HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
KEMAL BOZOK 2
SEYFETTİN ALTAYLI 3
İSMAİL DELİHASAN 4
VILAYET GULIYEV 5
Ece Türköz Oğuz 6
Kardeş Kalemler 7
Birkaç gündür çabalarıma rağmen günde bir iki bardak süt içmekten başka tek lokma yemek yememişti. Sütü de benim yardımım olmadan bardağa kendisi koyabildiğinden içiyordu. Hazırladığım yemekleri yan bakışlarla sert sert süzüyor, kendince tehlikeli olarak belirlediği mesafe eşiğini aştığım an başka odaya kaçıyordu. O fark etmeden ne zaman yanına yaklaşsam ürpererek başını yana çeviriyor, ufak bedenini kollarıyla benden gizlemeye çalışıyordu.
Evimin oturma odasını babasının bir valizle getirdiği oyuncaklarıyla donatmıştım, televizyonda ne kadar çocuk kanalı varsa açıp ilgisini çekmek ümidiyle didiniyordum ancak çocukta çıt yoktu. Tüm gün yerde bir köşeye sinip bu ızdıraplı “tatilin” bitmesini arzular gibi pencereye bakıyordu. Ben de koltuğun ona en uzak tarafında oturuyor, saatlerce hiçbir şey demeden benimle herhangi bir şekilde iletişim kurmasını bekliyordum. En ufak sesiyle irkiliyor, “Bir şey mi diyecektin?” diye soruyordum. Gözlerime bakması için garip el kol hareketleri yapıyor, masadan bir eşya alırken bilerek gürültü çıkarıyor, dikkatini çekmek istiyordum. Umursamadığını bilsem de arada ona kendi hayatımı anlatıyordum. Başımdan geçen tuhaf olayları abartılı bir ruh hâliyle tasvir ediyor, hiçbir yüz ifadesini kaçırmadan sessizliğini mağlup etme hırsıyla daha da coşuyordum. Odadaki eşyaların alelade noktalarına birer çivi gibi çakılı bakışlarını bana yöneltsin, tüm bedenimi delik deşik de etse varlığıma karşı ufacık bir alakası olsun istiyordum. Fakat uğraşlarım boşunaydı. Artık bu duruma alışmıştım, onun yanında pek durmuyordum. Yine de babasından öğrendiğim kadarıyla her gün sevdiği yemeklerden pişiriyordum. Vaktim ona tabaklar dolusu sıcacık yemekler, tatlılar, meyveler götürüp birkaç saat sonra da onları aynı vaziyetlerinde görerek geri kaldırmakla geçiyordu. O ise en sevdiği bardağını yanından ayırmıyor, süt kutularıyla dolmuş köşesinde günlerin akıp gitmesini bekliyordu. Saçları birbirine dolanmış, hiç değiştirmediği kıyafetleriyle perhizine devam ediyordu. Uzviyeti odanın o küçücük köşesiyle bütünleşmişti. Yerinden kalkıp su içmeye ya da tuvalete gittiğinde o köşeye dikkatle bakıyor, minik bedeni sanki oradaymış gibi düşünüp yaklaşıyordum; bıraktığı hayat emarelerine, sıcaklığa dokunmak, hiç değilse ona ait sıcak yoklukla tanışmak istiyordum. Onun gözüyle ev, hatta benim bir tarla korkuluğu gibi başında bazı dimdik duran bazı oturarak bekçilik yapan bedenim nasıl görünüyor diye büzülerek oturuyordum köşeye. O olmak istiyordum. Beni yerinde yakaladığı zaman hızlıca eşyalarını toplayıp, gerisinde bıraktığı tüm sıcaklığı nefretle açılıp kapanan gözleriyle soğutup başka bir tarafa kuruyordu çadırını. Daha çocuktu. Elbette bana alışması için vakit lazımdı. Bağ, birkaç günde kurulamazdı. Bunların farkındaydım ve onun bütün isteksizliği, beni sevemeyişi, bir çift söz etmeyişi, çocuksu en küçük davranışı, mevcudiyetimi resmen reddederek sabırla benden kurtulmayı bekleyişi ilk zamanlar kalbime pek dokunmuyordu. Çünkü garipsemiyordum. Ancak bir müddet sonra artık istemesem de gitgide bu duruma içlenmeye başlamıştım. Canım yemek istemiyor, uzuvlarıma torbalarca taş yüklenmişçesine en sıradan işleri güçlükle yapabiliyordum. Saçlarımı taramıyor, giydiklerime dikkat etmiyordum. Belki değişir, bana biraz yaklaşır diye denediğim uzaklaşma yöntemini kendiliğinden bırakmıştım. Uzun uzun onu seyrediyordum. Sadece onun etrafında dönüp duruyor, bana bir ihtiyacı düşsün diye bekliyordum. Ses tonumu, kullandığım kelimeleri önemsemeden çocuğun ısrarcı sükunetiyle sürdürdüğü iletişimimizi benzer cümlelerle ilerletiyordum. “Baban yakında seni alacak. Zaten gideceksin.”
...
“Bu tavırları bıraksan mı artık? Canavar değilim ben. Bir kelime olsun konuşmayacak mısın?”
...
“Bu kadar umursamazlığı ve nefreti hak etmiyorum.”
...
“Senin için günlerdir pişirmediğim yemek, yapmadığım şaklabanlık kalmadı. Görmüyor musun?”
...
“Benden daha ne bekliyorsun?”
…
Bu sessizlik karşısında sitemlerim artık öfkeye dönüşmeye başlamıştı. Yanındayken ben hariç her şeye değen yıldızlı bakışlarını bir aralık üzerimde hissetmiştim ancak öfkem bende yersiz bir gurur yarattığından bu olağanüstü olayla sarsılmamıştım bile. İllaki bana bir işi düşecekti. Düşmeyecek miydi? Mesela hasta olmayacak mıydı? Bu yetersiz beslenme ve gergin sinirlerle elbet hasta düşecekti. Hatta duruşunda şimdiden büyük değişiklikler vardı; yorgundu. Gün boyu uzanarak oynuyor ya da pencereye bakıyordu. İtinayla bakımıyla uğraştığı oyuncak bebeğini bile bir köşede günlerdir uykuya teslim etmişti.
Öfkeliydim. Hastalansın da bana ihtiyacı olsun diye dört gözle bekler olmuştum. Nihayet bekleyişim son bulmuş, bir sabah gözlerimi iniltileriyle açmıştım. Çabucak toparlanıp yanına iliştim, çok ateşi vardı. Sayıklıyordu da. Hararet saçan hafif bedenini kavradım, içim pişmanlık ve merhamet dolu, harareti bana geçsin de yanayım diye çocuğu sımsıkı bağrıma basıyordum. Taksi çağırmıştım, hastaneye gitmek gerekiyordu. Hayatımda ilk kez başıma böyle bir şey gelmişti. Çok telaşlıydım, ölecek diye korkuyor; onu kucağımda dünyadaki tüm tehditlere karşı korur gibi sarıp sarmalıyordum. Heyecandan başta kulak veremediğim sayıklamalarını dikkatle dinliyordum. Sürekli baba diyordu: “Baba, baba, beni al.” Taksici adam bile çocuğun dedikleriyle şüphelenmiş görünüyor aynadan beni izliyordu. O an adamı paramparça etmek istemiştim. Ne hakla bana “Sen bu çocuğa bir şey mi yaptın, kaçırıyor musun yoksa?” diye hesap sorardı sarı, kirli gözleri! Bu çocuk benimdi! Benim yavrucağım, benim öp öz evladımdı. Henüz çocuk denecek yaşta dünyaya getirip korkudan bırakıp kaçtığım, yüzünü ilk defa dört beş gündür görebildiğim, yokluğunda ondan kalan sıcaklığa sarıldığım çocuğum. Şimdi beni, kollarımın arasında bedeninin yangınıyla yakıyordu.
Hastaneye yaklaşırken sıkışan trafiği bekleyemedim, taksiden indim. Koşuyordum. Sayıklıyordu. “Baba, baba, bu kadın… benim annem değil…” Bu hâlde bile perhizine devam ediyordu. Başı yere dönük, benden uzak, beni tutuşturarak.
(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Aralık 2025)