Rus Şairler: Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (1799- 1837)


 01 Mart 2021


     “Rus Şiirinde Müslüman Doğu ve  Bâtınî Kazanımlar” adlı kitap çevirisin devamı olarak derginin bu sayısında Puşkin’in iki şiirine yer vereceğiz: 

 

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (1799- 1837)

Aleksandr Puşkin  ülkemizde de en çok tanınan Rus şairlerden biridir.  Büyük dedesi, Prens İbrahim Petroviç  Hannibal,1 Kamerun’da doğmuş siyahi bir Prensin oğluydu. 

Puşkin ilk eğitimini evde aldı. Yetiştirilme şekli, o zamanlar soylu ailelerde genel kabul gören sistemden farklı değildi; ebeveynleri Fransa, Almanya, İngiltere ve Rusya'dan öğretmenler tuttu. Lise eğitimini tamamladıktan sonra, kolej sekreteri ünvanıyla Rus İmparatorluğu Yabancı Kolejinde devlet hizmetine girdi. Ancak devlet hizmeti onu hiç memnun etmedi. 

Çar I. Nikolay, 1824 yılında şairi keskin politik görüşlerini korkusuzca yansıttığı için Sibirya'ya sürgüne göndermeyi planladı. Ama, Puşkin’in Karamzin ile güçlü dostluğu  yazarı kürek mahkumu olmaktan kurtardı, önce Yekaterinoslav2 şehrine, daha  sonra Kafkasya'ya, ardından Kırım, Odessa ve Kişinev'e sürgüne gönderildi. 

Dekabristler tamamen yenildiğinde, Çar I.Nikolay, sosyal barışı sağlamanın yollarından biri olarak gördüğü için Puşkin’i Moskova’da davet etti. Puşkin’in bu senelerde Rus tarihine ilgisi arttı ve mevcut yönetimin Çar Büyük Petro’yu örnek almasını istiyordu. (Puşkin “Büyük Petro’nun Arabı” adlı bir roman yazmaktaydı ama tamamlayamadı.) 

1831 yılında en büyük aşkı Natalya Gonçarova ile evlendi, Petersburg’a yerleştiler ve dört çocuğu oldu. Yazdığı eserlerden kazandığı para ailenin geçimine yetmemeye başlamıştı. I.Nikolay, şairi toplum gözünde değersiz kılmak için sarayda genç askerlere verilen en alt rütbe olan Saray Subayıünvanıyla görevlendirdi, şairin bu dönem eserlerine fazla zaman ayıramadığı görülmektedir. Fakat aldığı borçları ödeyemediği zaman Çar bunların ödenmesini sağladı. 1836 yılına gelindiğinde Petersburg aristokrasi çevresinde Puşkin aleyhine dedikodular ve ailesiyle ilgili iftiralar yayılmaya başladı. Fransız subay Dantes’in Natalya Gonçarov’a ısrarlı iltifatları bu dedikoduların başlamasına sebep olmuştu. Puşkin Dantes’i düelloya çağırdı ve silahları aynı anda ateşlediler; Puşkin ağır yara almıştı, iki gün sonra 1837 yılında kendi evinde öldü.  Ölümü üzerine Rus basınında ortak mesaj olarak “Rus şiirinin güneşi battı” mesajı yayınlandı. 

Puşkin'in edebi yaratıcılığı sayesinde, Rus şiiri ilk defa "evrensel duyarlılık" bakımından büyük bir zenginlik kazandı.  Onun eserleri, insanlara tekrar tekrar yeniliklerle doğan büyülü hediyedir.  

Şairin bu anlamdaki mükemmel örneklerinden biri   "Kur'an'a Hayranlık"adlı şiiridirPuşkin bu şiirde Kur’an’a gönderme, hatta ayetlerin anlamlarından alıntı yaparak vahyin nazil oluşunu tam bir empati ile anlattı.  Kur’an’ın Rusça çevirisini okuduktan sonra kanaatini, “Pek çok ahlaki normlar, Kuran'da güçlü ve şiirsel bir şekilde ifade edilir” diye ifade etti. 

Puşkin'in bu şiiri İslami motiflerle dolu tek eseri değildir, "Kafkas Esiri" ve "Bahçesaray Çeşmesi" gibi başka  örnekler de vardır. Puşkin "güney sürgünü" yıllarında Kafkasya, Kırım ve diğer bölgelerdeki  Müslümanların gündelik hayatını tanımış ve bu intibalarını  tüm eserlerine yansıtmıştır. 

 

 

KUR’AN’A HAYRANLIK

I

And olsun çift olana ve tek olana,
And olsun kılıca ve haklı savaşa 
And olsun sabah yıldızına 
And olsun akşam duasına:

 

Hayır, terk etmedim ben. 
Almadım mı seni huzurun gölgesine 

Başını okşayarak sevgiyle,

Ve ısrarlı zulümlerden korumadım mı?

 

Ben değil miyim, yandığın bir gün

Çöl ortasında su veren? 

Ben değil miyim, lisânı bahşedip 

Seni tüm akıllardan üstün kılan? 

 

O halde idrâk et, hor gör yalanı,

Ve takip et azimle doğru yolu.

Sev yetimleri ve Kur’an’ımı 

Titreyen zavallıya öğret onu

 

II

Ey, temiz hanımları peygamberin

Siz farklı kılındınız diğerlerinden:

Korkunçtur sizin için, günahın gölgesi bile! 

Huzurun hoş himâyesinde.

Yaşayın mütevazi şekilde: Size uygun olan

Temiz bakireler gibi örtünmedir.

Koruyun imanlı kalplerinizi

Helâl ve erdemli mutluluklar için.

Bir de, iffetsiz bakışları sinsilerin

Yüzünüze ulaşmasın diye!

 

Ve sizler… Ey, Muhammed'in misafirleri, 
Akşamları her bir yerden gelenler!
Sakının, abes işlerle meşgul etmekten, 
Ve cefa etmekten... Benim Peygamberim
İman ve tefekkür halinde,

O sevmez gösterişli

Kibirli ve fuzûlî sözleri:

Onun sofrasına tevazuyla oturun. 

Ve uzak durun, iffetli, 

Onun genç cariyelerinden.

 

III

Peygamber kaşlarını çattı, keyfi kaçtı, 

Yanına kör biri geldi diye: 

Koşuyordu sadece ve cüret etmez günah işlemeye, 

Yanlış anlaşıldı ve durdu tereddütle. 

 

Bu İlahi Kitap göklerden indirildi

Sana…Ey Peygamber! Kibir sahipleri için değil

Tebliğ et Kur’an’ı sakince 

Yönelme, kendini üstün görenlere. 

 

Ne diye büyük hisseder insan kendini?

Aslında bu dünyaya çıplak geldiği, 

Nefesi bir asıra bile yetmediği 

Güçsüz doğduğu gibi, güçsüz öleceği için mi?

 

Aslında, Rabbim kudretiyle öldürecek onu 

Ve diriltecek değil mi,?

Onun günlerini göklerde kaydetmiyor mu

Mutlulukta ve acıda kısmetine ne düşeceğini?

 

Aslında O, nimetler veren değil mi, 

Ve ekmeği ve hurmayı ve zeytini,

Mübarek kılıp onun emeklerini,

Ve bağları ve tepeleri ve tarlaları?

 

Ama Melek iki defa Sûr'a üfleyecek

Gökteki şimşekler yerlere vuracak:

Ve kardeş kardeşten kaçacak,

Oğul annesinden uzaklaşacak

Ve herkes Tanrı'nın huzurunda akacak,

Korkuyla şemaili bozulmuş 

Kötüler düşecekler…

Alevler ve küllerle örtülecekler.

 

IV

Ey Âlemlerin Sâhibi, ezelden beri,

Güçlüler, şirk koşmayı hayal ettiler sana,

Akılsızca ve fazladan bir gururla;

Ama sen, ya Rabbim, alçalttın onları.

Sen nehirlere: dünyaya hayatı ben hediye ediyorum,

Ve yine yeryüzüne ben veririm ölümü

Benin kudretim herşeye muktedir… derken,

Ben de! -diyordu nehir, -hayatı bahşediyorum

Ve yine ölümle ceza veriyorum:

Ey Tanrı! Seninle eşitim ben.

Ama bu günahkâr böbürlenmeler dindi,

Senin öfkeli sözlerinden sonra:

Güneşi ben doğudan yükseltiyorum

Haydi, yükselt onu gün batımından! 

 

V

Ey Yaradan! Dünyayı ve gök kubbeyi

Sen tutuyorsun yerinde,

Karaya ve suya düşmesinler diye

Ve bizi boğmasınlar kendileriyle.

Güneşi sen ateşledin tüm evrende, 

Gökleri ve yeryüzünü aydınlatsın diye,

Adeta, bezire banmış fitil gibi 

Kristal lâmbada parlamakta.

Yaradana dua edin; O kudret sahibidir:

Rüzgâra yön verir; yakıcı bir günde 

Gökyüzüne bulutlar gönderir;

Taç yaprakların gölgesini verir.

O merhametlidir: O Muhammed’e 

Parlayan Kur’an’ı açtı,

Biz aydınlığa çıkalım diye,

Ve gözlerdeki perde düşsün diye.

 

VI

Bir lütuf değil sizin bana görünmeniz

Savaşlarda traşlı kafalarla

Kana bulanmış kılıçlarla

Hendeklerde, kale ve surlarda.

Mutlu haykırışlara kulak ver,

Ey kızgın çöllerin çocukları!

Genç esirleri köle olarak alın, 

Paylaşın savaş ganimetlerini!

Sizler zafer kazandınız: Şan olsun

Bilin ki, zayıflık rüsva olmaktır!

Onlar çağırılınca savaşa, 

Gitmediler ve inanmadılar güzel rüyaya.

Onları baştan çıkarmıştı savaş ganimeti,

Şimdi ise, pişmanlıkla başbaşa. 

Er deyince, -bizi de yanınızda götürün,

Siz diyosunuz ki: -almayız yanımıza.

Savaşta şehit düşenler kutsandılar:

Ve şimdi cennete gitti onlar…

Ebedî mutluluğa ulaştılar

Onlar, hiç bir şeyle kirlenmemiş kimseler.

 

VII

Kalk ayağa, ey titreyen:

Senin mağaranda 

Kutsal bir lâmba

Sabaha kadar yanmakta!..

En kalbi dualarınla 

Peygamber, uzaklaştır 

Keder veren düşünceleri,

Ve sinsi rüyaları!

Sabaha kadar dua et

Huşu içerisinde… Ve dikkatle

İlahi Kitabı 

Oku sabaha kadar!

 

VIII

Benzi solmuş fakirin önünde, tereddüt edip 

Kendi hediyelerini lekeleme cimri ellerinle.

Gökler katında makbuldür cömert hediyeler 

Mahşer gününde, verimli tarla gibi olacak.

Ey Ekici, Şükürler olsun!

O tarla senin emeğini fazlasıyla ödüllendirecek.

 

Fakat, yeryüzü mükafatı olan işlerden şikayet eder,

Bir dilenciye az sadaka verir

Ve sen cimrilikle sıkarsan elini

Bil ki, senin bütün hediyelerin, bir avuç toz gibi 

Güçlü bir yağmurda taş üstünden akacak,

Ve silinip gidecek… Ve Tanrı’nın lütfu üzerine olmayacak. 

 

IX 

(Yedi Uyurlar)

 

Allah’a karşı söylenmeye başlamıştı, yorgun yolcu

Yanıyordu susuzluktan ve gölge arıyordu,

Dolaştı çölde deli divane, üç gün üç gece 

Bulandı gözleri sıcakla ve tozla

Ve umutsuz, kederle bakındı etrafa 

Ve birden gördü kuyuyu palmiye altında 

 

Ve çölün palmiyesine koştu

Ve içti kana kana, soğuk suyla tazelendi,

Yanmış olan dili ve göz bebekleri. 

Ve uzandı… ve sadık eşeğinin yanında uykuya daldı.

Ve onların üzerinden çok uzun seneler akıp geçti, 

Göklerin ve Yerin Sâhibinin iradesiyle. 

 

Uyanma saati gelmişti yolcunun;

Ayağa kalkınca, bilinmeyen bir ses duydu:

«Ne kadar zaman önce uykuya daldın bu çölde? »

Cevap verdi öteki: Güneş yükselmişti,

Dün erken vakit parlıyordu gökyüzünde,

Derin uyudum ben, bir sabahtan bir sabaha 

 

Fakat ses: «Ey yolcu, sen daha uzun uyudun;

Bak! Genç yatmıştın, ihtiyar kalktın;

Palmiye kurumuş ve soğuk su kuyusu,

Çoktan çekmiş suyunu, çöl ortasında,

Üstü kapanmış bozkır kumlarıyla;

Ve eşeğinin kemikleri ağarmış».

 

Ve o an kederlendi ihtiyar,

Ağlayarak, titrek başını öne eğdi…

Ve o zaman çölde bir mucize gerçekleşti: 

Geçmiş, yeni güzellikle canlandı;

Yeniden, palmiyenin gölgeli başı sallanmaya başladı;

Yeniden, serin suyla ve pusla doldu kuyu.

 

Ve eşeğin asırlık kemikleri ayağa kalktı

Vücut buldu, etrafa anırtısı yayıldı; 

Ve yolcunun içinde bir zindelik, bir mutluluk;

Dolaştı kanı, dirilmiş gençliğinde; 

Göğsü kabardı kutsal sevinçlerle:

Ve o, uzun yola devam etti Rabbi’yle.

1824 (Mihaylovkoye)

 

PEYGAMBER

Derin acısıyla ruhsal boşluğun

Dolaşıyordum çölde karanlığa gömülmüş halde,

Ve bir melek altı kanatlı

Göründü bana yol ayrımında.

 

Rüya gibi hafif parmaklarıyla 

Dokundu benim gözbebeklerime 

Açtı gözlerimin perdesini

Korkmuş bir kartalın gözleri gibi. 

 

Kulaklarıma dokundu, 

Ve onları sesler, melodiler doldurdu:

Ve kulak verdim göklerin titremesine 

Ve cennette meleklerin kanat çırpmasına 

Ve balıkların deniz diplerinde yüzmesine

Ve uzaklardaki bitkilerin büyümesine.

 

Ve o eğildi dudaklarıma 

Ve koparıp aldı benim günahkâr

Ve lâfazan ve kurnaz dilimi.

Ve baygın düşen dudaklarım arasına 

Koydu kanlanmış sağ eliyle 

Bilge yılanın dişini.

 

Ve benim göğsümü yardı kılıçla 

Ve titreyen kalbimi çıkardı 

Ve yanmakta olan kor ateşleri,

Koydu açık olan bağrıma 

 

Çölde yatarken ben bir ölü gibi, 

Tanrı’nın sesi geldi kulağıma:

«Kalk ayağa, peygamber

Hem gönül gözün açıldı, hem sağduyu 

Doldu içine, irademle…

Ve şimdi, dolaş deniz ötesi ülkeleri

Sözlerinle yansın insanların kalpleri».

 

1826

 

 

 

 

1 Prens İbrahim Petroviç  Hannibal: Puşkin’in büyük büyükdedesi, 1696 yılında Kamerun’da doğmuştu. Türk Sultanın tebası olan siyahi bir Prensin oğluydu, 1703 yılında 7 yaşındayken İbrahim ve kardeşi İstanbul’a Osmanlı Sarayına getirildiler... Bir yıl sonra Rus Büyükelçisi Savva Raguzinskiy, Rus Çarlığına hediye olarak gönderilen Prens Hannibal’ı Moskovaya getirdi ve vaftiz edildi. Vaftiz babası Deli Petro olduğu için “Petroviç” baba adını aldı. 1756 yılından itibaren Rus Ordusunda askeri mühendis olarak çalıştı, 1762 yılında generalliğe terfi etti. İkinci evliliğinden bir oğlu oldu, Osip Hannibal, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in anne tarafından büyük babasıdır.

 

2 Ekaterinoslav: Modern adı Dnepropetrovsk olan şehir 22 Mayıs 1787'de kuruldu. Bugün bu şehir, tüm Avrupa'daki en uzun sahil şeridine ve Ukrayna'daki en uzun köprüye sahiptir. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 171. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 171. Sayı