Parlayan Gümüş


 01 Temmuz 2026

Ali o gün gözlerini açtığında, tavanı kaplayan puslu gölgeleri izledi. Yorganı göğsüne kadar çekti, sanki görünmez bir el onu yatağa bastırıyordu. Yataktan kalkmak, o odadan çıkmak bir dağı tırmanmak gibiydi. 

Mutfaktan gelen çatal bıçak sesleri, arasında yankılanan o tanıdık terlik sesi... Ali kulaklarını yastıkla kapattı. Annesinin her sabah özenle hazırladığı o kahvaltı masası, şimdi yüzleşmesi gereken koca bir sorgu odası gibi hissettiriyordu. Okul kıyafetlerini üzerine geçirirken aynaya bakmadı; yakasını düzeltirken parmakları titriyordu. Koridordan parmak uçlarında geçip, kapı kilidini olabildiğince sessizce çevirerek kendini sokağa attı. 

Ayakları onu her zamanki gibi o loş, eski kitap kokan dükkâna götürdü. Rafların arasında parmaklarını gezdirdi. Gözü ne isimlerdeydi ne de kapak resimlerinde. Rafın en arkasında duran, tozlanmış, kucağı dolduracak kadar ağır ve kalın bir cildi çekip çıkardı. Parasını uzatırken tezgâhtarla göz göze gelmemek için başını eğdi. Kitabı göğsüne bastırdı; bu ağırlık, dışarıdaki insanların seslerine karşı göğsünde taşıyacağı bir kalkandı. 

Eve dönüş yolunda, kaldırımın tam ortasında duran zifiri bir karaltı adımlarını kesti. Bir kara kedi. Hayvanın kehribar gözleri, gri sokağın ortasında iki fener gibi parlıyordu. 

Ali durdu, dişlerini sıktı. "Bir sen eksiktin," diye fısıldadı, sesi sokağın gürültüsünde kayboldu. “Bana uğursuzluk getireceksin değil mi ." 

Kedi yerinden kıpırdamadı. Aksine, kuyruğunu havaya kaldırıp Ali’ye doğru birkaç adım attı ve başını Ali'nin kucağındaki o ağır kitabın köşesine sürttü. Ali tam arkasını dönecekken, bulutların arasından sızan zayıf bir ışık kedinin sırtına vurdu. Siyah tüylerin arasından gümüş rengi parıltılar yayıldı. Hayvan, başını kaldırıp doğrudan Ali’nin gözlerine baktı. Gözlerinde ne bir ürküntü ne de bir beklenti vardı; sadece oradaydı. 

Ali’nin sımsıkı duran omuzları yavaşça düştü. Parmakları kitabın kenarından kaydı, usulca eğildi ve elini kedinin gümüşi tüylerine bıraktı. Avcuna yayılan o sıcak mırıltı, göğsündeki o ağır kalkanın altından kalbine doğru sızdı. 

Eve girdiğinde odasının kapısını arkasından kilitler gibi kapattı. Yatağa uzandı. Tavandaki lambanın üzerinde biriken tozlar hâlâ oradaydı ama artık odanın havasını o kadar da daraltmıyorlardı. Kapı iki kez tıklandı. Annesinin yumuşak sesi duyuldu: "Ali, oğlum" 

Ali boğazındaki düğümü yutkundu. "Müsait değilim anne," dedi ama bu kez sesi her zamankinden daha az pürüzlüydü. 

Uzaklaşan ayak seslerini dinlerken elindeki kalın kitabı kucağına koydu. Rastgele bir sayfayı araladığında, kurşun kalemle aceleyle çizilmiş bir satır çarptı gözüne: 

"Bazen en derin karanlık, içinde en parlak yıldızı saklar; sadece gözlerini alıştırman gerekir." 

Ali, sayfadaki çizginin üzerinde parmağını gezdirdi. Göğsündeki o ağır yük yerini hafif bir merak duygusuna bırakmıştı. Yataktan kalktı. Adımları bu kez daha hafifti. Kapının kulpuna uzandı, metalin soğukluğunu hissetti ama bırakmadı. Kilidi çevirdi. Mutfaktan gelen o tanıdık kokulara doğru yürümek için koridora ilk adımını attı.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 235. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 235. Sayı