Roza Tufitullova’nın “Gülsüm” Romanına Giriş Şeyh Kızı


 01 Mayıs 2020


Yirminci yüzyılın başı, Tatar halkının sosyal hayatında uyanış devridir. Bu, elbette Rus İmparatorluğunda meydana gelen değişikliklerden de kaynaklanıyordu. 1905 yılında Çar’ın vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve başka özgürlükler veren manifestosu çıkınca diğer ezilen halklar gibi Türk Tatarlar da özgürce nefes alıp millî haklarını savunmaya başlar. Bu, özellikle Tatar halkının büyük edipleri Ayaz İshakî, Fatih Emirhan, Derdmend, Abdullah Tukay’ın eserlerinde belirgin bir şekilde görülür. Sosyal hayatın her alnında olağanüstü şahıslar ortaya çıkar. Onları arasında birçok kadın da vardır. Rus imparatorluğunda yaşayan tüm Türk (ve diğer) halklarının arasında böyle bir fenomenin olmadığını belirtmek gerekir. Bunun sonucunda, 1917 devriminin ardından İç Rusya ve Sibirya’nın dinî yönetimine kadı olarak Müslüman dünyasında ilk defa bir kadın (Muhlise Bubıy) seçildi.

Roza Tufitullova’nın “Gülsüm” romanı, o dönemde Tatar hayatında önemli bir rol oynayan Gülsüm (Ümmü Gülsüm) Kamalova hakkındadır. Romanı okuduğunuzda onun, neşeli, mutlu günleri ve sonrasında da yaşadığı sıkıntılar, talihsizlikler açıkça gözler önüne serilir. O, halkımızın bir parçasıdır. Burada, iki Rus devriminden sonra ortaya çıkan umutlar, bağımsızlık arzusu, daha sonra o umutların yıkılışı, millî bir facia olarak anlatılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında roman, modern Tatar edebiyatında ibretlik bir eserdir. Bugünü anlamak için geçmişi bilmek gerekir.

Bu dönemde Rus İmparatorluğundaki Türk halkları, siyasî arenada Türk Tatar adıyla birlikte hareket ettiler. Hatta ortak bir edebî dil oluşturma arzuları da biliniyordu (Örneğin, İsmail Gaspıralı Bey’in Projesi). Ancak Rus hükümeti bu arzuları kökünden kesti. 1917 Ekim devriminden sonra da Türk halklarına karşı uygulanan siyaset, Bolşevik komünist hükümet tarafından ayrı bir dehşet ile devam etti. Ancak, bugün de Türk halklarının işbirliğine karşı olan güçlerin, kendileri için faydalı işler yaptığını kabul etmek gerekir.

Bu dönemi incelerken Tatarların Kazaklar ile ilişkilerinin sağlamlığına hayran kalırsınız. Onuncu yıllarda bile “Kazak edebiyatı bağımsız olmalı mı?” sorusu etrafında tartışıldı. Yani, Kazak edebiyatının Tatar edebî dili temelinde geliştirilmesi olasılığı tartışıldı. Modern Başkurt edebiyatı gibi…

Medreselerde, özellikle Ufa’daki “Galiye” Medresesinde yüzlerce Kazak genci eğitim aldı. Bunların arasında, gelecekte Kazak şiirinde ün kazanacak Mağcan Cumabay da vardı. Ünlü Tatar yazarı Mağcan’ın medresedeki hocası Alimcan İbrahimov, 1918 yılında “Çulpan” adındaki ilk derlemesini Kazan’da Kerimovların matbaasında neşreder.

Mağcan’ın kaderi, o dönemdeki pek çok millî aydınınki gibi sona erdi. 1929 yılında milliyetçilikle suçlanarak tutuklandıktan sonra zindana atılıp sürüldü ve 1938 yılında vurularak öldürüldü. 

Mağcan’ın dilinin saflığına, öz Türkçe ahenginin yankılanışına şaşıracaksınız. Hatta, Tatarca’ya tercüme etmek bile gerekmez. Onun dili, Tukayların, Derdmendlerin, Babiçlerin dilidir. Mağcan, boşuna Derdmend’i kendisinin şiirdeki en büyük ustası olarak görmemişti.

Şair, 1920 – 1922 yıllarında Kızılyar Pedagoji okulunda müdür olarak çalıştı. Aynı zamanda burada, Gülsüm Kamalova adındaki Tatar kızı da öğretmenlik yapıyordu. Elbette, onu buraya devrimin korkunç dalgaları atmıştı. O, kocası Abdullah Akçurin’le komünistlerden kaçıp Kazaklar’ın arasına sığınmıştı.

Ancak ateş yürekli Kazak şaire, Gülsüm’ün evli bir kadın olması engel olamadı. Gönüle söz geçer mi? Şair gönlü biraz arsız oluyor galiba. Şair, soylu Tatar kızına sırılsıklam âşık oldu. Genellikle o yıllarda, Tatar kızlarla evlenmek Özbek, Kırgız, Kazak delikanlıları arasında aydınlık göstergesi sayılmış… Mağcan da daha sonra bir Tatar kızı ile evleniyor.

Mağcan’ın Gülsüm’e olan hisleri elbette samimi, içten ve gönüldendi... Yoksa gönül tellerini sızlatan o aşk şiirleri doğmazdı:

 

Kırmızılar Ali abinin çevirisinden konacak

Kara göz, sihirli söz, Gülsüm Hanım,

Her yerde geçirsek de ömrün baharını,

Bazen gözünüze gözüm düşse,

Kıpır kıpır oluyor neden içim?

Kara göz, sihirli söz, canım Gülsüm,

Gökte güneş gülmesin, Gülsüm gülsün!

Gülsüm, güneştir, gökte yavaşça süzülebilir,

Sevdirip yakacağını nereden bilsin!

 

Şair sevdiğinin kocasına kalacağını da, sevdasının karşılıksız kalacağını da çabucak anlar. Bu büyük aşk şiirleri başlarda alev saçsa da daha sonra umutsuzlukla kaplanmıştı. Ancak onlarda epey açık, erotik sahneler de yer alıyordu. Güzel Tatar kadını şairin sevdasına az da olsa karşılık vermiş mi yoksa “Canım! Canım! Çabucak değsin göğüs göğüse, Gözler kapalı hızlı hızlı nefesini alıp…” satırları Mağcan’ın hayali miydi, şimdi sadece romanlarda kaldı. Gülsüm ve ailesi çabucak vatanlarına döndü:

 

Biliyorum bugün, beni bırakıp gidiyorsun,

Gümüş sulu Akidil’i geçersin.

Kara gözlüm, öldürüp git beni!

Sağ iken nasıl bırakıp gidersin?

 

Diyerek üzülüyor şair.

Peki, kim bu Gülsüm Kamalova?

1912 yılında Balkanlar’da Türkiye’ye karşı bir savaş başladığı bilinmektedir. Rusya basınında hemen şovenist bir gürültü yükseldi. Güya Bulgar, Sırp ve Karadağlı kardeşlerimize “Türk boyunduruğuna” karşı mücadelelerinde yardım etmek gerekiyordu! Bu mücadeleyi hükümet de destekleyip yardım ediyordu. Sonuç olarak, yüzlerce Rus askeri Balkanlar’a giderek Türklere karşı savaşmaya başladı.

Gülsüm, o zaman Petersburg’da Rus asilzadelerinin kızlarının okuduğu Bestujev okullarında eğitim alıyordu. Onlar arasından da birçok Rus kızı Bulgaristan’a hemşire olarak gitti.

Gülsüm, kız arkadaşlarını topluyor ve Türkiye’ye gidip yaralı Türk askerlerini tedavi etmek için “Hilal-i Ahmer” cemiyetine katılmayı teklif etti. Arkadaşları kabul etti. O dönemde, Rus okulunda okuyanlar, ilk önce millî terbiye alıyordu. Rus basının harekete geçirdiği şovenist kışkırtma, onları aksi yönde cesurca bir adım atmaya itti. Böylece, Gülsüm Kamalova, Meryem Pataşeva, Rukiye Yunısova, ve Meryem Yakupova İstanbul’a gittiler.

Gülsüm Kamalova’nın adı, Tatar basınında ilk defa bu olayla ilgili olarak anılmaya başladı. Türk kardeşlerimize yardım etmek için gelen Tatar kızlarından meşhur “İstanbul Mektupları” adlı eserinde Fatih Kerimî de bahseder.

Elbette, İmparatorluğun başkenti Petersburg’da bir üniversitede, istese de çoğu sıradan Tatar kızı okuyamazdı. Gülsüm, Tataristan’ın ünlü şeyhi Zakir Kamal’ın (1804-1893) en küçük kızıdır. 

Şeyh, Gülsüm’ün annesi Fatma’yı ikinci eş olarak aldığında, kız yalnızca on dört yaşındaydı. Genç abıstay, evliliği boyunca şeyhe sekiz kız, bir erkek evlat verdi. Bu Fatma’nın, Tatar yazarı Atilla Rasih’in annesinin babası ile kardeş olduğunu da söylemek gerek. Annesi ise Zeytune Mevlüdova, Tukay’ın gizli sevdasıdır…

O dönemde, kız alıp kız vermenin kendine özgü kural ve kaideleri vardı. Mollalar kendi aralarında dünür olur, zenginler birbirleriyle akraba olurdu. Ancak biz son yıllarda yine bu geleneğe geri döndük, gazetelerden bakanın parlamento başkanıyla, bankacının yönetici ile dünür olduklarını her zaman okuyoruz.

Mal sevdadan önce gelir.

Ancak, şeyh Zakir, Fatma’nın yetimliğine yoksulluğuna bakmadan ilk görüşte âşık oldu ve dünürcü gönderdi. Doğrusu kız okumuş bir soydandı.

Şeyhin kızları, birer birer Tatarların ünlü ve zengin adamlarıyla evlendiler. Esma’sıyla Petersburg mollası, tüm dünyada tanınan din âlimi Musa Bigi evlendi. Öğrenci olan Gülsüm, kız arkadaşlarıyla birlikte onları çok sık ziyaret ediyordu. 1912 yılının Nisan ayının sonlarında Ufa’dan Bigilere Abdullah Tukay geldi. Gülsüm, bu haberi duyar duymaz önce arkadaşlarına ve ablalarına koştu. Ancak şair tabiatı nedeniyle kızların güzelliğini değerlendiremiyor. Hastalığa tutulduğu için onları kabul etmedi. “Biliyorsunuz ki kadın kısmı, özellikle başkent gibi bir yerde büyük okullarda okuyan hanımlar, çok nazik ve kontrolcü oluyorlar” diye bu “kabalığını” arkadaşlarına anlatıyor.

Gördüğümüz kadarıyla Kazak şairi bu tür komplekslerle mustarip değildi.

1912 yılının Kasım ayında, kendisinin çıkardığı “Vakıt” gazetesinde Balkan savaşını anlatmak için Orenburg’tan gelen Fatih Kerimî, kızları Yusuf Akçura’nın yanına götürdü. Yusuf Akçura, “Genç Türkler” hareketinin üyelerinden biridir. Kızları ünlü Enver Paşa ile tanıştırdı. Birlikte fotoğraf da çekiniyorlar. Dört hafta sonra “Genç Türkler” iktidara gelecek ve Enver Türkiye’yi yönetmeye başlayacaktı. O yıllarda, Tatarlar arasında Enver Paşa’nın adı o kadar ünlüydü ki, bu ismin halkımız arasında yayılması tamamen bu kişiyle ilgilidir. Şefkat, Talgat, Cevdet isimleri de o yıllarda Tatarlar arasında yayıldı.

Tatar kızları, sadece sıradan hemşireler değildi. Bir süre sonra Gülsüm Kamalova, Türk savunma fonuna, kadınlardan bağış toplamak gerektiği konusunda bir öneride bulundu.

Belirlenen gün, üniversiteye İstanbul’un ünlü kadınları toplandı. Onlar, vakıf için yüzüklerini, bileziklerini ve diğer kıymetli ziynet eşyalarını getirdiler. Toplantıyı, baş vezirin eşi açtı. Fatma Aliye Hanım ve Halide Edip gibi tanınmış yazarlarla birlikte Gülsüm Kamalova da konuşma yaptı. Onun ateşli sözleri neredeyse tüm Türk gazetelerinde yayınlandı.

Görünüşe göre, Gülsüm doğuştan liderdi. Tatar yazarı Atilla Rasih, şöyle yazmış; “Gülsüm Hanım, coşkulu ve güçlü tabiatlı biri… ayrıca güzel bir kadındı. Uzunca bir yüz, sürmeli, iri, kara gözler, göğsünden çıkan kalın bir ses” (“İşan Onıgı” (Şeyh Torunu) TKN, 199 s.)

İkinci Balkan savaşı Türkiye’nin bir başka yenilgisiyle sonuçlandı. Tatar kızları vatanlarına döndü. Elbette, Çar’ın polisleri, kızların nerede olduklarını çok iyi biliyordu. Kızlara, yükseköğretim kurumlarına giden tüm yollar kapandı.

Gülsüm’ü Simbir’deki (Şimdiki Ulyanovski, orada A. Kerensky, Ulyanov Lenin, Y. Akçura doğdu.) milyoner Akçurinlerin biriyle evli olan Şemsi Nisa ablası misafirliğe çağırdı. Bu vatansever kızı ağırlamak için Akçurinler büyük bir meclis düzenlediler.

Hem güzel, hem cesur, hem de eğitimli bu kızı görünce kim âşık olmaz ki… Abdullah Akçurin Gülsüm’ü kendisine istedi.

Eskiden, gençleri kavuşturmak için yengeleri çok özenle çalışırlardı. Burada da Şemsi Nisa, boş durmamıştır…

Sovyet hâkimiyeti yıllarında Gülsüm ve onunla birlikte Türkiye’ye giden kız arkadaşları, gözlerden uzak, gölgede yaşamaya çalıştılar. Mesela Meryem Yakupova, Termez yakınlarında bir köyde, aile bile kuramadan hayatına acı bir şekilde son veriyor… Diğerleri de büyük ıstıraplar çekerek, Sovyet iktidarının baskısı altında ezilip bu dünyadan ayrıldı.

Oysa bu kadınların hayatı maceralı bir romandır. Sonunda, onlardan biri hakkında yazılan, kıymetli yazarımız Roza Tufitullova’nın bu eseri çıktı.

Eserin, Türk okuru için de ilgi çekici ve ibretli olacağını düşünüyorum.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 161. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 161. Sayı