HaftanınÇok Okunanları
Kardeş Kalemler 1
Yıldız Ormanova 2
SULTAN RAEV 3
Nebiye Akbıyık 4
Hayati Bice 5
Vagif Sultanlı 6
Serdar Dağıstan 7
Hasan Çavuş’la ilgili gelişmeler alayda herkes tarafından duyulmuştu. Gıptayla tebrik edenler olduğu gibi, duymamış gibi yapıp ilgisiz kalanlar, kıskananlar, hatta kıskançlığını saklamayıp açığa vuranlar oldu. Teskere bırakma teklifine hem kabul hem ret yönünde fikir belirtenler oldu. Hemşehrisi Tutuşlu Kerim tarafsız davrandı, bazıları gibi yönlendirmeye kalkışmadı. Sadece “Memlekete beraber mi döneceğiz, yoksa ben yalnız mı döneceğim?” diye sordu. Bu demekti ki “Teklifi kabul mü, ret mi edeceksin?”
Bu sorunun cevabı henüz Hasan Çavuş’ta yoktu.
Öğleye doğru Seraskerlikten gönderilen çift at koşulu resmi bir araba Hasan Çavuş’u birliğinden alarak Rıza Paşa’nın konağına götürdü. Kapıda karşılayıp yol gösteren konağın sivil görevlisi, onu diğer konukların yanına götürürken dedi ki; “Efendim, davetlilerin hepsi Kırım gazisi. Yemek resmî bir yemek değil, paşamızın teşekkür ve moral yemeğidir. Lütfen rahat olunuz, rahat hareket ediniz! Bunları size söylememi paşam istedi.”
Birkaç basamaklı granit merdivenden bahçeye geçeceklerdi. Hasan Çavuş, konağın ihtişamlı, güzelliği karşısında adeta çarpıldı. Büyük bir hayranlıkla durdu, konağı seyre daldı. Ahşap çıkmalarıyla, pencereleriyle birbirini tamamlayan renkleriyle böylesine uyumlu bir binayı ilk kez görüyordu.
Girişe bakan pencerelerden birisi açıktı ve açık pencerede bir kadın vardı. Kadınla Hasan Çavuş bir an göz göze geldiler. Belki bir saniyenin yarısı kadar, kısacık bir süre göz göze kaldılar. Hasan Çavuş’un gözleri dehşetle, yuvalarından fırlayacakmış gibi büyüdü. Kadın geri çekildi, Hasan Çavuş başını çevirip hızla yürüdü. Bu kadın Paşa’nın hanımı, kızı, kız kardeşi ya da herhangi bir akrabası olamazdı. Bu kadın Anapa’daki ailesinden, özellikle de ikizi Denef’ten selam getirdiği Gupse’ydi. Bu gözleri, bu kaşları, bu yüzü tanıyordu. Bu kadın Denef’in tıpkısıydı. Ağlaya ağlaya ikizine selam gönderen Denef, sanki kendisinden önce gelmiş, Rıza Paşa’nın konağına yerleşmişti.
“Bu kadar mı çabuk?” diye geçirdi içinden. Binde bir ihtimal bile vermediği, Çorum’a dönerse, tamamen ihtimal dışı gördüğü karşılaşma bu kadar mı çabuk gerçekleşecekti? Demek ki itibarlı paşa Rıza Paşaydı ve Gupse Rıza Paşa’nın konağında çalışıyordu.
Adige rehber Şamil ve ailesi; evlerinde geçirdiği birkaç saatlik misafirlik, sıcacık taze yiyecekler, pirinç semaverde yapılan çay, Şamil’in eşiyle ablasının saygılı, güzel hizmetleri, Denef’in “İkizim İstanbul’da!” diyerek gözyaşı döküşü, selam gönderişi… gözlerinin önünden hızla geçti.
Şimdi ne olacaktı? Ailesinden getirdiği selamları, haberleri ne zaman, nasıl söyleyecekti?
Görevliyle birlikte bahçeye çıkışlarını, görevlinin onu bahçede bırakıp tekrar girişe dönüşünü fark etmedi. Kendine geldiğinde konağın güllerle, çiçeklerle, çeşitli ağaçlarla süslü bahçesinin neredeyse orta yerindeydi. Daha önceden gelmiş olan subaylar bakımlı bahçenin çim zemini üzerinde ikişerli üçerli gruplar hâlinde yürüyerek ya da durarak sohbet ediyorlardı. En yakın üçlü gruptan ayrılan bir kişi, hayranlıkla etrafa bakınan Hasan Çavuş’a doğru geldi. Oldukça yüksek ve tanıdık bir sesle konuştu:
“Kahraman çavuş hoş geldin!”
Bu kişi, konak sahibi Serasker Rıza Paşa’nın kendisiydi.
Misafirlerini neredeyse kapıda karşılayan bir Serasker Paşa görmek Hasan Çavuş’u çok şaşırttı. Çavuş, şaşkınlığını dışarı yansıtmadı. Önce ne yapacağı ne söyleyeceği konusunda bocalasa da eğitim alanındaymış gibi hazır ola geçti, selam verdi.
“Hoş bulduk komutanım!” dedi.
Rıza Paşa babacan tavrıyla gülümsedi, şefkatle omuzuna dokundu ve aynı tavrı yansıtan şefkatli bir ses tonuyla konuştu:
“Rahat ol Çavuş, rahat ol! Burada askerlik yok, rütbe yok! Eşitlik var!”
“İnsan büyüdükçe küçülmeli!” derdi Sadık Hoca. Kastettiği herhalde bu olmalıydı.
Hasan Çavuş oldukça rahatlamıştı.
“Cami gibi mi paşam?” diye sordu.
Hani camide de rütbe, makam, mevkii gözetilmezdi ya… Aklına nereden geldiyse, hem de büyük bir ciddiyetle soruvermişti. Anında pişman oldu fakat neye yarar? Söz ağızdan çıktıktan sonra geri dönüşü olmuyordu. Hatalıydı. Paşaya soru sorulur muydu? Aklıyla değil de anlık duygularıyla hareket etmişti. Ayıpların en büyüğünü işlemiş, sormuştu. Duygular insana hatalar yaptırabiliyordu. Yüzü kızardı. Başını eğdi.
“Cami gibi mi?” sorusu Rıza Paşa’nın ve yanındaki yüksek rütbeli iki subayın da hoşuna gitmişti. Üçü de kahkahalarla güldü. Doğru soruydu. Camide er, paşa, subay, zengin, fakir aynı safta, yan yana durmuyorlar mıydı? Paşa, açık ve doğru sözlülüğünden dolayı Hasan Çavuş’u daha çok sevdi. “İçi dışı bir, samimi Anadolu çocuğu.” diye geçirdi içinden. Uzandı, elini bir kere daha omuzuna koydu.
“Evet Hasan Çavuş!” dedi. “Tıpkı camide olduğu gibi herkes eşit burada bugün.”
Hasan Çavuş yeni hatalar yapmak istemiyordu. Sorulmadıkça, söz verilmedikçe konuşmayacaktı. Haddini bilmek böyle davranmayı gerektirirdi. Çünkü etrafındaki insanların hepsi, yaşça da rütbece de kendisinden büyüktü.
Dikkat çekmeden yemeğe çağrılan konukları gözlemledi. Yaralanmış olanlar çoğunlukta gibiydi. Bir yüzbaşının kolu askıdaydı. Bir teğmen aksayarak yürüyordu. Bir binbaşı şakağından yaralıydı. Aslında sargılı olması gereken yara tam olarak kapanmamıştı. Açık kalırsa daha çabuk iyileşeceğini düşündüğünden sargıyı erken atmış olmalıydı. Bir başçavuşun sağ eli sargılıydı, tokalaşmak isteyenlere sol elini uzatıyordu.
Gerçekten de davete katılan Kırım gazileri arasında ast üst ayrımı yapılmıyor, herkes birbirine karşı son derece saygılı ve kibar davranıyordu. Resmiyetin kaldırılışı, ciddiyetsizliğe yol açmıyordu. Herkes karşısındakiyle orduların başkomutanı Rıza Paşa’yla konuşuyormuş gibi saygıyla konuşuyordu. Rıza Paşa orada bulunan herkese arkadaş kadar, ağabey kadar yakındı. Bu durum Hasan Çavuş’u iyice rahatlattı. O da saygı sınırları içinde kalmak şartıyla kendini herkesin arkadaşı değilse bile küçük kardeşi gibi görmeye başladı.
Bahçedeki bu hava, içeriye geçilip yemeğe oturulunca, yemek sırasında ve sonrasında oluşturulan sohbetlerde de devam ettirildi. Herkesin memnun kaldığı çok güzel bir akşam geçirildi.
Anapa’dan selam getirdiği penceredeki kadın Gupse, Hasan Çavuş’un aklından hiç çıkmadı. Başta ikizi Denef olmak üzere bütün aile üyelerinden getirdiği selamları ona nasıl söyleyecekti? Beklemeli miydi, yoksa hemen Rıza Paşa’dan izin isteyerek Gupse’yle görüşmeli miydi?
İzin istemek olmazdı. Ne diyecekti ki… “Konağınızın penceresinde bir kadın gördüm. Anapa’da bana tarif edilen kadındı. İzin verirseniz onunla görüşmek, ailesinden getirdiğim selamın yükünden kurtulmak istiyorum.” Olacak şey miydi bu? Her kelimesi yanlış anlaşılabilir, Hasan Çavuşa karşı duyulan güveni yerle bir edebilirdi. En iyisi beklemekti. Mutlaka ileride bir fırsat doğar, selamı muhatabına iletirdi.
Beklemek…
Bu defa da kendi annesi, babası, kardeşleri düştü aklına. Dört yıldır yolunu bekliyorlardı. Demirci dükkânını, yan yana çekiç sallayarak ürettikleri çifte su verilmiş “Ha Mim” imzalı kamaları, kılıçları düşündü. Aklı iyice karıştı. Rıza Paşa teskere bırakıp bırakmama konusundaki kararını sorduğu zaman ne cevap verecekti, bilmiyordu. Kalmak da dönmek de zordu. Kalmak, Çorum’a ve Çorum’da bıraktıklarına hasret yaşamak demekti, dönmek kuvvetle muhtemel güzel bir gelecekten, devlet güvencesinden vazgeçmek demekti. Mutlaka bu iki zordan birini tercih etmeliydi.
Konaktan ayrılma vakti gelince beklenen soru da geldi. Serasker Rıza Paşa, Gözleve ve Anapa kahramanı Hasan Çavuş’tan dün makamında yaptığı teklif konusundaki kararını sordu. Herkes bir anda hayretler içinde kaldı. Bakışlar Hasan Çavuş’a çevrildi. Dikkatler Hasan Çavuş üzerinde yoğunlaştı. Koskoca Serasker Rıza Paşa bir erbaşa, Hasan Çavuşa nasıl bir teklifte bulunmuş olabilirdi ki…
Hasan Çavuş’un aklından Çorum ve Çorum’dakiler çıkmıyordu. Yüreği dört yıllık özlemle dopdoluydu. Pencerede gördüğü kadını Gupse’yi de düşünüyordu. Üzerinde ona iletilecek selamlar, ona söylenecek ve söylenmeyecek haberler vardı. Bir de gelecek kaygısı… Giderse gün geçtikçe değer kaybına uğrayan demir işçiliği, kılıç ustalığı, muhtemel geçim telaşı… Kalırsa devam eden eğitimler, askerlik ve her ay maaş…
“Hasan Çavuş, teskere bırakıp kalıyor musun, teskereni alıp gidiyor musun?”
Teklifin ne olduğu herkes tarafından anlaşılmıştı. Bunun düşünecek neyi vardı ki…
Rıza Paşa’nın sesiyle kendine gelen Hasan Çavuş, bütün gözlerin, dikkatlerin kendi üzerinde olduğunu bir kere daha gördü. Herkes Hasan Çavuş’un ağzından çıkacak kısacık bir cümleyi bekliyordu. Gidecek miydi, kalacak mıydı? Kandillerin ışığında parlayan gözleriyle herkes “Kal! Kal! Kal!” der gibiydi. Cihan Seraskeri Rıza Paşa’nın teklifi geri çevrilir miydi? Teskere alacaklara bu teklif yapılsa kalmak isteyen binlerce kişi çıkardı. Teklifi kabul etmek Çavuş’a çok şey kazandıracak, hiçbir şey kaybettirmeyecekti. Aileye, vatana, millete, dine hizmet konularında daha güçlü olacaktı. Babasının “Korkma!” diye başlayan üç sözünü hatırladı. Sadık Hoca’nın “Şansın açık, hizmetin büyük olsun!” duasını hatırladı. “İşte şans, işte büyük hizmet yolu!” diye düşündü. Kalırsa Anapa’dan getirdiği selamları, haberleri de yerine ulaştırmış olacaktı.
“Kalıyorum paşam!” dedi.
Rıza Paşa memnuniyetle gülümsedi.
“Bu kararı bekliyordum, hayırlı olsun!” dedi.
Sonra dua etti:
“Yolun, şansın, ferasetin açık olsun. Akıbetin güzel olsun. Allah yardımcın olsun.”
Orada bulunanlar içlerinden “Âmin!” dediler. Hasan Çavuş’u ayrı ayrı tebrik ettiler. Bundan böyle alacağı görevlerde üstün başarılar dilediler.
Serasker Rıza Paşa konuklarına canlarını ortaya atarak gerçekleştirdikleri vatan hizmetinden dolayı bir kere daha teşekkür etti. Bu konuşma aynı zamanda konaktan ayrılma vaktinin geldiğini gösteriyordu. Arabalar girişte hazırdı. Kim hangi arabayla konağa geldiyse aynı arabayla konaktan ayrıldı.
Teskere bırakan Hasan Çavuş, seraskerlik karargâhında verilen her görevi hatasız yapmaya çalışıyor bir yandan da karargâh kütüphanesindeki Türkçe eserleri okuyarak hem bugün hem yarın için askerlik bilgilerine yenilerini ekliyordu. Anlamadıklarını üstlerine saygıda kusur etmeden soruyor, öğreniyordu. Bütün varlığıyla vatana, millete, devlete, ümmete hizmet konusunda azimli, kararlı ve sarsılmaz bir duruşun sahibiydi. Tehlikeli durumlar bile onu duraksatamıyor, ona geri adım attıramıyordu. Bu tavır, başta Rıza Paşa olmak üzere ona güvenenlerinin güvenlerini pekiştiriyor, sevenlerinin, sevgilerini artırıyordu. İlk okuma yazma ve din eğitimini evlerinin hemen yanındaki sübyan mektebinde aldıktan sonra tahsiline devam edememiş, eli çekiç tutunca babasının demirci dükkânında çalışmaya başlamıştı. Onu hayata hazırlayan, düşünce dünyasına yön veren pek çok bilgiyi, davranışı önce babasından, sonra da Sadık Hoca başta olmak üzere dükkâna gelip giden baba dostu irfan sahiplerinden öğrenmişti. Öğrendiklerinin çoğu ömür boyu vazgeçilmezleri olarak kalacaktı.
Karargâhta Hasan Çavuş’u sevmeyen, ona güvenmeyen subay yok gibiydi. En çok seven, güvenen de hiç şüphesiz Serasker Rıza Paşa’ydı. Zaman zaman makama çağırtıyor, onunla konuşuyor, ailesi hakkında bilgi alıyordu. Babası yeterince kazanabiliyor muydu? Kaç kardeşi vardı? İleride kardeşlerinden küçüğünü yanına alıp askerî tahsil yaptırtmayı düşünmesi güzeldi. O da ağabeyi gibi cesur bir asker olabilirdi. Gönderdiği mektuplara cevap alabiliyor muydu? Avcılık, binicilik, güreşçilik tamamdı da Çorum’da deniz olmadığı halde yüzmeyi nerede, nasıl öğrenmişti?
Rıza Paşa, Hasan Çavuş’la görüşmelerinde bazen beklenmeyen, özel ve cevabı zor sorular soruyor, bazen de önce sorduğu sorulardan bazılarını tekrar soruyordu. Hasan Çavuş zor cevaplı sorulardan kaçmıyor, ikinci, üçüncü defa sorduğu sorulara da ilk kez soruluyormuş gibi cevaplar veriyordu. Unutmuşsunuz, unutkansınız anlamına geleceği için “Daha önce söylemiştim paşam!” diyemiyordu. Rıza paşa bir şeyi Hasan Çavuş’a tekrar tekrar soruyorsa ya da Çavuş’un özel hayatı ve ailesiyle ilgili sorular soruyorsa, mutlaka bir anlamı olmalıydı.
Bir gün kısa bir görüşmeden sonra;
“Hasan Çavuş akşam önemli ve sivil bir toplantıya katılmam gerekiyor. Konağa uğramak için vaktim olmayacak. Yengen hanımefendi sivil takımlarımdan birini versin, al, getir.” dedi.
Bu inanılmaz bir görevdi. Böyle bir fırsatı gazi subaylara verilen yemekten beri bekleyen Hasan Çavuş sevincinden uçacak gibi oldu, fakat belli etmedi. Konak penceresinde gördüğü kadın gözlerinin önündeydi. Büyük ihtimalle onunla karşılaşacak, bu defa başını çevirmeyecekti. Anapa’dan getirdiği selamları, iyi haberleri söyleyecek, bu yükten kurtulacaktı. Eniştesinin Rus askerleri tarafından öldürüldüğünü söylemeyecekti. Rıza Paşa’ya “Baş üstüne komutanım!” demesi gerekirken sevinçten, şaşkınlıktan olsa gerek öylece susmuş kalmıştı.
Paşa, ikaz edercesine sesini yükselti:
“Anladın mı Çavuş!”
Hasan Çavuş büsbütün dağıldı.
“Anladım komutanım! Sivil… önemli takım… Akşam toplantı var…”
Rıza Paşa onun bu halini nasıl yorumlayacağını bilemedi. Hoşgörüyle gülümseyerek;
“Hadi, hemen…” dedi.
Hasan Çavuş, penceredeki kadını görme ihtimalinin verdiği heyecanla makamdan ayrıldı. Kapalı bir araba içinde köşke doğru ilerlerken hep o kadını düşündü. İçinden “İnşallah evli değildir!” diye geçirirken kendisini suç üstü yakaladı. Ne demekti bu? Evli değilse ne olacaktı? Kısacık bir süre göz göze geldiği, hiç tanımadığı bir kadına aşık mı olmuştu? Saçmalık değilse neydi bu? “Tövbe, tövbe…” dedi kendi kendine. “Haddini bil Hasan Çavuş! Duygularınla değil aklınla düşün!”
“Efendim köşkteyiz!” diye seslendi arabacı.
Ne kadar da çabuk gelmişlerdi.
Birkaç saniye sonra da arabanın kapısı açıldı. Gerçekten de köşkün bahçe kapısı önündeydiler. Yemeğe geldiğinde karşılayıp bahçeye kadar eşlik eden görevli karşısındaydı. Ona kim olduğunu, niçin geldiğini söyledi. Cümle kapısından geçtiler. Görevli onu giriş kapısına doğru götürürken o başını birkaç kez kaldırıp pencereye baktı. Pencere kapalıydı, kimseyi göremedi. Görevli, oymalı ahşap kapının iki tokmağından büyük olanıyla kapıyı tıklattı. Hasan Çavuş’u kapı önünde bırakarak tekrar cümle kapısına döndü. Hasan Çavuş kapının açılmasını beklerken, elinde paşanın elbise paketiyle penceredeki kadını hayal etti. Kapıyı onun açması için dualar ediyordu. Ayaküstü kendini tanıtabilir, kısacık da olsa Anapa’dan söz edebilirdi.
Kapıyı pencerede gördüğü kadın açtı, Hasan Çavuş şaşırdı. Sevindi, heyecanlandı, konuşamadı. Gupse işte karşısındaydı. “İkizim İstanbul’da!” diyerek özlemle ağlayan Denef’in aynıydı. Kaş, göz, yüz, hatta bakışlar bile aynı… Hiçbir şey söyleyemeden, dili tutulmuş gibi, öylece bakakaldı. Kadın kendisinden yaşlı gösteriyordu ama elmacık kemikleri belirgin, güzel bir yüzü vardı. Yüzünde belirli belirsiz bir gülümseme…
Kapıyı o açtığına göre konağın hanım çalışanlarındandı.
Uzun süre gözlerini Gupse’nin yeşilimsi güzel gözlerinden ayıramadı.
“Ben… Şey… Ben Hasan… Hasan Çavuş… Rıza Paşa’mın toplantısı var… sivil kıyafet… Ben buraya…” diye kekelemeye devam ederken Gupse konuyu anladı, sıcacık bir ses tonuyla konuştu:
“Anladım. Siz içeriye buyurun! Ben hanımıma haber vereyim.”
“Girmesem… Beklesem…”
“Lütfen buyurun. Hanımım kıyafeti hazır edinceye kadar oturur dinlenirsiniz.”
Öyle kibar, öyle içten söylemişti ki Hasan Çavuş dışarıda bekleme konusunda ısrar edemedi, içeriye girdi.
Köşkün selamlığına alındı, oturması için yer gösterildi.
Gupse, hanımına haber vermek üzere dönüp giderken Hasan Çavuş endişelendi. Ya geri gelmezse… İkizi Denef’ten ve ailesinin bütün fertlerinden getirdiği selamlar üzerinde kalacaktı. Onunla mutlaka, hem de şimdi, burada konuşmalıydı. Kadın uzaklaşıyordu. Gözden kaybolacak, belki bir daha hiç karşılaşamayacaklar, konuşamayacaklardı. Şimdi konuşmalıydı.
“Gupse!” diye seslendi.
Kadın bir anda olduğu yere çivilendi sanki. Bir süre öylece bekledi. Sonra yavaş yavaş geriye dönerek ayakta bekleyen Hasan Çavuş’un gözlerine baktı. Gözlerinin derinliklerini görmek, oradaki gerçekleri yakalamak isteyen bir tavırla baktı. Kaşları çatıktı. Sanki bu tek kelimeyi duymak onu öfkelendirmiş, hatta çileden çıkarmıştı. Sanki kavgaya, ortalığı kırıp dökmeye hazırdı. İnsan adını duyunca öfkelenir miydi? Bu ne hâldi?
Hasan Çavuş, ilkinden daha kararlı, daha emin bir sesle konuştu:
“Siz Gupse’siniz!”
Bunu nasıl söylediğine kendisi de şaşırdı.
Gupse karmaşık duyguların hücumuna uğramış, dağılmış, parçalanmıştı. Bakışları, yüz çizgileri, nefes alıp verişi değişmeye başlamıştı. Kabahat işlerken suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi yüzü kızardı. Sanki bir yumru gelmiş, boğazına oturmuştu da onu konuşturmuyordu? Peş peşe birkaç kez yutkunduktan sonra sesini normal zamanlarda olduğu gibi kullanmaya çalışarak;
“Ben Hatice’yim!” dedi.
Sesi kısıktı, isteksizdi ve titriyordu.
Hasan Çavuş duygusallıktan uzak, ısrarlı, kararlı bir ses tonuyla;
“Gerçek adınızın Gupse olduğunu biliyorum!” dedi.
Kadın kendini toparlamaya çalıştı ve kısmen de olsa başardı:
“Siz bunu kimden öğrendiniz?”
“İkiziniz Denef’ten.”
“Denef mi?”
“Evet Denef... Sadece Denef’le değil, anneniz, babanız, erkek kardeşiniz, yeğenleriniz… Bütün ailenizle tanıştım. Anapa’da konukları oldum. Saatlerce birlikte kaldık. Beni sıcacık Adige yemekleriyle, semaver çayıyla ağırladılar. Sana hepsinin selamları var.”
Gupse bu defa daha çok şaşırdı.
“Beni bulacağını nereden biliyorlardı da selam gönderdiler?” diye sordu.
“Bilmiyorlardı. Adres veremediler, sonradan aldığın ismi bile söyleyemediler. Sadece karşılaşırsan söyle, dediler, o kadar… Hiç umudum yoktu. Karşılaşma ihtimalimiz yok denecek kadar zayıftı. Büyük bir tesadüf sonucu, hem de çabucak karşılaştık. Selamları üzerimde kalmadı, iletmiş oldum.”
Gupse ya da Hatice, bakışlarını yere düşürerek birkaç saniye düşündü. Sonra başını kaldırdı, sesinin kararlı, içe dokunan tonuyla dedi ki;
“Tesadüf diye bir şey yoktur Hasan Çavuş! Kader vardır. Zamanı geldikçe kaderin tecellisi vardır. Kaderimizde karşılaşmak varmış. Ailemden getirdiğin selamı bana iletmeniz, benim de o selamı işitmem varmış.”
Hasan Çavuş, “Haklısınız, doğru düşünüyorsunuz.” anlamında başını sallayarak onayladı.
Kadının sesi hızla ağlamaklı bir hâl alıyordu. Fazla konuşamayacağı çok belliydi. İki elini yüzüne kapatmasıyla ağlamaya başlaması bir oldu. Sarsıla sarsıla ağlıyordu.
Hasan Çavuş kendini suçlu hissetmese de üzüldü, Gupse’yi teselli etmeye çalıştı.
“Lütfen ağlamayın.” dedi. “Hepsi çok iyiler. Yeğenlerin bile hiç görmedikleri hâlde seni çok seviyorlar.”
Gupse, hiçbir şey söylemeden çıktı.
Hasan Çavuş yalnız kalınca kader konusunu düşündü. O da tıpkı Gupse gibi inanıyordu. Hiçbir gelişme, olay, karşılaşma tesadüf sayılmamalıydı. Çorumlu Er Hasan’ın 1855 Kırım Savaşı’na katılışı, Adige Şamil’in ailesiyle tanışması, Denef’in sadece adının değiştiğini ve İstanbul şehrinde olduğunu bilen, ikizi Gupse’ye selam yollaması, Gupse’yle Rıza Paşa’nın konağında karşılaşması tesadüf olamazdı. Sözün gelişi “tesadüf” deyivermişti ama değildi.
Açık duran kapıdan kucağında beyaz bir bohçayla orta boylu, orta yaşlı, iyi giyimli, asil görünümlü bir hanım girdi. Her halinden köşkün hanımı olduğu belliydi. Hasan Çavuş ayağa kalktı, onu ayakta karşıladı. Kadın bohçayı masaya bıraktıktan sonra kendini tanıttı. Hasan Çavuş yanılmamıştı, bu gelen Serasker Rıza Paşa’nın hanımıydı. Paşa’nın sivil takımını getirmişti. Peşinden elinde gümüş tepsi, tepside iki fincan kahve, iki bardak suyla Gupse geldi. Ağlamıyordu fakat az önce ağladığı gözlerinden, özellikle de kirpiklerinden belliydi. Kahvelerden birini hanımına diğerini Hasan Çavuş’a tuttu. Gitti, kapı tarafındaki koltuğa oturdu.
Evin hanımı kahvesinden ilk yudumu aldıktan sonra bakışlarını Hasan Çavuş’a çevirerek konuşmaya başladı.
“Hatice bizim canımız, ciğerimizdir. Çocuklarım onun ellerinde büyüdü. Her şeyleriyle o ilgilendi, sağ olsun. Çocuklarım beni ne kadar seviyorlarsa onu da o kadar severler. Çalışanlarımızı o yönetir. Evin eksiğini gediğini o düşünür, tamamlatır. Gelenimizin gidenimizin karşılanması, ağırlanması, yolcu edilmesi onun sorumluluğundadır. O bizim hem ablamız hem kardeşimiz hem evladımız gibidir. O bizim her şeyimizdir. Onun, sıkıntı çekmesini, ağlamasını, üzülmesini istemeyiz. Şimdi anlatınız lütfen, bizim sevgili Hatice’mizi neler söylediniz de ağlattınız?”
Hasan Çavuş, bir anda kendini suçluymuş gibi görmeye başladı. Bu duygusunu sesine yansıtmadan olanları asker diliyle kısaca nakletti.
“Anapa’da Hatice Hanım’ın ikiziyle ve bütün ailesiyle tanıştım. Adının Hatice olduğunu bilmiyorlardı. İstanbul’un neresinde, kimin konağında çalıştığını bilmiyorlardı. Belki karşılaşırsam diye selam gönderdiler. Burada karşılaştık. Onların selamlarını söyledim. Ağladı.”
“Hatice’nin selam getirdiğiniz kişi olduğunu nasıl bildiniz?”
“İkizi Denef’in aynısıydı. Görür görmez tanıdım.”
“Bize bu olayı baştan sona ayrıntılarıyla anlatmanızı istiyorum.”
“Şimdi mi? Paşam kıyafet bekliyor.”
“Şimdi değil. Ben Paşa’dan rica ederim, bir gün sizi konağa gönderir, hiçbir şeyi atlamadan anlatırsınız.”
“Anlatırım efendim.”
Vaktin dar oluşundan dolayı Hasan Çavuş izin isteyerek kahvesini bitirmeden kalktı. Kıyafet bohçasını alıp kapıya doğru yürürken Hatice ile kısacık bir an bakıştılar. İçi bir hoş oldu. İleride bir gün, tekrar bir araya gelecekleri için seviniyordu. Kapıda bekleyen arabayla karargâha dönerken hep Hatice’yi düşündü.