Roza Aytmatova ile Söyleşi


 01 Nisan 2023


ROZA AYTMATOVA İLE SÖYLEŞİ

 

“Annem  insanların bizi, Törökul’un çocuğu, ailesi olarak bilmemeleri için küçücük bir köye götürerek gizlice büyütmüş”

 

SÖYLEŞİ: AYŞE ŞENER

 

-           Ayşe Şener: Merhaba Roza Hanım. Öncelikle bu görüşmeyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sizinle tanışmak benim için çok anlamlı. Kırgızistan’a dört kez geldim ancak sizinle o süreçte görüşme imkânı bulamamıştım. Demek ki bugüne kısmetmiş. Bunun için de ayrıca memnuniyetimi belirtmek isterim. Ben Kırklareli Üniversitesi’nde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapıyorum, Türk dünyası edebiyatları, Kırgız edebiyatı benim çalışma alanım. Elbette sizi, hayatınızı kitaplardan okuduk. Ancak mümkünse sizden de dinlemek istiyoruz. Roza Aytmatova kimdir? 

-           Roza Aytmatova: Her şeyden önce ben Törökul Aytmatov’un kızıyım. Benim babam Sovyet döneminde önemli bir devlet insanıydı. Ben ise Vladimir Mayakovski Kadın Pedagoji Enstitüsü’nde  Matematik bölümünü bitirdikten sonra Fizik alanında aspiranturamı tamamladım. Böylelikle bilim insanı oldum. Bundan sonra öğretmen olarak çalıştım. V. Mayakovski Enstitüsü’nde çalıştıktan sonra emekli oldum. 

-           A. Şener: Size Roza adını kim verdi? 

-           R. Aytmatova: O dönemde Roza çok popüler bir isimmiş. Hatta kadın hakkını savunan Roza adında bir kadın varmış. Adım oradan geliyor aslında. Babam benim doğum haberimi alıp bir kızı olduğunu öğrenince hastaneden eve gelmiş. Cengiz ise o esnada avluda oyun oynuyormuş. Ona: “Cengiz bir kız kardeşin oldu. İsmini ne koyalım?” diye sormuş. Cengiz “Roza olsun, baba” demiş. Cengiz’in bu isteği üzerine babam Rozetta’yı düşünmüş. Rozetta adlı İspanya’da yaşayan partizan bir Kırgız’ın kadın hakları üzerine İzvestiya’da yayımlanan makalesi o dönemde çok ses getirmiş. Babam da “Tamam Cengiz, o zaman doğum belgesine Rozetta diye yazalım ama biz kendimiz ona Roza diye hitap edelim” demiş ve bu şekilde anlaşıp karar vermişler. Ve böylelikle adım Rozetta olmuş.

-           A. Şener: Ne kadar güzel, Roza Hanım. Çünkü sizin yaptığınız çalışmalara baktığımızda özellikle kadın üzerine yoğunlaşıyor. Demek ki adını aldığınız kişinin özellikleri size de tesir etti (gülüyor). 

-           R. Aytmatova: Evet (gülüyor). Hakikaten de öyle oldu. Hem adım Roza hem de 8 Mart’ta (Kadınlar Günü’nde) doğmuşum. Hem de Kırgız V. Mayakovski Kadın Pedagoji Enstitüsü’nde okudum, sonrasında çalıştım ve oradan emekli oldum. Emekli olduktan sonra kadınlarla ilgili çalışmalar yaptım. 

-           A. Şener: Bugüne kadar kaç kitap yazdınız? Eserleriniz, çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu eserlerin adı, içeriği ve anlamı hakkında biraz bilgi almak isteriz.

-           R. Aytmatova: Ben kendimi yazar olarak saymıyorum. Çünkü edebî bir eser vermek gibi bir niyetim yoktu. İlk başlarda Fizik alanında akademik çalışmalar yapıyordum. Emekli olduktan sonra kadın hakları üzerine çalıştım. Kırgızistan Kadın Hareketi’ni yürüttüm. Burada çalışırken kadın hakları üzerine çeşitli çalışmalar ortaya koyduk. Kitaplar, makaleler yayımladık. Ama şimdi onların ismi birebir aklıma gelmiyor maalesef. Kadınların seçme-seçilme hakkı, milletvekili olması, kadınların tacize, tecavüze uğraması vb. çeşitli toplumsal-politik sorunlar üzerine çalışmalar yaptık. Bundan başka ise babamızın 1937-38 yılında uğradığı repressiya trajedisi var maalesef. 53 yıl boyunca biz ondan haber alamadık. İşte babamın yaşadığı bu trajedi beni kitap yazmaya mecbur etti. Babamla ilgili hatıralar, annemin, yakınlarımızın anlattıklarından yola çıkarak Tarıhtın Aktay Baraktarı “Tarihin Ak Sayfaları”  adlı kitabı 70 yaşımda yazdım. Bu yaşıma kadar hiç kitap yazmamıştım. Ondan sonra Cengiz ağabeyimin 90 yaşına armağan olarak yeğenim Asan Ahmatov ile birlikte diyalog şeklinde El Estese, Atı Unutulbayt “Halk Anarsa İsmi Unutulmaz” adıyla Cengiz hakkında bir çalışma hazırladık. Sonrasında Atam Cönündö “Babam Hakkında” adıyla bir kitap yazdım. Çünkü bizim babamız üç yıl boyunca devlette Sanayi Bakanı olarak çalıştı. Bu kitapta üç yıl boyunca babamın neler yaptığını, ne işlerle meşgul olduğunu, neleri başardığını ve o dönemde çalışma koşullarının nasıl olduğunu ele aldım. Eser hatıra türünde bir kitap. Bu eseri arşiv belgelerine dayanarak yazdım. Benim bir ağabeyim daha var. İlgiz Aytmatov. O savaş zamanında 12 yaşındaydı ve postacı olarak çalışıyordu. Onun zamanında bana anlattıklarından yola çıkarak Asan ile birlikte Katkeldi adlı bir edebî eser, povest yazdık. Bu sizin Türkiye Türkçesine aktardığınız Katkeldi adlı hikâye. Aslında ben de zaten köyde o hayatı görmüştüm. Ben de o günlerin şahidiydim. Bu eseri küçük çocuklara armağan ettik. 80 yaşıma ithafen tüm makalelerimi, röportajlarımı bir araya getirerek Ömür Belesi “Hayat Geçidi” adlı bir kitap çıkardık. Bu eser hem Rusça hem de Kırgızca makaleleri de içeriyor. Sonrasında Asan ile birlikte yine bir roman yazalım diye karar verdik. Ata Beyit  adlı bu roman repressiya gibi önemli olayları içeren bir eserdir. Henüz basım aşamasında. Yakında çıkacak. İşte böyle benim yazı hayatım. Çok da kitap yazmadım aslına bakılırsa. Çünkü 70 yaşımdan sonra yazmaya başladım (gülüyor). İşte makalelerim kitaplarım böyle. Kadın hakları hareketi, kadın hukuku, ailemiz hakkında... Benim eserlerimin çoğu edebî eser değil. Aslında bahsettiğim akademik çalışmalar dışında eserlerim daha çok anılardan oluşuyor. 

-           A. Şener: Teşekkür ediyorum. Emeğinize sağlık. Bir şey sormak istiyorum. Kırgızlarda kadının durumu, kadın hakları üzerine çalışmalar var mı? Bu konu üzerine Kırgızistan’da çalışmalar ne durumda? Tarihî süreçte kadına bakış nasıl şekillenmiş? Bilgi verebilir misiniz?

-           R. Aytmatova: Biz önceden göçebe yaşam sürdürüyorduk. Bu göçebe yaşamda kadının rolü çok büyüktü. O zamanlar boz üy vardı. Kadınlar başına yazma takıp giyinip tüm gün boz üyün içerisinde oturmazdı. Erkeğin hayatın içerisindeki sorumluluğu neyse kadın da en az o kadar aktifti. Hem içeride hem de dışarıda pek çok görevi üstlenirlerdi. Örneğin boz üy dikilirken erkek nasıl çalışıyorsa kadınlar da aynı şekilde çalışırlardı. Sonrasında boz üyün içini de güzelce kurup inek, kısrak sağarlardı, kımız yaparlardı ve yemek hazırlarlardı. İşte kısacası yaşamda böyle aktif rol oynarlardı. Onların giydiği giysiler, tutum ve tavırları, hareketleri bu bahsettiğim yaşantıya uygun biçimdeydi. Elbette ailede erkek en önemli roldeydi. Dışarıda ineklere bakar, tarımla ilgilenir ve evinin geçimi sağlardı. Kadınlar zaten doğum yaptıkları için daha çok evde çocuklarına bakarak ev işlerini yürütürlerdi. Ev işlerinin tümü kadının sorumluluğundaydı. Ama sonra Sovyetler zamanında kadınlar da erkekler de geçmişteki gibi aynı roldeydi. Tek fark kadının çalışma hayatına atılması oldu. Örneğin kadınlar öğretmen, doktor olarak çalıştı. Önceden memleketin bölüştürdüğü tarlalar vardı oralarda çalıştılar. Oş’ta pamuk, Talas’ta tütün tarlaları vardı. Oralarda çalıştılar. İşte böyle çeşitli işlerde çalışmaya başladılar. Bu konuda size bir anımı anlatayım. Bir keresinde Talaslı bir kadın bana bir mektup gönderdi. Mektubunda: “Ben bir öğretmenim. Artık emekliyim ama çalıştığım zamanlarda ev işlerini ben yapıyordum. Geçimimi ben sağlıyordum. Çocuklarıma ben bakıyordum. Okulda öğrencileri eğitiyordum. Onların ebeveynleri ile iletişimde oluyordum. Eve gelince öğrencilerin ödevlerini kontrol ediyordum. O zamanlar kolhoza ait tarlalarda öğrencilerle birlikte hiçbir ücret almadan ot biçerek orada çalışıyorduk. Sonrasında emekli oldum. Ama şimdi bize çok az bir miktar emekli maaşı veriliyor.” diye belirtmiş. Aslında bunun sebebi şu ki biz sosyalizmden bağımsızlığa geçtiğimizde piyasa ekonomisi için hazır değildik. Rubleden soma geçildi ve bu sebeple paranın değeri düştü. Emekli maaşları azaldı. Örneğin ben emekli maaşım ileride yüksek olsun diye bahsettiğim Enstitü’de çalışırken diğer yandan başka bir kurumda öğretmenlik yapıyordum. Dolayısıyla benim emekli maaşım o zaman 220 som oldu. Aynı şekilde başka öğretmenler de bu miktarda emekli maaşı alıyorlardı. Tam o zamanlar bu bana mektup yazan kadın da buna yakın bir maaş alıyormuş. 

-           A. Şener: Tabii o günün yaşam standartlarına göre de düşünmek gerekli.

-           R. Aytmatova: Tabii her yıl hükümet zam yapıyor. Benim ihtiyaçlarıma, ilaçlarıma yetiyor. İşte kadınların durumu böyleydi maalesef. Bu sebeple kadınları her açıdan destelemek şart. Tabii bu desteğin özellikle devlet tarafından yapılması daha anlamlı ve önemli.

-           A. Şener: Erkeklerin emekli maaşı farklı mıydı peki? Kadınlar ile arasında bir ayrım var mıydı?

-           R. Aytmatova: Açıkçası erkeklerin maaşı farklı mı? bilmiyorum. Ama genel olarak durum bu şekildeydi. İşte bu mektubu yazan kadının aslında dile getirdiği şey şuydu: “Biz memleket için zamanında ücretsiz çalıştık bugün de bunun karşılığını almak bizim hakkımız”. Evet, haklıydı. Tarihte bu yaşandı ve tarih olarak kaldı. Yapabileceğimiz bir şey yok. Şimdiki zamanda tabii hayatımız bambaşka... Herkes kendi geçimini kendi sağlıyor. Ben emekliyim, devlet çalışanlarının geçim hayatını bilmiyorum; ama iyi olduğunu düşünüyorum. 

-           A. Şener: Roza Hanım, aldığınız ödüller var mıdır? Varsa nelerdir?

-           R. Aytmatova: Kırgız Cumhuriyeti’nin Onurlu Eğitim Çalışanı  ödülünün sahihiyim. Bundan başka onur madalyasıyla ödüllendirildim. Ayrıca Manas Nişanını (gümüş) da almıştım. Bizim Kırgızistan’daki en önemli üniversitelerinden biri olan Cusup Balasagun Kırgız Millî Üniversitesi  beni Fahri Profesör unvanıyla onurlandırdı. Arabayev Kırgız Devlet Üniversitesi   de aynı şekilde Fahri Profesör unvanıyla beni onurlandırdı. Bunlar dışında başka ödüllerim, madalyalarım da var. 

-           A. Şener: Kırgız edebiyatında feminizm ile ilişki romanlar edebî eserler var mıdır? 

-           R. Aytmatova: Açıkçası Sovyet döneminde o dönemin parti hayatında iyi çalışanlar övülüyordu, diğerleri ise eleştiriliyordu. Ancak feminizme, kadın hareketine dair bir eser verilip verilmediğini açıkçası bilmiyorum. Ancak sonrasında konferanslar, çeşitli bilimsel çalışmalar yapıldı.

-           A. Şener: Eserlerinizi hangi dilde yazıyorsunuz?

-           R. Aytmatova: Örneğin Tarıhtın Aktay Baraktarı “Tarihin Ak Sayfaları” adlı eseri ilk başta Kırgızca yazdım sonrasında kendim Rusçaya çevirdim. Atam Cönündö “Babam Hakkında”yı da aynı şekilde yazdım. Aslında bana Rusça yazmak daha rahat geliyor. Çünkü ben Rus okulunu bitirdim ve Kırgız enstitüsünde okudum. Eserleri Rusça yazdığımda sonrasında Kırgızcaya çevirmek daha zor. Kısacası her iki dilde de eser verdim, veriyorum.

-           A. Şener: Eserlerinizi başkası çevirseydi o zaman eserin anlamı değişedebilirdi. Bu yüzden kendi eserlerinizi kendiniz çevirmeniz iyi bir şey aslına bakılırsa. Tabi edebî eserlerin çeviri meselesi apayrı bir konu. Çeviriden söz açıldığında aklıma Cengiz Aytmatov geldi. Türkiye’de de Kırgızistan’da da Aytmatov’un çoğu eserini Rusça yazması biraz dikkat çekti ve bu konuda çeşitli farklı fikirler ileri sürüldü. Sizin bu konuda fikrinizi merak ediyorum.

-           R. Aytmatova: Bahsettiğiniz durumun aslı şöyle olmuştu. Cengiz ilk başta Kırgızca yazmaya başladı. Ancak o dönemdeki büyük nesil yazarlar Cengiz’i eleştirdiler. “Sen nasıl birisin, nereden geldin?” gibi sözler sarfettiler. Bunun sebebi çok açıktı. Çünkü eserleri parti siyaseti ile çelişiyordu. Bu yüzden “sen de baban gibi olursun, senin de sonun baban Törökul gibi olur” diyerek onu tehdit ettiler ve çok eleştirdiler. Cengiz sonrasında Moskova’ya gitti ve orada öğrenim gördü. Novıy Mir dergisinin baş editörü Aleksandr Tvardovski -şu an hangi eseri olduğunu hatırlayamadım ama Betme Bet “Yüzyüze” veya Cemile mi bilemiyorum- Cengiz’in bir eserini yayımladı. 

-           A. Şener: Ben de Cemile diye hatırlıyorum. 

-            R. Aytmatova: Evet, Cemile olmalı. İlk başta Kırgızistan’da Obon “Melodi” adıyla bu eseri yayımladı. Ondan sonra Moskova’da Novıy Mir dergisinde Cemile adıyla yayımladı. Neden Moskova’da yayımladı diye de çok eleştiri aldı. Cengiz de bu durumda ne yapacağını bilemeyerek Tvardovski’ye “Benim akrabalarım, yakınlarım, ülkemdeki kişiler bu şekilde düşünüyor” diye durumu danışmış. O da “Sen başta Rusça yaz. Sonrasında onlar çaresizce Kırgızcaya çevireceklerdir” şeklinde cevap vermiş. Ondan sonra çaresizlikten başta Rusça yazıp sonrasında burada Kırgızca olarak yayımlandı. Böylelikle buradakiler de Moskova’ya karşı seslerini çıkaramadılar. Sonrasında Cengiz’in eserleri tiyatro oyunu olarak sergilenmeye başlandı. O zamanlar tiyatro gösterileri ilk Almatı’da olurdu. Biz açılış için ailemizle Bişkek’ten  Almatı’ya giderdik daha sonrasında Bişkek’te sergilenirdi. Kısaca bu süreç zorluydu. Ona karşı çıkanlar çoktu, devlet desteklemiyordu. Onu eleştiriyorlardı. Ondan sonra onun değeri devlet katında bir yere eriştiği için sesleri kısıldı. Ama yine de eleştirmekten vazgeçmediler, sonuna kadar eleştirdiler. Onu doğru anlayamayanlar da oldu. Nitekim işte hayat bu. İçerisinde eleştiri de anlaşılmazlık da var. Aslında kısaca söylemek istediğim onun iki dilde eser vermesi iyi bir şeydi.  Başkası da senin eserini çevirse sen yine de anlıyorsun. 

-           A. Şener: Peki, eserleri 100’ü aşkın dile çevrilmiş dünyaca ünlü Cengiz Aytmatov’un kardeşi ve tüm Türk dünyasının büyük trajedisi olan kızıl kırgına kurban giden Törökul Aytmatov’un kızı olmanın hayatınızda ne gibi etkileri oldu?

-           R. Aytmatova: Kader... Allah’ın buyruğu. Başa gelen çekilir. Çocukken anlamazdım ancak annem söylerdi. O zamanda halk düşmanlarının karısının uzak çalışma kamplarına, çocuklarının ise ıslah kolonilerine göndermeye ilişkin bir kanun çıkmış. Annem bundan hep korkardı. Çünkü babam “çocuklarımızı o koloniye vermesinler” diye annemi Moskova’dan göndermiş ve kendisi orada üç ay boyunca tek kalmış. 26 Kasım’da babam bir mektup göndermiş. “Senin 19 Kasım’da yazdığın mektubu 25 Kasım’da aldım diye o mektuba cevap vermiş. İyi olduğunuz için çok sevindim. Hastaymışsın, kendine çok iyi bak, çocuklarımıza çok iyi bak” yazmış. Mektuplarını hep isim vermeden yazarmış. Çünkü o dönemde mektupları getiren postacılar bu mektupları önce kendileri okurmuş. Bize herhangi bir zarar gelmesin diye adlarımızı hiç kullanmamış. Bu babamızın son mektubuymuş... 1 Aralık’ta hapse girmiş. Biz o zamanlar annemle Şeker köyünde yaşıyorduk. Annem babamdan haber almak için o zamanda Bişkek’e gelmiş; ancak görüştürmemişler, o da köye dönmüş. Haber almak için halam da gelmiş; fakat ona da izin verilmemiş. Meğer onu öldürmüşler ve gizlice gömmüşler. Sibirya’da, kuzeyde diye bilgi veriyorlardı; ancak gerçek bambaşkaymış. Bundan sonrası daha da zordu. Anneme “halk düşmanının karısısın” diyerek hiç iş vermediler. Ama yakın akrabalarımız bizi hep destekledi, yanımızda oldu. Halamızın evinde yaşadık. Babamın ardından Alımkul, Rıskulbek gibi akrabalarımız da tutuklanmıştı. Annem kimseye yük olmak istemiyordu. Bu süreçten sonra biz Ciyde köyüne gitmişiz. O zamanlar ben 4 yaşındaymışım. 15 yaşıma kadar orada yaşadık. Talas’ın Manas ilçesindeki Ciyde çok küçük bir köydü. Merkezi Pokrovka’da Ruslar yaşardı. Orada ne okul ne market, ne eczane, klinik... Hiçbir imkân yoktu. Böyle tek sokaklı küçücük bir köydü. Annem bizi insanların Törökul’un çocuğu, ailesi olarak bilmemeleri için küçücük bir köye götürerek gizlice büyütmüş. Annem kolhozda muhasebeci olarak çalışıyordu. 1953 yılında Stalin’in ölümünün ardından Cengiz’in  veteriner okulunu bitirmesinden sonra bizi Frunze’ye, şimdiki Bişkek’e getirdi. 1949-50 yıllarında iyi bir okulda okumak için Pokrovka’ya göçtük. Zaten Ciyde’de okul olmadığı için biz dereden geçerek başka yere giderdik. 1953’e kadar Pokrovka’da okuduk sonrasında işte böyle Frunze’ye geldik. 

-           A. Şener: Çok ağır bir kader Roza Hanım. Yakın arkadaşım Dr. Arzu Kiyat ile birlikte 2021 yılında Şeker köyüne gidip Aytmatov’un doğduğu yeri görmek istedik. Köyün girişinde Aytmatov’a ait Aalamga col ayıldan baştalat “Aleme yol köyden başlar” sözü dikkatimi çekmişti. Bu köyün önemini bize anlatabilir misiniz?

-           R. Aytmatova: Şöyle söyleyeyim. Bizim ebeveynlerimiz 1925’te evlenmiş. 1926’da ilk çocukları dünyaya gelmiş ama 1-1.5 yaşına geldiğinde vefat etmiş. 12 Aralık 1928’de işte bizim Cengiz doğmuş. O zamanlar babam Celal-Abad bölgesinin sorumlusuymuş. O günlerde Frunze’de babamın bir işi çıkmış. Annemin ise doğumuna çok az bir zaman varmış. “Önceki çocuğumuzun başına gelenler tekrar yaşanmasın, sen de benimle gel, Frunze’de doğum yap” diye annemi de götürmek istiyor. Çünkü o dönemde Celal-Abad’da doğumhane yokmuş. Annem de babamla birlikte Frunze’ye gitmiş. Oraya gittiklerinde Ayımkan babaannemizin çok hasta olduğuna dair bir mektup geliyor. Onu bir gün dahi görebilme imkânları olabilir düşüncesiyle Şeker’e geliyorlar. Frunze’den Şeker çok uzak. Siz de gidip görmüşsünüz zaten. İşte böylelikle annemin doğumu başlamış ve oradan bir yengemiz annemi doğurtmuş. Nagima ve Cengiz biraz kendine geldikten sonra tekrar Celal-Abad’a dönmüşler. Babamızın zaten Frunze’ye toplantısı için gitmesi gerekiyormuş. Şekerde zaten Cengiz’in doğum belgesini de alamamışlar. Öyle bir imkân bulunmuyormuş. “Bizim çocuğumuz sokaktayken dünyaya geldi, bu sebeple çocuğumuz için bir doğum belgesine ihtiyacımız var” diyerek Celal-Abad’daki Nüfus Müdürlüğü’ne başvuruyorlar ve böylelikle Cengiz’in kimlikteki doğum yeri Celal-Abad oluyor. Sonrasında İlgiz, ablam dünyaya geliyor. Üçünün de belgesini yanlarına alarak babamızın okuduğu yere Moskova’ya gidiyorlar. O zamanlar bu belgeleri bir dosya halinde bir yere kaldırmış babam. Ve 1937 yılında ben doğmuşum. Yeni doğduğum için benim belgem masadaymış. Babam anneme “gidin buradan” dediğinde annem aceleyle diğer kardeşlerimin belgelerini almadan yalnızca masadaki benim belgemi alarak oradan ayrılmış. Böylelikle Şeker’e geldik. Babam öldürüldüğünde -tabii o zamanlar bizim haberimiz yoktu- bizim Moskova’daki evimizi aramışlar. Mektupların, bu kimliklerin olduğu dosyaları falan hep almışlar. Bu sebeple kardeşlerim kimlikleri olmadan okumuşlar. O zamanlar bu çok da önemli değilmiş. Sonra 1946 yılında savaş bittiği zaman Cengiz artık Teknik Üniversitesi’ne gideceğini söylediğinde ona pasaport gerekiyor. Ancak onun için de kimlik gerekli. Fakat Cengiz’in kimliği de Moskova’da kalmıştı. Bu sebeple Celal-Abad’a giderek kimliğinin kopyasını alması gerekiyor. Tabii o dönemde ulaşım çok zor. Şeker köyündeki Nüfus Müdürlüğüne giderek “Ebesi burada, Cengiz Şeker’de doğdu; ancak doğum belgesi Celal-Abad’da alınmıştı” diye durumu anlatıyorlar. “Siz bize Şeker’de doğdu diye bir belge verin” şeklinde rica ediyorlar. Böylelikle Cengiz, Şeker’de doğduna dair resmî evrakı alıyor. Celal-Abadlılar hâlâ neden böyle yaptınız diye soruyor. Ancak o zamanlar hayat koşulları böyleydi. Zaten Cengiz gerçekten de Şeker’de doğmuştu. Hatta doğumdan sonra Celal-Abad’da yalnızca iki ay yaşamışlar. Çünkü babam sonrasında o dönemin Sanayi Bakanı olarak Frunze’ye görevlendirilmiş. Yani benim söylemek istediğim şey şu, -bununla ilgili makale de yazmıştım- Cengiz 9 yaşından 19 yaşına kadar Şeker’de yaşadı. O zamanlar savaş zamanıydı. 14 yaşından büyük çocuklar savaşa giden erkeklerin işlerini yapmakla yükümlüydü. Her işi yapıyorlardı. Cengiz de o dönemde böyle işlerde çalıştı. İnsanların dertlerini dinleyip, aksakallarla konuşup onlara her şeyi danışıp böyle hayat sürdürmüşlerdi. Aksakalların düşüncelerini, felsefesini öğreniyordu. O zamanlar eğitim iyi değildi. İnsanlar ne zorla kendi adlarını yazıyorlardı. Bu sebeple aksakalların varlığı, Cengiz için de büyük anlam ifade ediyordu. Kısacası, Cengiz halkın bu zorlu hayatının bizzat şahidiydi. Ben Celal-Abadlılara şöyle söylüyorum: “Onun Şeker’de doğduğu doğrudur. Cengiz’in insanî tüm özellikleri orada şekillendi. Şekerlilerin düşünce dünyası, hayata bakışı, zorlukları vb. hep Cengiz’e sirayet etti. Bunların hepsi Şeker’deki akrabalardan, komşularımızdan, aksakallardan alındı. Bu sebeple Şeker köyünün iyi olduğunu düşünüyorum. Ben ise 1958-59 yıllarında Manas ilçesinden biriyle evlendim. Kocam Manas ilçesinden. Bazen Şeker’e gittiğimizde kocam bana hep “sizin köy, sizin düşünceleriniz başka, farklı” diye söylerdi. Ben de övünürdüm (gülüyor). “Gördün mü akrabalarıma bak, bak” diye (gülüyor) sevinirim. Tabii ki Şeker benim için de kutsal bir yer. Şeker’deki tüm akrabalarım iyi insanlardı. 

-           A. Şener: Şeker’e gittiğimizde ailenize ait yerleri ziyaret etmek istedik. Aytmatov adına açılan bir müzeye gittik; ancak küçük bir müzeydi. Daha büyük bir kompleksin yıllar içinde yapılacağı söylendi. Ancak öğrendiğimiz kadarıyla o günlerden kalan bir eviniz bulunmuyormuş, sanıyorum. 

-           R. Aytmatova: Evet, maalesef doğru. O zamanlar böyle bir imkânımız hiç olmamış. Her ne kadar babamız Törökul devlet memuru olsa da babam daha çok halkı düşünmüş. Kırgızistan, Kırgız halkı gelişsin diye çalışmış. Kendine hiç bakmamış açıkçası. Bu sebeple yıllarca bizim kendi evimiz olmadan yaşamışız. Müze meselesine gelince de umuyorum ki kısa sürede bu müze tamamlanır. 

-            A. Şener: Aytmatov’un eserleri içerisinde sizin için özel bir yeri olan eseri hangisidir?

-           R. Aytmatova: Baş kahramanı Yedigey olan eseri Kılım Karıtar Bir Kün “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanıdır. Bu romanın yeri benim için apayrı. Çünkü bizim hayatımızı yansıttığını düşünüyorum. Abutalip’in kaderi bizim kaderimize, babamızın kaderine benziyor. Ben onu okurken hapse babamı atmak için Moskova’dan Frunze’ye trenle getirmeleri, Maymak İstasyonu’nda durmaları -Şeker’e yirmi iki kilometreydi- hep aklıma gelirdi. Babamın ne yaşadığını, neler çektiğini düşünürdüm. Romanda da Abutalip’in, Boranlı’da çocuklarına kavuşamadan ölmesi bizim hayatımızı yansıtıyor. 

-           A. Şener: Aytmatov’un kendi eserleri içerisinde ‘en beğendiğim’ dediği bir eser var mıydı?

-           R. Aytmatova: Tam emin değilim. Bu soruya doğru cevap veremeyebilirim. Ancak hatırladığım kadarıyla Deniz Boyloy Cortkon Ala Döböt “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek” adlı eseri için “Bu eseri ben bir haftada yazdım. Bu eser beni çok etkiledi” demişti. Belki bu eseri olabilir.

-           A. Şener: Çok teşekkür ederim Roza Hanım. Sizi fazlasıyla yordum. Dilerseniz Asan Ahmatov ile birlikte yazdığınız bizim de Türkiye Türkçesine aktardığımız “Kat Keldi” povestinden biraz söz ederek söyleyişiyi tamamlayalım. Benim bu eser ile tanışmam biraz tevafuk oldu açıkçası. Manas Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Cıldız Alimova, 2019 yılında Kırgızistan’a araştırma için geldiğimde “Aytmatov hakkında böyle bir hikâye yazıldı onu okumak ister misin hatta istersen Türkiye Türkçesine de aktarabilirsin” diyerek bana bu kitabı hediye etti. Biz böylelikle onunla beraber kitabı okumaya ve aktarmaya başladık. Ancak bir türlü Asan Ahmatov ile irtibatı sağlayamamıştık. Kısmet bugüneymiş (gülüyor). Sormak istediğim şu ki eseri ilk yayımladığınızda okurlar nasıl karşıladı. Bundan bahsederek eser hakkında da kısa bir bilgi verebilir misiniz? Neden bu eseri yazdınız? Eser ne anlatıyor?

-           R. Aytmatova: Cengiz’in Ogonyok “Огонёк” adlı dergiye yazdığı bir makalesi var. Bu makalede küçük çocukların savaş zamanında yetişkinlerin işlerini üstlendiği, zorlu şartlarda çalıştığından bahsederek örnek olarak kardeşimiz İlgiz’i gösteriyor: “Kardeşim İlgiz, 12 yaşında postacı olarak çalıştı ve ben onunla gurur duyuyorum” diye bahsediyor makalesinde. Yeğenimiz Asan, ses kayıt cihazıyla birlikte İlgiz’e, bana gelip İlgiz’in postacı olarak çalışması hakkında sorular sormaya başladı. Böylelikle Cengiz’in 90 yılına armağan olarak bu hikâyeyi yazmaya karar verdik. Bu eseri özellikle İlgiz’in verdiği bilgilere dayanarak kurguladık. O dönemde küçük çocukların yaşadığı hayatı tasvir ettik. Bunu yalnızca İlgiz yaşamadı elbette. O dönemin tüm çocuklarının tarihi bu... Savaş çocuklara nasıl tesir etti, onların kendilerinden büyük sorumlulukların nasıl üstesinden geldiğini ve bu süreçteki hislerini İlgiz üzerinden anlattık. Mesela, bizde Çolponbay Tüleberdiyev adlı kahraman var. Günümüzde ondan bir kahraman gibi bahsedilir. 1942’de II. Dünya Savaşı’nda düşman sığınağından ateş eden makineli tüfeği vücuduyla kapatarak bir saldırı operasyonu için stratejik bir dayanak noktasının ele geçirilmesini sağlayarak bir kahramanlık gösteriyor. Mesela başka bir genç 16 yaşında bir kurumun müdürlüğünü üstlenmişti. İşte bu gibi çocuk kahramanlarımız ve onların cesareti hakkında bir eser kaleme aldık... 

-           A. Şener: Yakınlarda çıkacak olan Atam Cönündö “Babam Hakkında” adlı eserinizden başka yazmaya başladığınız veya yazmayı planladığınız bir eseriniz var mı? 

-           R. Aytmatova: (gülüyor). Hayır şuan yok dediğim gibi daha çok anılar yazıyorum. Hikâye vb. tarzlarda ise Asan ile ikimiz birlikte çalışıyoruz. Onun daha çok eseri var tabii ki. Mesela bir süre önce babamız Törökul’un yakını Sultanbek Moñolbayev’in kızı beni aradı. “Babamı kimse anmıyor, nerede gömüldüğü bilinmiyor” diye üzüntüsünü belirtti. Onun hakkında biraz araştırma yaparak Asan ile birlikte yakınlarda bir makale yazdık. Çolponbay hakkında yazıyoruz mesela. İmkân olduğu sürece bir şeyler yazmaya çalışıyoruz. 

-            A. Şener: Çok teşekkür ederim. Son olarak eserin Türkiye Türkçesine aktarılması hakkında söylemek istediğiniz, okurlara iletmek istediğiniz bir şey var mı?

-           R. Aytmatova: Türkiye’ye çok kez gittim. Türk ve Kırgız, kardeş halklar. Oraya gittiğimde bir mağazada Cengiz’in kitaplarını gördüm. İnsanların onun kitaplarını aldığına şahit oldum. Bir çocuk annesiyle birlikte gelip Cengiz’in kitabını aldı. Bu beni çok mutlu etti. Türkleri, Türkiyeyi seviyoruz. Biz aynı kökteniz. Tabii orada imkânlar bize göre daha iyi. Burası da zamanla daha iyi hâle gelsin. Şimdi sizin de bildiğiniz gibi teknoloji, bilim ilerledi. Kırgızistan da böyle gelişmeli, yeni nesiller bundan faydalanmalı. Bu bakımdan Türk kardeşlerimizin bize yardımı oluyor, olacak diye düşünüyorum. Ayrıca bizim tarihimizi, gerçekliğimizi bu eserler yoluyla bilecekler ve böylelikle birlikte gelişeceğiz. Savaşsız, sevgiyle bir iletişim kurulan dünyada yaşarsak o zaman bahsettiğim güzelliklere erişeceğiz diye düşünüyorum. Seni de kutluyorum. Eseri hem Türkçe’ye aktardığınız için hem de bu süreçte bizlerden bilgi alarak araştırarak bunu yaptığın için çok memnun oldum. İstediğin zaman bizlere ulaşabilirsin. İstediğini sorabilirsin. Kırgızlar için Kırgız edebiyatı için yaptığın çalışmalarda yolun açık olsun.

-           A. Şener: Çok teşekkür ederim Roza Hanım. İnşallah dediklerinizin tümü gerçekleşsin. Bizim de dileğimiz bu yöndedir. Eserinizi aktarmamızı, sizinle bu söyleyişiyi gerçekleştirmemin hayatın bana bir hediyesi olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple en içten memnuniyetimi ifade etmek istiyorum. Sağlığınız, huzurunuzun iyi olmasını diliyorum. Sık sık Kırgızistan’a geliyorum. Dilerim en yakın zamanda yüz yüze bir söyleşi yapma fırsatımız olur. 

-           R. Aytmatova: (gülüyor). Ne kadar güzel ben de çok isterim. Tabii ben şuan 86 yaşındayım. Her şey olması mümkün (gülüyor). Sağlığım yerinde olursa mutlaka görüşmek isterim. İyi çalışmalar diliyorum. 

-           A. Şener: Tekrar teşekkür ederim. Var olunuz Roza Hanım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 196. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 196. Sayı