Resimdeki Kadın


 01 Mayıs 2015


Yüzünde dert gördüm, hayrolsun. Uykudaki sayıklamadan.

Şehrin doğu tarafında yer alan mütevazıca bir avludaki evde kirada oturmaya başlamamın ikinci yılının yaz aresinde yalnız yaşayan ve az konuşan ihtiyar ev sahibem birdenbire ölüverdi. İhtiyar, avlunun bir köşesindeki odasında gece dünyadan göçüp gitmişti, ama onun ölümünden sonraki günün öğlenine kadar herhangi birinin bundan haberi olmamıştı. Ancak öğlene doğru ihtiyarı sabahtan beri avluda görmemiş olmam; odasının kapısının, penceresinin akşam hangi şekilde kapatılmışsa, hâlâ öyle duruyor olması içime bir kaygı saldı. Sonra kapıya gelip yavaşça vurmaya başladım. Aradan birkaç dakika geçti, lakin içeriden herhangi bir ses seda gelmedi. Daha sonra kapıyı yavaşça ittim; kapı kilitlenmemişti, gıcırdayarak açılıverdi: Pencerenin yüzüne kâğıt çekildiğinden evin içi kapkaranlıktı. İlk önce gözüm hiçbir şeyi fark etmedi ve gayriihtiyari üç adım kadar ileriye yürüdüm ve odanın üst tarafındaki döşekte kımıldamadan yatan ihtiyarı gördüm. Rengim bembeyaz oldu, elim ayağım titremeye başladı, korkudan nefes alamaz hâle geldim. İhtiyar tavana bakmış yatıyordu. Onun şişen yüzü kararmış, çenesi göğsüne düşüp kaldığı için ağzı korkutucu bir hâlde açık kalmıştı. “Ölmüş…” şeklindeki ürpertici düşünce aklımda belirdi ve hemen alelacele dışarı çıkıverdim. Sonraları ihtiyarın gizemli ölümü hakkında düşündüğümde şahsen, merhume can verirken başında hiç kimsenin olmayacağını, ecelle yalnız başına yüz yüze geleceğini önceden anladığı ve buna da hazırlık yaptığı kanaatine vardım. Çünkü ben o gün eve girdiğimde meyyit kıble tarafına başını koymuştu; el ve ayakları, tam da gerektiği gibi yerli yerindeydi, sadece çenesi bağlanmamıştı. Şeksiz şüphesiz bunların hepsini ihtiyarın kendisi, can vereceği dakikalarda yapmaya çalışmıştı. İşte hem o gece hem de sonraki gün, benim odaya girmeme kadar avluya hiç kimse adım atmamıştı. Ben bunları düşünürken ihtiyarın, gözümün önünde geçen ömrünün iki yılı boyunca sürekli deli gibi dalgın dalgın dolaşmasının, bazen de derin derin iç çekmelerinin sebepleri ayan olmuş gibiydi. İhtiyar bu iki yıl boyunca muhtemelen daha ziyade kendi ölümü hakkında düşünmüş, dedim kendi kendime. O gün ben haber verdikten sonra mahalleli avluya peş peşe gelmeye başladı. İhtiyarın ölümü hiç kimseyi fazlaca üzüntüye boğmadı, arkasından sadece biri iki kadın ağlayıp sızladı, diğerleri de öylesine, sanki hayır için gelmişler gibi, bir şeyler hakkında fısıldaşıyor, sohbet ediyorlardı. Merhumeyi ikindi vakti defnettik. Akşamleyin ihtiyarın odasında ben ve Kur’an okuyup mum yakan iki ihtiyar kaldık. Çok geçmeden onlar da gitmek için hareketlendiler. Onlar birbirine tutuna tutuna avludan çıkarlarken, merhumenin çeşitli özelliklerinden, onun yaptıklarından, şundan bundan bahsedip onu övüp yücelterek durmaksızın konuşuyorlardı. Onlar bazen laf arasında bana ihtiyarın lambasını hiç değilse kırk gün boyunca kapatmamamı tekrar tekrar tembih ediyorlardı. İhtiyarlar avludan çıktıktan sonra ben kapının dayağını vurup kiralık odamdan tarafa yürüdüm. Cenaze çıkan avlunun ruhu ağır ve ürkütücüydü. Ben odama girip divana uzanmıştım. Herhangi bir şey düşünmemeye çalışıyordum, lakin merhumenin kısa bir süre önceki yataktaki hâli hâlâ gözümün önünden gitmiyor, içimdeki korku daha da artıyordu; üstelik avluda başka ruhlar gezip dolaşıyor gibi hissediyordum. Bazen de birisi gözlerini dosdoğru bana dikmiş, pencereden bakıyormuş gibi geliyordu. Ben yorgana bürünüp gözlerimi yumdum. Çeşitli vehimeler içerisinde uyuyana kadar sabahı ettim ve “Bugünden tezi yok bu evden taşınacağım.” deyip kendi kendime söz verdim. Ancak gündüz, geceki korku ve vehimeler seher vaktindeki sis gibi dağılıp gitti ve buradan taşınmayı yarına, ertesi güne diyerek erteleyip durdum. Günler bu şekilde yavaş yavaş geçmeye başladı. Ben bu evde tek başıma yaşamaya hiç alışamıyor, hâlâ geceleri, uzun yıllar yalnız ihtiyarcığın varlığıyla yaşayan, onun ölümünden sonraysa her nasılsa esrarlı bir görünüşe bürünen bu bahçeli evde, tam da belanın tuzağına düşmüş gibi kâbuslar içinde tere batmış bir şekilde uykuyla uyanıklık arasında yatar, gündüzleriyse farkında olmadan günlük işime dönüşen kapının önünde durup ara ara Fatiha okumaya gelenleri karşılama görevimi yerine getirirdim. Böyle günlerden birinde, merhumenin evinde duran ve beni de çoktan beridir meraklandıran eski kutu ve ondaki resimler aklıma geldi. Geçen yıl, kışın sonlarıydı. Ben bir sebeple kapıyı vurmadan ihtiyarın odasına girdim. İhtiyar, odanın ortasında bağdaş kurup başını öne eğmiş bir şekilde oturmuş, karşısında dağılmış hâldeki resimlere bakıyordu. O, kapının açıldığını ve benim odaya girdiğimi   bir süre fark etmedi, sonra nedendir kendine gelip beni fark etti ve beni görmesiyle ortaya çıkan şaşkınlık hâli çok sürmeden değişti. Sanki karşısında duran resimleri ben dağıtmışım gibi sağ tarafında açık duran kutuya alelacele doldurmaya başladı. İhtiyar, resimleri toplamayı bitirince hiçbir şey söylemeden bana kızgınlıkla baktı ve öylece oturup kaldı. Yüzünden, benim eve izinsiz girip resimleri görmemin onu oldukça kızdırdığı okunuyordu. Bir hafta boyunca yüzünü asıp benimle konuşmadı. Bu olaydan sonra ben kutudaki resimleri merak etmeye başlamıştım. İhtiyar, odasına kapanıp resimlere uzun uzun bakardı. Sonrasında onu avluda bir süre meyus bir hâlde görürdüm. Bunları gördükten sonra resimleri görme merakım daha da arttı. Lakin ihtiyarın hayatta olduğu vakitte resimleri görmek için herhangi bir fırsat doğmamıştı. Avluda tek başıma yaşamaya başlamamın altıncı gününde erkenden odaya girdim. Odanın içinde eski kutuyu kolayca buldum. O üst taraftaki rafta duruyordu. Kutuyu alıp odama geldim. Onun rengi solmuş kapağını yavaşça açtım: Hakikaten de kutunun içi ağzına kadar resimlerle doluydu. Şimdi ihtiyarın bütün sırru esrarını öğreneceğimi açıkça hissettiğimden kalbim heyecanla çarpmaya başladı ve resimleri tek tek hızlıca gözden geçirmeye koyuldum. Sonunda kutunun dibinde köşeleri bükülmüş, üstü kararmış eski bir resim kaldığında, kendi kendiliğinden bir şey düşünemez hâle geldim. Ben o kış yaşanan olaydan sonra “Kutuda mutlaka sırlı bir resmin olması lazım!” diye düşünüyor ve buna da kesin bir şekilde inanıyordum. Özellikle o vakitlerde ihtiyarın üzülmesi ve resimleri saklaması bu merakımı daha da alevlendirmişti. Şimdiyse, ben kutuda esrarengiz hiçbir resim bulamamıştım. Kutu, her zaman olduğu gibi, fotoğrafçının “Gülümseyin, çekiyorum!” şeklindeki sesinin duyulduğu andaki duruşu yansıtan insanların resimleriyle doluydu. Resimlerin birinde bile merhumenin tanıdığım çehresine rastlamadım, fotoğraflar kesinlikle benim tanımadığım kişilerindi. Yüze yakın resim sanki bir örnekten çıkmış gibi aynen birbirine benziyordu. Her bir resme erkekle kadının manasız bir şekilde gülümseyerek durduğu görüntüler aks etmişti. Ben önümde dağılmış hâlde duran resimlere umursamaz bir eda ile bakıp, ihtiyarın bunları o zaman benden niçin sakladığını anlayamıyor, lakin ne kadar düşünürsem düşüneyim makul bir sebep de bulamıyordum. Kimi zaman da “İşte o benim düşündüğüm esrarengiz resim nerede? Resimlerin arasında duruyordur yahu! Ama ben onu fark etmiyorum!” diye düşünüyor ve bütün dikkatimi toplayarak resimleri yeniden incelemeye devam ediyordum. Lakin göz açıp kapayıncaya kadar sıra yeniden işte o eski resme geldiğinde, yine bir şey düşünemez hâlde kalıyordum. Sonunda kutuda herhangi bir esrarlı resmin olmadığına açıkça inandım. İhtiyarın o vakitteki hâl ve hareketini, onun kendi ahmaklığına yorumlayınca içim rahatladı. Kutu resimlerle birlikte benim odamda kaldı. Ben, ne zaman sıkılsam, sadece vakit geçirmek için, resimlere gözümün ucuyla bakıyordum. Kalan zamanlardaysa onlar gereksiz eşyalar gibi odamda dağılmış bir şekilde duruyordu. Aslında ben bu yılki yaz tatilini şehirden uzakta, doğup büyüğüm köyde geçirmek niyetindeydim. Bu nedenle, sınıfımızın bütün talebeleri kendi istekleriyle uzak bir yerdeki bir binanın inşaatına yardıma niyetlendiklerinde, sadece ben sağlığım hakkında türlü çeşitli bahanelerle kendimi bu işin dışında tutup onlardan ayrılmıştım. Ayrıca köye ne zaman gideceğimi planlamıştım, ancak ihtiyarın vakitsiz ölümü bu niyetimi ertelememe sebep oldu. Üstüne üstlük mahallenin ihtiyarları avluya her geldiklerinde benim hiçbir yere gitmememi, birisinin mutlaka merhumenin ruhuna hürmet için evin ışığını yakıp avluya göz kulak olmasının zaruriliğini tekrar tekrar tembihlerler ve konuşmalarının sonunda da “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır, derler oğlum!” deyip benim bu evde yaşadığımı ve yaşayacağımı hatırlatır dururlardı. İhtiyarlar sanki ben avluyu bırakıp gidecekmişim gibi buna ciddi bir şekilde dikkat çekerek bana nasihat ederlerdi. Ben ipsiz bir şekilde avluya bağlanmış olarak kıpırdamadan burada kalmaya devam ediyordum. Merhumenin yirmisinde ihtiyarlar avluda erkenden toplanıp bir süre ağlaştılar, sonra eve girip uzun bir süre onu yâd ederek oturdular. Yiyip içtikten sonra hepsi dağılınca avluda yine bir başıma kalakaldım. Ben kapının önüne konulan sandalyeye hâlsiz bir vaziyette oturup avlunun görünüşüne ruhsuz bir şekilde bakmaya başladım: İhtiyarın sahipsizce uğuldayıp duran odası, bir köşedeki kendi odam, etrafı çevreleyen kerpiçten duvar, kısacası, etrafımdaki her şey gözüme cehennem gibi çirkin görünüyordu. Ben kimsesiz avluda bir başıma yaşadığımı, geceleri kâbus görerek tere batmış bir hâlde uyumalarımı, özellikle de herhangi birine sezdirmeden karanlık odasında yaşamaktan ümidini kesmiş bir şekilde can vermeye metaneti yeten ihtiyarı düşünürken daha da meyuslaştım. Sanki benim kaderim de ne zamandır böyle geçiyor, düşüncesi beynime hiç çıkmamacasına yerleşiyordu. Yüreğim buz tutmuş, vücudumda yaşamaya zerrece istek kalmamıştı. Ben kendimi aciz ve hiç kimseye gerekmez hissediyordum. Sonra ruhsuz bir hâlde odama girdim ve divana uzanıp hiçbir şey hakkında düşünmeden tavana bakarak yattım. Epey bir vakitten sonra gayriihtiyari elimi başucumda açık duran kutuya soktum. Elime birbirini, bir diğerini alıp bırakıyordum. Sonunda kutunun bir köşesinden o eski resim elime geldi ve onu alıp gözlerime iyice yaklaştırdım. Resme baktım ve birden ellerim titreyerek yerimden sıçrayıp kalktım. Bu eski resmin üstündeki siyah lekelerin arkasından birisi canlı bakışıyla, evet, aynen canlı bir bakışla, bana bakıp duruyor gibiydi. Ben pencerenin önüne gelip yeniden resme baktım: Evet, insanın yüreğini irkilten keskin bir nazarla bakıp duran uzun ve dar yüzlü kadının çehresi göründü. Resmin üzerini kaplayan koyu siyah lekeler, sanki peçeyle onun yüzünü kapatıyordu. Ben resme gözümü kırpmadan bakarken, kadın, gözüme tekrar, mavi gökyüzünün kucağında göğsünü rüzgâra vererek kanat açmış bir hâlde dönüp duran kuş sürüsüne emsalsiz bir hevesle ve de içindeki ıstırapla mahzunlaşarak bakan kafesteki kuş gibi göründü. Doğru, kadının resim çekildiği anda istemeyerek gülümsemeye gayret eden ve kupkuru, kansız dudaklarında beliren tebessümle onun mahzun çehresi aydınlanmış gibiydi. Ama onun iri iri kara kara gözlerinde tamamıyla başka bir hâl görünüyordu. Be     nim nazarımda, kadının vücudunu ateşlendiren, ölüm gibi merhametsiz bazı isteklerin toplandığı bir şey vardı onun çökmüş gözlerinde. Bence kadın herhâlde resim çekildiği anda onu saklamaya çabalamış olmalıydı. O, gözlerini iri iri açmış, dik bir şekilde bakıyor, lakin onun bu durumu tıpkı güneşin yüzünü kapatmaya çalışan bir yığın kara buluta benziyordu. Aradan çok geçmeden bu keskin bakış yeniden belirip yine işte o şeyin ortaya çıkacağı ve onun gözlerinin içine kendi hâkimiyetini yeniden kuracağı belliydi. Kadının kendisi de bunu anladığı zaman, sırrının faş olmasından mı korkmuştu, gözlerinin kenarında tedirginlik alameti belirmişti. Şayet ben, işte bu bakışın arkasındaki gizemli şeyi fark etmemiş olsaydım elbette resmi kaldırıp atardım ve onu yeniden elime almam da zor bir ihtimaldi. Bu hâlde resimden gözümü ayırmaya gücüm yetmiyor, yavaş yavaş kadının gözlerindeki o şeyin büyüsünde kayboluyordum. Ben bu resme bağlanıp kaldım. Artık avluda bir başıma yaşıyor olmam, doğup büyüdüğüm köyüme gidemediğim için mahzunlaşıp yaşamam, uykumdaki konuşma ve inlemeyle karışık sayıklamalarım, ihtiyarın ölümü, mahalledeki ihtiyarların nasihatleri… Hepsi ama hepsi ne zamandır gördüğüm karma karmaşık rüyam gibi aklımdan tamamıyla çıkıp gitti. Ben odama kapanıp resimdeki kadın hakkında düşünüyor, onun cadı gözlerine saatlerce dikilip bakıyordum ve bundan da içimde hiçbir zaman bir bıkma duygusu hissetmiyordum. Bazen ben, kadının bakmaktan bıkacağından korktuğum için midir, onun gözlerini kapatmak maksadıyla parmaklarımı onun göz kapaklarının üstünde yavaşça gezdiriyor ve tabii ki bunun da üstesinden gelemiyordum. Böyle yaptığımda bana kadın üzüntüyle karışık bir kahkaha atarak benim hâlime gülüyormuş gibi geliyor, sonra ben utancımdan kızardığım için odadan dışarıya çıkıyordum. Vakit epey ilerlediğinde sokakta amaçsız bir şekilde dolaşıyor, sonra odama gelip resme bakmaya cesaret edemeden lambayı kapatıp divana uzanıyordum. Bu durum, gece de aynen böyle tekrarlanıyordu. Sadece ben odadan çıkarken, dahası bu yüzden sinirlenmiş olmalıyım, resmi ters  çevirip bıraktım. O anda eşiğe varınca arkamdan birisinin hızlı hızlı nefes aldığını hissettim ve onun ayak seslerini duyuyor gibi oldum. Ben korkuyla irkildim ve başımı birdenbire çevirip arkama baktım ve o anda gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi açıldı, heykel gibi donup kaldım: İki adım kadar uzağımda resimdeki kadın mahzun bir şekilde gülümseyip duruyordu… Hayır, benim rüya gördüğüm yok, karşımda aynen resimdeki kadın duruyordu. Ben onu başındaki yeşil renkli örtüden, üzerindeki beyaz güllü gömlekten ve pır pır açılan kirpiklerinin altındaki işte o şeyden tanıdım. Kadın uzun yolları aşıp gelmiş gibi çabuk çabuk nefes alıyordu; onun yüzü, boynu kızarmıştı ve o nedendir fazlaca huzursuzlanmış bir hâlde etrafa endişeyle bakarak odadan dışarıya çabucak çıkmaya çalıştı. Kadın, güya görmüyormuş gibi bana bakmadı bile… Hayalet gibi sessiz sedasız odadan çıkmaya çalışırken ben de gayriihtiyari onun arkasından yürüdüm. Biz yoğun bir sisin içerisine girdik. Kadının huzursuzluğu biraz azalmıştı. Lakin o, bir şey söylemeden, tıpkı herhangi bir görev üzerine bir yerlere giden birisi gibi emin adımlar atarak sessizce gidiyordu. Bense hâlâ kadının resimden çıkıp gelmesine, gözümün önünde utanarak nefes almasına ve yürüyüp gitmesine akıl erdiremiyor, bilinçsizce onun arkasından gidiyordum. Ben her adım attığımda bir şeyleri soracakmış gibi kadına bakıyordum, ama o, önüne diktiği bakışını zerrece çevirmiyordu. Onun sessiz kalması, aramızda büyük bir boşluk oluşturuyordu. Bomboş sokaklar boyunca uzun süre yürüdük. Eğer bir köşeden iri bir kara köpek havlayarak çıkıp yolumuzu kesmeseydi, hâlâ kendimize gelmeyecektik. Köpek, beklenmedik bir anda karşımızda peyda oldu ve var gücüyle havlayama başladı. Kadın oldukça korktu, o benim elimden sıkıca tuttuğunda sanki buradan çabucak uzaklaşmayı istiyordu. Onun bütün vücudu tir tir titriyordu. Aceleyle geri döndük. Köpek bizi takip etmedi; o, bütün korku ve tehlikeleri bertaraf etmiş gibi burnunu havaya doğru kaldırıp bir iki defa uludu. Kadın sakinliğini tamamıyla kaybetmişti. O arka arkaya “of” çekiyor, adımlarını hızlı hızlı atıyordu. Kadın birdenbire üzüntülü bir sesle, tıpkı kendi kendine konuşur gibi fısıldayarak, 

—           Çingene kadının sözleri doğru çıktı, dedi. Ben hiçbir şey anlamadan, 

—           Hangi çingene kadın, diye soruverdim. Kadın sorumu duymamış gibi mırıldanarak konuşmaya başladı. Artık onun sesi biraz kısık çıkıyor olsa da, akıcı, ama nedendir mahzun olsa gerek, zehirli çıkıyordu. 

—           Ben bir zamanlar atın tırnağından düşen eski nal gibi insanların hafızasından tamamıyla çıkıvermiştim. Avlumuza epeyden beri kadınlardan kızlardan gelen olmadığı için bir deli gibi kendi kendimle konuşmaya başlamıştım. Onlar geldiğinde de ne değişirdi ki?! Öylesine söylüyorum işte! Böyle üzüntülü günlerimden birinde avlumuza, omzuna bez bir torba asmış, kapkara yüzlü bir çingene kadın geldi. Ben, içim sıkılmış bir şekilde oturuyordum. Onu görünce sevindim. Çingene kadın “Eve girin!” diye yaptığım davete razı olmadı. Hemencecik eşiğe yakın bir yere yaslanıp oturdu. Sonra cam gibi parlayıp duran gözlerini bana müşfikane bir şekilde dikti ve, 

—           Gel, kurban olayım, falına bakayım, dedi. Ben şu yaşıma gelinceye kadar hiçbir zaman fal konusunda düşünmemiş, dünyada böyle bir şeyin varlığını aklıma dahi getirmemiştim. Bunun için olsa gerek, çingene kadının bu söylediklerine birdenbire ne cevap vereceğimi bilemeden şaşakaldım. Çingene kadın sırıtarak benim yüzüme biraz bakıp durdu. Sonra yüzümdeki şaşkınlık ifadesini görüp “İstemiyor!” diye düşündü galiba, “Fal açayım!” diye daha fazla ısrar etmedi. Daha sonra onun yüzü ciddi bir görünüşe büründü ve bakışını benden ayırıp avluya, kapısı penceresi açık duran evin görünüşüne umursamaz bir şekilde bakmaya başladı. Çok geçmeden o, bakışını tekrar bana çevirdi. Bu defa onun yüzündeki az önceki müşfiklik kaybolmuştu. Onun gözünü kırpmadan bakmasında, insanın içini ürperten bir korku vardı. O bir şeyleri arıyormuş gibi benim yüzüme, kılık ve kıyafetime uzunca bir süre bakıp durdu. Bizim bakışlarımız buluştuğunda, ben yavaşça   başımı aşağıya eğdim. Bundan sonra çingene kadın nedendir gönlü teskin olmamış gibi hafifçe içini çekti ve boğuk bir ses tonuyla konuşmaya başladı: 

—  Şu şey her daim aklında olsun: Sen nikâhında olmadığın namahrem biriyle beraber olma hakkında konuşma, bunu içinden geçirme, onu görmeye ve onun sesini duymaya hiçbir zaman istekli olma! Eğer bilsen, bunların hepsi mukaddes kitapta zina olarak yazılmış, günahı büyük olur... Çingene kadın benim sadaka vermemi dahi beklemeden avludan çıkıp gitmiş. Ben onun gittiğini fark etmemiştim, daha doğrusu aklım başımda değildi… Çingene kadın yüzüme bir tokat vurmuş gibiydi. O, benim yüreğimdeki bütün sırru esrarı öncesinden bilmiş ve sanki bu sebeple avluya gelmiş gibiydi. Kanaatimce o, çingeneye de, açıkçası insan evladına da benzemiyordu… Lakin o vakitlerde her kim biliyorsa da hiçbirisi beni anlayamadı. O gittikten sonra, “of”, ne kadar duygulanıp hıçkırarak ağlamıştım ya… Biz avluya yaklaşmıştık. Kadın demin anlattığı olaydan mı etkilenmişti, bilmiyorum ama büyük bir korkuya kapılmıştı. Benden bir adım kadar önde, tıpkı idam sehpasına giden suçlu gibi tir tir titreyip yalpalayarak gidiyordu. Ben onu teskin etmek için, en azından hoşuna gidecek bir kelime dahi bulamıyordum, dilim tıpkı kesilip koparılmış gibi kıpırdamıyordu. Kadın avluya henüz adım atmıştı. Ne tarafa gittiyse, birdenbire kayboldu. Ben o anda nedendir bilmiyorum, arkama dönüp bakmıştım. Arkama baktığımda kadının orada olmadığını anlayıp aklımı kaçırayazdım ve deliler gibi avluda bir o tarafa bir bu tarafa koşturarak onu aramaya başladım: Simsiyah gecenin koynunda gözüm hiçbir şeyi ayırt edemiyor, şaşkınlığım ve hayal kırıklığım daha da artıyordu. Kadın hiçbir yerde yoktu. Başım bozulan arı kovanının içi gibi durmaksızın uğulduyordu. Ben ne tarafa gideceğimi bilemeden avlunun ortasında kalakalmıştım. Bu yaşadıklarım bir hayli garip şeyler olduğundan, belki ben rüya görüyorumdur, diye düşünmeye başladım: İşte, kadın gece gibi fark ettirmeden kayboldu, şimdi benim sakince uyanmam gerek… Yok yok, bu hiçbir şekil     de rüyaya yorulamazdı. Neticede ay yahut yıl kadar önce değil, sadece birkaç saniye önce yahu, kadınla ben sokakta yan yana yürümüştüm! Karşımızdan lanet olası bir köpek havlayarak çıktığında ellerimden sıkıca tutmuş ve bana çingene kadın olayını anlatmıştı yahu?! Onun tuzağa yakalanan kuş gibi yüreğinin heyecanla küt küt atma sesi hâlâ kulağımda?! Hayır, bu rüya değil, rüya olsaydı yüreğim bu kadar ağrımazdı… Ben tekrar bir şey bulma ümidiyle avlunun her bir köşesine, mutfağa, merhumenin odasına ve kaldığım kiralık odaya tek tek baktım ama hiçbir yerde kadını bulamadım; o kendisinden ne bir iz, ne de bir işaret bırakmıştı. Ben çölde yolunu kaybetmiş seyyah gibi, kadını nerede arayacağımı bilmez bir hâlde avlunun ortasında yine öylece kalakaldım. Bu hâlde ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Sonra birdenbire kiralık odamda, kısa bir süre önce ters çevirip bıraktığım fotoğraf aklıma geldi. Koşarak içeriye girdim ve hemen resme baktım: Hayret, kadın resimdeymiş… O, işte o, ilk defa dikkatimi çeken görünüşüyle orada duruyordu; yüzünde, gözünde henüz dışarıdan geldiğini gösteren ne bir iz, ne de az önceki korku ve endişeye ait herhangi bir belirti görünmüyordu. Sadece onun yanakları hafifçe kızarmış gibiydi. Her ne kadar resimde cansız bir görünüşte olsa da kadını bulduğum için içim rahatlamıştı. Ben geçen günlerin hesabında şaşırdım… Ama bunun benim için hiçbir şekilde ilginç tarafı da yoktu. Gündüzleri odama hapsolup oturmam sebebiyle her gün akşama yakın merhumenin ruhuna hürmeten mum yakmak ve Kur’an okumak için avluya gelip giden ihtiyarlara bazen dikkat ediyor ama onlarla hiç konuşmuyordum. Bugün, ihtiyarın vefatına kırk gün olmalı. Avluya kadınlar tekrar toplandı. Onlar her zamanki gibi avluda bir süre ağlayıp sızladılar ve sonra da eve girip öğlene kadar oturdular. Onların çoğu gittikten sonra avluda iki ihtiyar kaldı. Onlar, avluyu süpürüp merhumenin odasını temizlediler. Akşamleyin onun ruhu için sonuncu mumu, kırkıncı mumu birlikte yakıp Fatiha okuduktan sonra avludan çıkmaya niyetlendiler. Avludan çıkarken ihtiyarlardan biri beni görünce durdu; yüzüme, kılığıma kıyafetime bir süre baktı ve sonra yumuşak bir sesle, 

—           Rengin solmuş, keyfin yok mu oğlum, dedi. Ben kızarıp gülümsemeye çalışarak, 

—           Yok yahu, diye cevap verdim. 

—           Şayet bir başınıza akşamları huzursuz oluyorsanız, torunuma söyleyeyim, size yoldaş olur. Her hâlükarda iki kişi, iki kişidir ya, dedi ihtiyar. 

—           Yok, sağolun, dedim onun teklifini reddederek. 

—           Tamam, sen bilirsin oğlum, dedi ihtiyar ve başka bir şey söylemeden dışarıya çıktı. Ben kapının dayağını dayadım. Kadının resimden çıkıp geldiği geceden sonra ben resme daha da sıkı bağlanıp kalmıştım. Ama her daim kendimi resmin içerisinde gezip dolaşıyor gibi hissetsem bile, bir türlü, kadının gaipten peyda olmuş gibi resimden çıkıp gelmesini ve yeniden iz bırakmadan kaybolmasını, bana çingene kadın olayını neden anlattığını anlayamamıştım. Resimdeki kadın benim için zapt edilemeyen, lakin zapt edilmesi gereken taş duvarlı kale gibi esrarlıydı. Bazen ben resimdeki kadının ıstırabın pençesinde azap çeken yüzüne bakıyor ve onun hakkında türlü çeşitli faraziyeler kuruyor ve tahminler yürütüyordum. Muhtemelen, kadının kendisi de güneşin en parlak ışıklarının ulaşamadığı kuyunun dibi gibi karanlık ve nemli bu eski resimde yaşamaktan ne zamandır bıkmış, lakin irade ve yönlendirme kendi ihtiyarında olmadığından hiçbir yere başını alıp gidememiştir, diye düşünüyordum. Belki de, muhtemelen epeyce yıl önce, o vakitte kadın on sekiz yaşlarında, tombul bir kızdır, kadının kendisi mutluluğu arayıp bu resmin içine girmiş, ancak aradığı mutluluk ve sevinci bulamamış ve bunun da üstüne geriye dönüş yolunu kaybettiği için hâlâ resmin içinde kaybolmuş bir hâlde dolaşıyordur.      Belki, kadın ilk defa adım attığı anda, resim de kar gibi bembeyaz ve tertemizdi, sonra kadının gam üfleyen nefesi değe değe, ateş düşen ağacın gövdesi gibi o da kararıp gitmiştir. Hayır, muhtemelen, kadın kim bilir ne zamandan beri cahil birileri tarafından bu resimde yaşamaya mahkûm edilmiş ve ona bir ömür sürecek bir büyü yapılmıştır. Bu büyünün sırrını çözüp kadını kurtarmak için büyük saltanatın merhametsiz ordusuna güç yetmiyordur. Belki de buna çaresiz birisinin ağzından üzüntü ya da insafla söylenecek bir çift söz yetecektir. Bu düşüncelerimin sonu yoktu. Ben bu düşünceleri önce kendimi avutmak için içimde evirip çeviriyor; buna bazen inanıyor bazen de inanmadan yaşıyordum. Ama yüreğimde, her zaman kadını özlüyor, onu karşımda yeniden canlı hâlde görme isteği üstün geliyordu. Aradan beş gün geçti. Kadın resmin bir yerinden çıkıp gelmedi. Ben her gün odadan çıkıyor, resme uzun uzun, özlemle bakıp duruyordum. Ama resim kıpırdamıyordu. Sonra bir başıma dışarıya çıkıp gidiyordum. Bu durum her gün tekrarlanıyordu ve ben yavaş yavaş, artık kadın hiçbir zaman resimden çıkıp gelmeyecek diye düşünüyordum. Bu gece de kadının resimden çıkıp gelmesini çok istediğim hâlde, daha çok gelmeyeceğini düşünerek odamdan çıkmaya niyetlendim. Ben kapının koluna elimi henüz uzatmıştım. Aklıma mühürlenip kalan kadının arkamda derin derin nefes aldığını duyuyor gibi oldum. İrkilerek başımı çevirdim ve yüreğim mutluluktan hızlı hızlı çarpmaya başladı: Kadın karşımda duruyordu. O, geçen defa olduğu gibi nedendir fazlaca şaşırmış bir hâldeydi. Endişeyle etrafa bakan gözleri korkuyla doluydu. O bu defa bana bakmadan, yanımdan koşar gibi geçti ve aceleyle dışarıya çıktı. Ben de onun arkasından çıktım. Gecenin orduları adeta sürü gibi her yeri işgal etmiş; dört bir yan, kuyunun dibi gibi karanlığa boğulmuş hâldeydi ve derin bir sükûnete gömülmüş gibi yatıyordu. Gecenin koynuna girdikten sonra kadının korkusu azaldı galiba. O biraz rahatlamış şekilde adım atıyordu. Nefes alması da sakinleşmişti. Biz dar, eğri büğrü, inin cinin top attığı sokak boyunca yürü  yorduk. Daha doğrusu, kadın yol gösteriyor, belli bir hedefe doğru gidiyormuş gibi sakin ve tereddüt etmeden adımlarını atıyordu. Geceki görünüşü bana hayli yabancı olan bu ıssız sokaklar, açıkçası, kadın için oldukça tanıdıktı; o, karşımıza çıkan dönemeçleri yahut sokağı kesip giden arkları önceden biliyor ve adımını buna uygun olarak atıyordu. Ben ne tarafa gittiğimizi ve daha ne kadar yol gitmemiz gerektiğini bilmiyordum. Bütün irademi ve tercihimi kadının idaresine bırakmıştım. Onun gittiği yoldan ben de sesimi çıkarmadan gidiyordum. Kadın bu sefer de tek kelime etmiyor, fakat zaman zaman bana “Geride mi kaldı acaba?” der gibi gözünün ucuyla bakıyordu. Epeyce yürüdük. Sonunda kadın bir avlunun önünde durdu. Ben de yürümeyi bırakıp kadına soru soracakmış gibi baktım. Kadınsa önce avlunun girişine, sonra da bana baktı ve manalı bir şekilde gülümsedi. Ben onun bu manalı gülümsemesini anlamadan, içimden “Ne oldu?” diye tek kanatlı kapıya baktım. Tam da bu anda aklım başıma geldi, kızardım: Biz merhumenin kapısının önünde duruyorduk… Ben, titreyerek kapıyı açarken ara sıra kadına bakıyor ve şaşkınlığımı gizleyemeden zoraki tebessüm ediyordum. Şaşırmamın sebebi, kadının merhumenin avlusunu şaşırmadan bulmasınaydı. Daha da şaşırtıcı olanı onun beni kesinlikle ters taraftan, sağ taraftaki geniş yola yakın sokaktan alıp getirmesiydi. Biz avludan çıktığımızda sol taraftaki sokak boyunca yürümüştük... Ben kapının kanadını tamamen açıp avluya girmesi için kadına yol verdim. Lakin kadın yerinden kıpırdamadan benim yüzüme doğru baktı. Onun yüzü, bilhassa gözleri o kadar ciddi ve o kadar düşünceliydi ki… Bana gözlerini kırpmadan bakarken, kesinlikle, içinden nahoş bir düşüncenin geçtiği aşikârdı. Ben onun bu bakışına dayanamayıp başımı önüme eğdim. Kadın yine birkaç dakika bu hâlde kımıldamadan durdu, sonra perişan bir görünüşte ayaklarını sürüklercesine adım atıp avluya girdi. Ben hâlâ adım atmaya teşebbüs etmemiştim. O an… Muhtemelen, kadın bu sözleri içinden geçirirken kendisi de fark etmeden mırıldanmış ve bunu yaparken de herhangi biri duyar, diye      düşünmemişti. Ama onun fısıltıyla söylediği sözleri ben oldukça açık bir şekilde duymuştum: “Bunun da…”, beni kastetti galiba, “… burnu varmış. Benim kocamın burnu yok…” Ben taş kesilmiş bir hâlde kapının kenarına dayanıp kalakaldım. Kadın söylediklerini bitirdiğinde avlunun içine girmiş ve tam da bu anda bir iz dahi bırakmadan kaybolup gitmişti. Ben bu defa onun esrarengiz bir şekilde kaybolmasından endişeye düşmedim, zira onun gideceği yer artık bana ayandı. Ben onun fısıltıyla söylediklerinin tesiriyle şaşırmış bir hâlde kalakalmıştım. Onun söyledikleri beni kadının, tıpkı kor hâline gelmiş ateşin üstünde fıkır fıkır kaynayıp duran ve suyu dakika içerisinde azalıp giden güğüm gibi, yüreğine itekleyerek sormuş, ondaki bütün sırru esrarın anahtarını elime tutuşturmuştu… Ben odama girmedim. Gün ağarana dek sokakta dolaştım. Ancak erkenden odama gelip resmi elime aldım: Bu ana kadar ben fark etmemiştim. Aslında resmin bu kısmı epeyce kararmıştı. Herhangi bir şeyi görmek zordu. Resimdeki kadının sağ tarafında belli belirsiz hâlde bir erkeğin varlığı aksetmişti. Onun boyu kadınınkine nazaran birazcık uzundu, yüzü silikleşmiş olsa da resimde yine de belli belirsiz bir şekilde görünüyordu. Ben erkeğin yüzüne baktım: Hakikaten de onun burnu yoktu, yüzü alnının aşağısına kadar avuç içi gibi dümdüzdü… Resim çekildiği anda o yüzündeki bu eksiği saklamaya çalışmış galiba. O, başını hafifçe eğmişti. Gözünün altından bakıyordu. Resimdeki erkekle kadına uzun süre dalgın bir şekilde baktım. Sonra aklıma gelen düşünceyle, daralan içim aydınlanmış gibi oldu. Kanaatimce, ne kadar zor olsa da, sadece bu yolla kadını resimden kurtarmak mümkündü. Ben resmin, erkeğin durduğu tarafını yırtıp atmak istedim. Bu düşünceyle resmi elime aldım ve tam onu yırtmaya niyetlendiğim anda kadının sağ kolunun erkeğin kaburgalarından filizlenip çıkmış gibi sıkıca ona yapışık durduğunu fark ettim: Şayet ben resmin erkeğin durduğu tarafını yırtarsam, kadın kolsuz kalacaktı… Resimdeki kadının yüzüne baktım. Tam da o anda kadın kolsuz hâliyle hayalimde canlandı ve yüreğim uyuştu, alnımdan soğuk ter boşal  dı. Ellerimi resimden çekiverdim. Ama başka bir düşünce benim içimi kemiriyordu: Bundan sonra ben resimdeki kadına bakıp onun resimden çıkıp gelmesini beklemeden sessizce yaşayamazdım, çünkü şu ana kadar fark etmediğim ve varlığını aklıma dahi getirmediğim, resimdeki işte şu erkeği görmüştüm. Şu anda benim karşımda duran iki yoldan birini seçmem gerekiyordu. Bunu yüreğimde hissettim: Şayet kadın kolsuz kalacaksa resmin erkeğin durduğu tarafını yırtıp atmam gerekiyordu. Yahut… Resmi odada bırakıp bir daha asla dönmemek üzere başımı alıp gitmem lazımdı. Hayır!.. Ne yaptıysam, ne ettiysem resmi yırtamadım. Her defasında onu yırtmak için elime aldığımda, kadının koparılmış sağ kolunun yerinden fıskiyeden çıkar gibi kıpkızıl kanın fışkırdığı manzara gözümün önünde canlanıveriyor, parmaklarım titriyor ve resim yere düşüyordu. Bir de… Resimdeki erkeğin “Yırtma!” dercesine yalvaran bakışı benim bu düşüncemi paramparça ediyordu. Ben mağlup bir hâlde, istemeye istemeye odadan çıktım. Arkamdan birisinin yalvararak hıçkırması ve yine birisinin boğuk feryadı geliyor gibiydi. Bense, sırtımda taşıyamayacağım bir yük varmış gibi başımı geriye çeviremiyordum. İşte… Odanın girişine de ulaştım. Muhtemelen bu gidişimden sonra hiçbir zaman bu eşikten adım atmayacağım... Muhtemelen bir kaç dakika sonra, sakinleşmiş gibi uyuyan bu kanımda yeniden soğuk ve merhametsiz bir cüret uyanacak... Muhtemelen bundan sonra resimdeki kadın, sadece kendisi, cehennemden de kovulan ruhlar gibi geceleri sokakta dolaşacak ve onun ukdeleri hiçbir zaman teskin olmayacak… Bilmiyorum… Aklım hiçbir şeyi idrak edemiyor... Benim için işte şu dakikada en önemli şey, resmin karşısından çabucak uzaklaşmak… Ve olabildiğince uzağa gitmek...

* Şâdikul Hemrâ [Shodiqul Hamro], 1965 yılında Kaşkaderya’ya bağlı Şehrisebz’de dünyaya geldi. Taşkent Devlet Üniversite Gazetecilik fakültesini bitirdi (1989). Yayımlanmış hikâyelerinden bazıları “Suratdagi Ayol” (1994), “Karvon Qo‘ng‘irog‘i” (1999), “ Qora Kun” (1996), “Qaqnus Qanotidagi Umr” (2005)dür. 

** Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, velisavasyelok@yahoo.com

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 101. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 101. Sayı