Özgürlük Perisi


 01 Haziran 2026


Özgürlük perisi olmasaydı şimdi bu hikâyeyi size masal gibi anlatamazdım.

Bum bum, bam bam, baf baf baf!

Rüya gördüğümü sanıyordum. Gördüğüm korkunç rüyadan kurtulmak için gözlerimi açtım. Yağmur yağıyordu ama işin ilginç yanı, yağmur yağmasına rağmen her yer odun alevinin içindeydi. Sıcaktan buram buram terliyordum. Gökyüzünde ise havai fişekler çakıyordu.

Annem ve komşu kadınlar ağlıyordu. Gözyaşları yağmur damlalarına karışmıştı. Bum-bum, bam-bam, baf-baf! Sesler bir türlü kesilmiyordu. Çığlık atmak istedim, sesim çıkmadı; kaçmak istedim, ayaklarım kımıldamadı. Gözlerimi açtım.

Garip olan şuydu ki, babam evimizi daha yeni tamir ettirmişti ama tavan yıkıktı. Annem her sabah erkenden uyanıp evi çekip çevirir, temizlerdi ama odamdaki giysi dolabı dağınıktı. Sanki biri onu öne doğru itmişti. Lambam yere düşüp kırılmıştı. Etrafa bir sessizlik çökmüştü. Yatağımdan kalkıp sessizce pencereye yaklaştım. Gözlerim kamaştı. Sanki güneş yere inmişti. Ama bu güneş değildi; bahçemizdeki dut ağaçları alev alev yanıyordu. Telaşlandım.

"Babama haber vermeliydim: Baba, baba!"

Ne annem ne de babam evdeydi. Peki, annem nereye gitmişti? İzinsiz dışarı çıkmak olmaz, zaten uzağa gitme fikrimde yoktu.

"Herhalde annem bahçeyi temizliyor," diye düşündüm.

Her şey tıpkı rüyadaki gibi görünüyordu. Tek fark yağmur yağmıyor, gökyüzünde şimşekler çakmıyordu. Komşularımız evlerinde değil, sokakta yatıyorlardı ve hâlâ uyanmamışlardı.

Bum bum, bam bam, baf baf sesleri tavuklarımızın sesine karışıyordu. Gıt gıt gıdak, gıt gıt gıdak. Guk gulu guk…

Evimizin arkasına, kümesin olduğu tarafa gittim. Belki annem tavuklara yem veriyordur? Evet, annem kümesteydi. Sevindim: "Anne, anne!"

Yere uzanmıştı. Kümes tavukların, civcivlerin evidir; peki annem neden burada uyuyordu ki?

Sepette kırmızı benekli, kıpkırmızı yumurtalar vardı. Mucize gibi, değil mi? Tavuklar bize hep beyaz yumurta verir. Sadece Nevruz Bayramı'nda annem onları soğan kabuğuyla kaynatınca kırmızı olurlar. Bu defa ise tavuklar bizi sevindirmek için yumurtaları kendileri boyamıştı.

Annemizin göğsünde de kırmızı bir leke vardı. Bu leke beni çok korkuttu. Oyuncak bebeğimi göğsüme bastırdım.

Yine anneme seslendim: "Anne, anne!"

Eline dokundum, buz gibiydi. Uyanmadı. Normalde bir kere seslenmem yeterdi. Geceleri korkunç rüyalar gördüğümde ya da şimşek çaktığında hep annemi yanıma çağırırdım. Anne kız birlikte benim yatağımda uyurduk ve ben hiçbir şeyden korkmadan rahatça uykuya dalardım. Annem yanımda olunca yatağımın altındaki kurt da dev de korkudan kaçıp giderdi. Bilirlerdi ki anneme güçleri yetmez.

Herhalde dün herkes çok çalışmış, yorulmuşlar. Öğleye doğru dinlenip uyanırlar diye düşündüm.

Bebeğimle oynamaya başladım. Karnım çok acıkmıştı ama annem hâlâ uyanmamıştı.

Bum bum, bam bam, baf baf!

Sonra Kerber geldi. Hav hav! Bu adı ona ben koymuştum (asıl adını hatırlamıyorum ama bir filmde küçük bir kızın bu adda bir köpeği vardı): "Hadi senin adın Kerber olsun. Birlikte top oynarız. Sana küçük bir kulübe yaparım. Babamdan rica edersem o bana yardım eder. Hele bir işten dönsün de... Görüyorsun, babam hariç herkes çok çalışıp yorulmuş ve uyumuş. Benim babam çok güçlüdür! Herkes uyuyor, o ise sabah erkenden çalışmaya gitti. Muhtemelen o da o bum bum, bam bam, baf baf seslerinin geldiği yerde çalışıyor."

O da acıkmıştı. Eve girdim, mutfağa geçip buzdolabını açtım. Ekmek arası yağ sürdüm, birini ben, birini de Kerber yedi. Dost olmuştuk.

Neden kimse uyanmıyor? Öğle vakti çoktan geçmişti. Ne garip bir gündü. Tıpkı korkunç bir masal gibi...

Gece oldu. Kimse uyanmadı. Biz de Kerber’le birlikte benim yatağımda geceledik.

"Evde kimse var mı? Kimse var mı? Ev sahibi?"

Sese Kerber uyandı ve havlamaya başladı: "Hav hav, hav hav!"

Uykudan uyandım: "Ne oldu Kerber? Acıktın mı?"

Yine bir ses geldi: "Kimse var mı?"

Çok korktum. Kerber’le birlikte parmak uçlarımda odadan çıkıp mutfağa geçtim. Gizlice pencereden bakınca kapıda yaşlı, aksak bir adamın durduğunu gördüm. Onun da bacağında, annemin göğsündeki o kırmızı lekeden vardı. (Bu arada, babam hâlâ dönmemişti.)

"Yardım edin! Lütfen! Korkmayın, düşman değilim."

Kerber yine havlamaya başladı ve kapıya doğru koştu. Onu yalnız bırakamazdım, bu yüzden hiç düşünmeden peşinden koştum. Kapıya varır varmaz Kerber durdu. Sonra yaşlı adama yaklaşıp bacağını yalamaya başladı. O zaman anladım ki dededen korkmaya gerek yoktu.

Kümesteki kırmızı yumurtaları getirdim, dede onları pişirdi.

Oturup dertleştik: "Dede, annem neden uyanmıyor? Babam neden işten dönmüyor? Annemin göğsündeki o kırmızı leke ne? O bum bum sesleri nereden geliyor?"

Bir solukta o kadar çok soru sormuştum ki, dede cevap vermeye fırsat bulamıyordu.

Dede, "Benim adım Galip," dedi. "Düşman beni yaraladı."

Ben de ona, "Benim adım Karanfil. Galip dede, düşman ne demek?" dedim.

Galip dede: "Kötü insanlar."

Karanfil: "Onlar kim?"

Galip dede: "Ermeniler."

Karanfil: "Neredeler?"

Galip dede: "Burada. Hemen yakında, o bum bum, bam bam, baf baf seslerinin geldiği yerde."

Karanfil: "Senin bacağında da annemin göğsündeki kırmızı lekeden var. Peki sen neden uyumuyorsun?"

Galip dede: "Beni o kadar sert vurmadılar, ondandır."

Karanfil: "Peki annem ne zaman uyanacak?"

Galip dede: "Hiçbir zaman..."

Karanfil: "Babam? Peki babam dönecek mi?"

Galip dede: "Belki de..."

Anladım ki hiç de iyi şeyler olmuyordu. Yapayalnız kalmıştım. Komşular da uyanmayacaktı. Galip dede, Kerber, ben ve oyuncak bebeğim; birbirimizden başka kimsemiz kalmamıştı!

Karanfil: "Dede, yoksa rüya mı görüyoruz ya da korkunç bir masalın içine mi düştük? Bilirsin, ben masalları çok severim. Babam her gece bana masal anlatır ama bu gece masalsız uyudum."

Galip dede: "Hayır, rüya değil; korkunç bir masal."

Karanfil: "Peki bu masalın adı ne?"

Galip dede: "Savaş..."

Galip dede, ormanın içinden gizlice buralardan çekip gitmemizi istiyordu. Yoksa düşmanlar bizi de bulurdu. Bu yüzden yanımıza biraz yiyecek ve giysi alıp yola koyulduk.

Dede, Kerber’in bizimle gelmesini istemiyordu: "Eğer aniden havlarsa bizi yakalarlar, o zaman kaçamayız."

Bu yüzden Kerber’e döndü ve "Bizi burada bekle. Merak etme, mutlaka döneceğiz," dedi.

Karanfil: "Peki bebeğimi alabilir miyim? O hiç ses çıkarmaz. Çok akıllıdır, sözümden çıkmaz."

Galip dede: "Evet, onu götürebilirsin."

Karanfil: "Şimdilik hoşça kal Kerber. Hiçbir yere gitme, beni bekle. Tamam mı?"

Mayıs ayı olmasına rağmen geceler soğuk oluyordu. Çok sessiz ilerliyorduk. Dede her tarafı kontrol ediyor, bir ses gelip gelmediğini anlamak için kulak kesiliyordu.

Yolumuz uzundu, yiyeceğimiz tükeniyordu. Artık gücüm kalmamıştı. Korkuyordum, hem de çok korkuyordum. Yiyecek de su da bitti. Aksilik bu ya, öyle bir yere gelmiştik ki yakınlarda akan bir dere bile yoktu. Galip dedenin bacağı yaralı olduğu için artık yürüyemiyordu. Hem zaten o çok yaşlıydı.

Gece oldu. Sık ağaçların arasında geceledik. Galip dede, görünmeyelim diye etrafımıza bir sürü ağaç dalı ve yaprak sermişti.

Sabaha karşı uyandım: "Galip dede, kalk sabah oldu, gitmeliyiz! Galip dede..."

O da annem gibi bir daha uyanmadı. Yola tek başıma devam etmek zorunda kaldım. Ama nereye? Nasıl?

Gece olunca düşman beni bulmasın diye ağaçta uyuyordum. Uymak denirse tabii... Sabahı gözümü kırpmadan karşılıyordum. Zaten bu gürültüde uyumak mümkün müydü? Bum bum, bam bam, baf baf! Bu sesleri her duyduğumda, birinin daha ebediyen uyuduğunu ve bir daha uyanmayacağını anlıyordum. Üstelik annem aklıma geldikçe hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.

Babam, annem, Galip dede ve Kerber... Bazen gözlerim daldığında rüyama geliyorlardı. Babamın döneceğinden emindim; çünkü onu uyurken (ölürken) görmemiştim.

Korksam da yoluma devam etmeliydim, buna mecburdum. Başka çarem mi vardı? En çok da o kırmızı lekeden korkuyordum. Galiba canı çok yakıyordu. Öyle olmasaydı Galip dede aksamaz, annem de ebediyen uyumazdı.

Gece yine ağaca çıkmıştım. İyi ki de çıkmışım. Şafak sökerken aşağı inmeye hazırlanıyordum ki boğuk sesler gelmeye başladı. Yapraklar hışırdıyordu. Biri benim olduğum tarafa doğru geliyordu. Konuşuyorlardı. Yaklaştıklarında silahlı üç adam gördüm. Kıyafetlerinden asker olduklarını anladım; televizyonda böylelerini görmüştüm. Ne konuştuklarını anlamadım, bizim gibi konuşmuyorlardı. Anladım ki onlar Galip dedenin bahsettiği düşmanlardı.

Düşmanlar oyuncak bebeğime bile acımadılar. Kollarını, bacaklarını, başını kopardılar. Saçlarını çakmakla yaktılar. Kendimi zor tutuyordum. Ne ses çıkarabildim ne de yerimden kıpırdayabildim. Gözlerim dolmuştu.

Kahkahalar atarak gülüştüler. Bebeğimin o acınası hali onları eğlendiriyordu. Nihayet çekip gittiler. Artık kendimi tutamıyordum. Onlar gittikten çok sonra ağaçtan indim. Birden geri dönerler diye çok korktum. Ne de olsa henüz küçüğüm, 6 yaşındayım. Büyük olsaydım korkmazdım... Bilmem, belki de yine korkardım.

Yalnız olmak çocuklar için tehlikelidir. Çığlık atmak, avazım çıktığı kadar ağlamak istiyordum ama olmazdı. Sesimi takip edip beni bulurlardı.

Bum bum, bam bam, baf baf! Her sabah bu seslerle uyanıyordum. Çok halsiz düşmüştüm, yiyecek bir şey bulamıyordum. Şansıma bir elma ağacına rastladım; üzerinde küçücük, yabani elmalar vardı. Ağaca çıktım. (Köy çocukları için ağaca çıkmak tereyağından kıl çekmek gibidir, hele ki meyve ağacıysa.) Alt dallarda meyve kalmamıştı, mecbur en yukarı tırmandım. Halsizlikten gözüm karardı, aşağı doğru kaydım ve sırtüstü yere çakıldım. Tıpkı rüyadaki gibi sesim soluğum kesildi, gözlerim kapandı.

Gözlerimi açtığımda başımın üzerinde rengârenk bir kelebeğin uçtuğunu gördüm. İnanmayacaksınız ama bana bakıp gülümsüyordu. Kanatlarını birbirine çırptıkça etrafa altın sarısı damlalar saçılıyordu. Ayağa kalktım; hiçbir yerim ağrımıyordu, açlık da hissetmiyordum. Artık yalnız değildim, kelebeğim vardı. Ona bir ad koydum: Elvan.

Yine inanmayacaksınız ama Elvan konuşabiliyordu. Gerçi çok fısıltıyla konuşuyordu, sesini zor duyuyordum.

Elvan, "Korkma, kaçmana gerek yok. Benimle güvendesin. Birlikte eve döneceğiz. Savaş bitti," dedi.

Ona inandım. Birlikte geri dönmek için yola koyulduk.

Meğer düşmanlar sadece insanlara zarar vermemiş. Binaları, evleri yıkmışlar, bizim dut ağacımız gibi bütün ağaçları yakmışlardı. Her yer duman altındaydı. Duman dağıldıkça yıkılmış binalar görünüyordu. Herkes kendi bahçesinde uykuya dalmıştı. Her yer kırmızı lekeye boyanmıştı. Çok üzüldüm, ağlamaya başladım.

Karanfil: "Elvan, hani savaş bitmişti?!"

Elvan: "Evet, bitti..."

Şimşek çaktı. Sağanak bir yağmur yağdı ve bütün alevleri söndürdü. Kırmızı lekeler yok oldu. Artık bum bum, bam bam, baf baf sesleri gelmiyordu. Onun yerine biri kısık sesle, hazin hazin ninni söylüyordu. Sonra güneş açtı. Öyle bir güneşti ki ışıkları adeta yere kadar sarkıyordu. İstesem o ışıklardan birine tutunup gökyüzüne tırmanırdım ama Elvan’ı yalnız bırakıp gitmek istemiyordum.

Yeniden yola koyulduk. Elvan benden önde uçuyor, kanatlarını birbirine sürterek etrafa altın damlalarını saçıyordu. Her yer yeniden yeşerdi, mayıs çiçekleri başkaldırdı, uğur böcekleri çiçeklerin üzerine kondu. Gökyüzünde güvercinler uçuşmaya başladı.

Elvan ikinci kez kanatlarını birbirine sürttüğünde, yıkık binalar eski haline döndü.

Eve varmamıza daha çok vardı. Elvan son kez kanatlarını birbirine sürttü, etrafa daha da çok damla saçılmaya başladı. Damlalar saçıldıkça uyuyan insanlar uykularından uyanıyordu. Emindim ki annem de uyanacaktı. Bu yüzden eve varmak için sabırsızlanıyordum.

Köyümüz tıpkı eskisi gibiydi, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Demek ki babam da işten dönecekti. O dönene kadar evde olmalıydım, yoksa babam endişelenirdi. Annem de uyanır uyanmaz beni arardı, evde olmazsam döndüğümde izinsiz dışarı çıktığım için beni azarlardı.

Elvan aklımdan geçenleri okuyordu. Bu kez kanatlarını benim için çırptı. Bir göz kırpmasında eve vardım.

"Karanfil, kızım Karanfil, hâlâ uyanmadın mı?!"

Annemin sesi kümesten geliyordu. Oraya doğru koştum: "Buradayım anneciğim!"

"Kızım, al bu sepeti mutfağa götür, ben de şimdi geliyorum."

Sepeti alıp eve koştum. Annem kahvaltı için kaygana pişirdi.

Karanfil: "Anne, peki babam nerede?"

"Tabii ki işyerinde!"

Karanfil: "Peki ne zaman gelecek?"

"Yarın sabah."

O akşam, sabah tez gelsin de babamı göreyim diye erkenden uyudum.

Sabah oldu. Gözlerimi dikkatlice açtım. Bir filmde görmüştüm; bir çocuğun gözleri görmüyordu, onu ameliyat ettiler. Ameliyattan bir süre sonra sargılarını açtılar. Gözlerini açması gerekiyordu ama korkuyordu; çünkü eskisi gibi göremeyebilirdi. Şüphesiz ki filmler (tıpkı masallar gibi) hep mutlu sonla biter. Bu yüzden onun gözleri artık iyileşmişti. Ben de gözlerimi işte o heyecanla açtım. Korkuyordum, ya gözlerimi açtığımda babamı karşımda göremezsem? Ya bütün olanlar gerçekse? Ama başka çarem yoktu. Gözlerimi açtım. Babam yatağımın başında durmuş bana bakıyordu. Gözlerinden endişe okunuyordu. Hem ağlıyor hem de gülüyordu. Başka insanlar da vardı: Askerler. Ama annem yoktu... Üstelik burası benim odam da değildi.

Karanfil: "Baba, burası neresi?"

"Korkma, her şey yoluna girecek. Artık birlikteyiz..."

Karanfil: "Ata, sen neredeydin? Neden eve gelmiyordun? Bak ne zamandır geceleri bana masal anlatmıyorsun. Sen işteyken neler oldu hiç biliyor musun?"

"Ben ki her gece sana masal anlatıyordum. Herhalde uzun süre baygın kaldığın için duymuyordun."

Karanfil: "Hangi masalı anlattın ki? Adı ne?"

"Özgürlük Perisi."

Karanfil: "Özgürlük perisi kim?"

"Bir kelebek. Adı Elvan. O, Galip dedeyi ve Kerber’i kurtarıyor. O yüzden ona özgürlük perisi diyorlar."

Karanfil: "Kerber köpek mi?"

"Evet, köpek (gülüyor). Bak görüyorsun, uykuda olsan bile masalı hatırlıyorsun."

Karanfil: "Özgürlük perisi onları kimden kurtardı?"

"Düşmandan... Onlar Galip dede ile Kerber’i dar bir kafese kapatmışlardı. Elvan ise bir sihirle onları özgür bırakıyor ve düşmanların olmadığı çok ama çok uzak bir ülkeye götürüyor."

Karanfil: "Küçücük bir kelebek kafesi nasıl açabiliyor?"

"O, kanatlarını birbirine sürttüğünde etrafa altın sarısı damlalar saçılıyor. Bu damlalar sayesinde kelebek zorda kalanlara yardım edebiliyor."

Karanfil: "O sihirli... Baba, biliyor musun beni de buraya, senin yanına o getirdi..."

Elvan’ın Anlatımı: Karanfil’in babası savaş başlar başlamaz cepheye gitmişti. Ermeniler onların köyüne saldırdığında, ailesini alevlerin içinden kurtarmak için geri döndü. Ancak eve vardığında eşini kümeste hayatını kaybetmiş olarak buldu. Kızını ise ne kadar aradıysa da bulamadı. Yine de onun yaşadığına inanıyordu. Bu umutla silah arkadaşlarıyla birlikte her yerde onu aramaya başladı. Karanfil’i bulmadan buralardan gitmeyeceğine yemin etti.

Meğer Karanfil elma ağacına çıktığında, onlar da ormanda arama yapıyorlarmış. Karanfil ağaçtan düşüp bayıldığında sesi duymuşlar. Sesin geldiği yöne yaklaştıklarında, acılı baba gözlerine inanamadı. Karanfil bilincini kaybetmişti. Babası onu hemen askeri hastaneye götürdü. Bu süre zarfında her gece başında bekledi ve eskisi gibi ona masal okudu. Çünkü Karanfil geceleri masal dinlemeyi çok severdi. Birkaç ay komada kaldıktan sonra küçük kız nihayet gözlerini açtı...

Özgürlük Perisi Masalı Aylar geçti, yıl döndü ve "Özgürlük Perisi"nin masalı doğdu:

Bir varmış, bir yokmuş. Dünyada pek çok dede ve onların torunları varmış. Galip dede hariç... O, köpeğiyle birlikte ormanda, küçük bir ahşap kulübede yaşarmış. Köpeğinin adı ise Kerber'miş. Kerber, ormandaki hayvanlar zor durumda kaldığında onlara yardım eder, dedeyle birlikte ava çıkarmış.

O, Galip dedenin tek yoldaşıymış. Dede onunla konuşur, dertleşirmiş. Hayır, hayır; Kerber insanlar gibi konuşamazmış ama Galip dede onun ne demek istediğini ya çıkardığı seslerden ya da gözlerinden anlarmış.

Kerber’in bir de arkadaşı varmış. O, ormanın derinliklerindeki bir kırda, çiçeklerin üzerinde yaşayan "Kelebeklerin Şehzadesi" Elvan'mış.

Kerber sık sık bu kıra gelir, kelebeklerle oynamayı çok severmiş. Elvan, sihirli olmasıyla diğer kelebeklerden ayrılırmış. Kanatlarını birbirine sürttüğünde etrafa altın damlalar saçılır ve bütün sorunlar çözülürmüş. Elvan, kelebekleri Kerber hariç herkesten korurmuş.

Galip dede, Kerber’in bu küçük dostlarından habersizmiş. Ta ki o korkunç güne kadar...

Memleketin beyi (ağası), Kerber’i Galip dedenin elinden almak istiyormuş. Çünkü köpek hem çok güzel hem de çok güçlüymüş. Böyle bir köpeğe kim sahip olmak istemezdi ki? Bey şöyle düşünürmüş: "Bu memlekette ne varsa tek sahibi benim! Neyi istersem sorgusuz sualsiz huzuruma getirmeliler! Yoksa cezaları ağır olur!"

Bey, yardımcısını ormana, Galip dedenin yanına göndermiş. Yardımcı yanında bir de mektup getirmiş. Kulübeye yaklaşıp kapıyı çalmış. Kapıyı dede değil, Kerber açmış: "Hav-hav!"

Yardımcı çok korkmuş, elleri titremiş ve mektup yere düşmüş. Kerber mektubu kapıp burnuyla kapıyı kapatmış. Galip dede mektubu okuyunca keyfi kaçmış, beye çok öfkelenmiş. Kapı yeniden çalınmış: "Tık        tık."

Meğer o korkak yardımcı hâlâ gitmemiş, cevap bekliyormuş.

Galip dede: "Git beyine de ki, o benim tek dostumdur. Dost ise satılmaz!"

Yardımcı: "Sen bilirsin ihtiyar, pişman olacaksın."

Anlayacağınız üzere yardımcı eli boş dönmek zorunda kalmış.

Durumu öğrenen bey küplere binmiş. Yardımcının boynunu vurdurmuş. Hizmetkârlarına Kerber’i kaçırmalarını emretmiş ama korkudan kimse köpeğe yaklaşamamış. Bey onların da boynunu vurdurmuş.

Bey bu kez köpeği yiyecekle kandırmalarını emretmiş. Aşçı ormana gitmiş, giderken yanına büyük bir et parçası almış. Ama Kerber bu tuzağa da düşmemiş. Meğer o, Galip dededen başkasının verdiği yiyeceği yemezmiş. Bey, cellada aşçının da boynunu vurmasını emretmiş.

Hiçbir hilesinin işe yaramadığını gören bey, en sonunda Kerber’i Galip dedeyle birlikte getirmelerini emretmiş.

Galip dede kulübesinin yanında, bir ağacın altında uzanmış dinleniyormuş. Tam o sırada beyin adamları etrafını sarıp onu büyük bir kafese kapatmışlar. Kerber de dedeyi kurtarmak için kafese atlamış. Kafes kapanmış. Nihayet beyin emri yerine getirilmiş.

Kerber ve Galip dede günlerce aç kalmış. Bey, köpek aç kalırsa vahşileşir ve sahibini yer diye düşünürmüş. Galip dedeyi aklınca böyle cezalandıracakmış.

Günler geçmiş. Kerber ise durmadan, var gücüyle havlıyormuş. Eminmiş ki Elvan onun sesini duyup yardıma gelecek. Öyle de olmuş. Elvan, uzaktan gelen köpek sesinin Kerber’e ait olduğunu anlamış ve sesin geldiği yöne doğru uçmuş. Ses gitgide yakınlaşmış ve nihayet Elvan kafesi bulmuş. Kanatlarını birbirine sürtüp altın damlalarını etrafa saçmış; nöbetçiler hemen uykuya dalmış.

Kanatlarını ikinci kez birbirine sürtmüş. Damlalar kafesin etrafına yayılmış ve kafes açılmış. Galip dede ve Kerber kurtulmuşlar ama açlıktan takatleri kalmadığı için kaçamamışlar.

Elvan üçüncü kez o altın damlaları etrafa saçmış. Galip dede ve Kerber bir göz kırpmasında kelebeklerin kırında belirivermiş. Kelebekler onları sihirli elmalarla ağırlamış; böylece eski güçleri, kuvvetleri yerine gelmiş.

Bey ise hem Kerber’i hem de dedeyi tamamen unutmuş. Muhtemelen bu da sihrin bir etkisiymiş.

Kerber ve Galip dede ebediyen Kelebekler Ülkesinde yaşamışlar. Galip dede bu sihirli kelebeğin adını bilmediği için ona hep "Özgürlük Perisi" dermiş...

Masal da burada bitti. Bu masalı mışıl mışıl uyuyasın diye anlatmadım; düşünüp doğru ve akıllıca bir yol bulasın diye anlattım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 234. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 234. Sayı