 

Karabağ’ın 30 yıllık bir işgalden sonra kurtarılmasına, Azerbaycan’ın zaferine sevindim. Ama orada ölen insanlara acıdım, yüreğim yandı. Keşke o otuz yıl önceki işgal ve katliamlar, göç olayları hiç yaşanmasaydı da bugün bu acı olaylar da yaşanmasaydı. Yazık… 

Aslında kendi sorunlarıyla mücadele eden bizler –kendilerini sevsek de- başkaları için ne yapabiliriz onların acılarına üzülmekten, sevinçlerine katılmaktan başka? Öyle de oluyor. Günlerce “Karabağ’da Son Durum Ne” diye bilgisayarların başından ayrılmadık, her köyün, her kentin kurtarılmasına sevindik; o kadar.

Yakınlarda bir yerde gözüme çarptı: “Edebiyat, kendimizi, insanları tanımamıza yardım eder” anlamında bir söz. “Kardeş Kalemler” dergisi –bana göre- bunu yapıyor. Türk Dünyası insanlarını tanımamıza yardım ediyor, birbirimizin acılarını, sevinçlerini, hayallerini, geçmişlerini öğreniyoruz… Bir zamanlar (1989 –2004) bunu –dar çerçevede de olsa- Batı Trakya’da yayınlanan “Şafak” dergisi yaptı, Eski Yugoslavya-Makedonya’da Birlik gazetesi, Tan ve Çığ dergileri, Sesler; az daha unutuyordum, bir de genç yaşta vefat eden Prizrenli Osman Baymak’ın “Bay” dergisi… Bulgaristan’da “Hak ve Özgürlükler” gazetesi, “Filiz” çocuk dergisi, şimdi adlarını hatırlayamadığım bazı gazete ve dergiler yaptı. Şimdilerde ise Kosova’da “Türkçem” dergisi bu görevi başarıyla sürdürüyor.. Unutmuş olabileceğim başka yayın organları da vardır kuşkusuz. Türk dili ve kültürüne hizmet eden yayın organlarına, yazı ve şiirleriyle bu yayın organlarına katkıda bulunan değerli yazarlara selam olsun…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 168. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 168. Sayı