Rus Şairler: Pyotr Vyazemskiy (1792-1878)


 01 Şubat 2021



  Boğaziçinde Gece

 

İlk defa değil benim vurgunluğum Ay’a,

Onun ışık huzmelerindeki inci yağmurlarına,

Oysa, başka aydan ve başka göklerden,

Billûrlar yağıyor şimdi; yepyeni olağanüstü evren!..

Benim bildiğim ay değildi, gölgesiydi belki

Gece güzelliği, hiç anlamamışım kıymetini.

 

Ben burada tanıdım onları: burada anlatıldı bana

Masalımsı rüyalarda görünür ya bizlere, öyle;

Bakıyorsun – gece gece değil, bakıyorsun – gündüz, gündüz değil;

Yeşimmavisi şafak parlıyor gecenin gölgesinde,

Mümkün değil seçmek incelikleri mavi derinliklerde,

Göklerin sonu nerde, dünyanın sınırı nerde?

 

Gök kubbe aydınlandı hızla, ateş damlacıkları altında;

Seçilmez oldu tüm güzellikleri yıldızların,

Biri, daha neşeli parlıyor diğerlerinden,

Bize bakıyor titrek ve sevecen.

İşte yıldızlardan biri, arkadaşları arasından

Kaydı bize doğru ve ışık saçtı aniden.

 

Damlıyor ışıl ışıl ateş pulları Bosfor’a

Ve üzerinden hızla akıyor altın renkli dantela. 

Işıklanan tepeler arasında engin bir yamaç, 

Kaldırmış çehresini herkesden önce ve geniş bir aydınlık!..

Bir selvi çiçekleniyor gölgede gümüş renkli,

Parlıyor ok misali minarelerin alemleri.

 

Gözüme ilişti ince bir ışık şeridi, sedef işlemeli

Yanıp söndü kayık. Doğulu dilberlerin incisi.

Süzülüyor dalgalar boyunca, içinde o görünmez;

Tepeden tırnağa dantel örtüler sarıyor bedeni;

Ve tembellik hoşnutken, mahmur duygulardan

Bir an görünüp kayboldu kadın, sessiz peri gibi,

 

Altın rüyalar, yeşim-mavisi rüyalar

Göklerden üzerimize Ay ışığında yağarlar,

Coskuyla nefes alıyor gece, onun ihtişamında!

Hayır, hiçbir yerde görünmez böylesi geceler

O hem sessiz, hem terennüm eder

Ve sadece, bu şarkıyı gecenin ruhu duyar.

 

 

Büyüleyici 

 

Eyûp önündeyim. Muhteşem manzara

Selvi ağaçlarıyla taçlanmakta

Büyülü güzelliğin tablosu

Gümüş dantel gibi uzanmakta: 

 

Burada, gözler memnun seyirlerden, 

Ve hayaller iniyor ruhlara;

 

Burada, başucu şahideleri, heykel gibi 

Bürünmüşler beyaz duvağa,

Ve  hareketsiz ve kelâmsız 

Türk kadınları ilişmişler usulca 

Soylarının pehle taşlarına.

Büyülü diyar! Şehrazatlar,

Canlı… Gece masalımsı! 

 

Ruhlar sefa sürmekte, yarı uykulu  

Burada aklın gücü yetmez hiç bir şeye

Burada rüyalar sonsuza kadar taze;

Amaçsız yaşarsın, öylesine,

Ve uykuya dalar solmuş anıların

Debdebeli eski günlerden kalan.

 

 

Filistin

 

Bulutsuz masmavi kubbesi

Yahudi göklerinin… 

Çöllleri uçsuz bucaksız

Yalnız ağaçların…

Kafi değil gölgesi,

Bir kaç palmiye ve zeytin ağacının… 

Sıradışı, incecik yaldızıyla 

Parlak nurlu bir gün.

 

Bu bozkırda nehir ışıltısı 

Uzanmıyor şerit gibi,

Issız yollarda duyulmuyor

Tekerlek sesleri. 

Sadece  sırtında yüküyle

(ne ki ona çöl sıcağı ve çalışma!) 

Uzatmış uzun boynunu 

Kalkmaya hazır bir deve. 

 

Sandalı ya da at arabası

Sanayileşmemiş ülkelerin…

O gidiyor otağına, konaklamaya. 

Ardında bir kervan.

Ya da kandura giymiş biri

Kurulmuş deve üzerine

Saygın Bedevi, 

Sıcakta kavrulmuş kara-kuru yüzü 

 

Sanki rüzgar dalgasıyla 

Sallanıyor ve yüzüyor sularda

Yaslanıyor her adımda, 

Bir öne, bir arda.

Ya da kurşun gibi uçuyor bir kısrak

Şeyhin elinde uzun bir silah…

Ya da kuş gibi dönüyor kendi etrafında

Belalı bir sürücünün altında.

 

Salât edip Muhammed’e,

Binici karşılaşınca seninle, 

Kalben selamın işareti

Dokunuyor göğsüne eliyle…

Gün ortası… sıcak ve hararetli, 

Hava, adeta ateş gibi; 

Seyyah yanıyor susuzluktan 

Ve altında bitkin düşmüş kısrak.

 

Serpûşu kavuklu, şahidelerin

Yanında, açmış biri hayrat suyu; 

Seyyah ihtiraslı bir ruhla içti

Alışık o soğuk sulara. 

Hâlden anlayan bir hayırsever!.. 

O seni tam kalbinden 

Hatırladı, tazelenmiş olarak 

Bu kızgın çöl ortasında.

 

İşte çadırların gölgesinde

Çöl kabilelerinin hayatı: 

Kadınların yeri- izleri var

İlkel zamanlardan. 

İşte Kitâb-ı Mukaddes çağından 

Sadık ayet: tam tamına  

Genç Rebeka,

Betuel'in kızı

 

Gök mavisi bir kumaş 

Sarmış güzel bedeni, 

Kirpikler arasından parlıyor

Şi’râ yıldızı gözleri…

Vakūr ve âsûde!

Çıktı dışarı, omuzunda su testisi

Pınara gitti su doldurdu. 

Çok güzel bir genç kızdı 

 

Çöl ortasında bir dikenli kaktüs 

Yayıyor kendi rengini… 

Uzak derinliklerde, 

Cibel'ül Hacer.*

Sivri kayaların zirvelerinde 

Gün batıyor ışık dalgalarıyla

Kâh altın yaldızlı, kâh lila 

Kâh zümrüt ziyâ 

 

Büyülü tablolar canlanıyor

Işıltılı renk oyunlarıyla.

Burası, Filistin’in aydınlık köşesi!

Seninle doluyum ben,

Çölde, şafak sökmeden önce, 

Uçuyorum at üzerinde 

Hacı olmaya kutsal yerlere 

Bu benim alın yazım, doğuştan beri. 

 

Şeyh ve yanında hızlı atlılar

Benim savaşçı süvarim;

Önümüzde, arkamızda, yanımızda 

Dolanıyor onlarla  rengarenk sürüler.

Şüpheli bakışlar 

Süzüyor etrafı: 

Yırtıcı düşman pusudan

Aniden ortaya çıkacak mı?

 

Delik deşik, dar  bir yolda

Sivri kayalar arasında 

Atım hassas toynaklarıyla 

Yürüdü gün boyu yıkıntılarda. 

Şimdi yıldızlar örtüyor üzerimizi; 

Işıl ışıl tutuşuyor ateşler;

Biraz tedirgin uykularımız 

Uluyor dağlardaki çakallar. 

 

Kutsalın destanı 

Burada açılıyor eski dünya:

Hiç değişmeyen kutsal kitap

Tanrı parmağı çizdi onu

İsrail’e Eski Ahitle

Burada ulaştı Tanrının gölgesi

Burada parladı şafakla 

İnsanlık günü. 

 

Kutsal Filistin ülkesi

Mucizeler diyarı çok eski zamanlardan beri! 

Dağlar, labirent yollar, ovalar…

Senin günlerin ve gecelerin 

Görünen dünya, gizli dünya

Herşey, olmuş ve olmakta olan 

Herşey şiir gibi mükemmel… 

Kutsanmışlara iyi haberler verirler!

 

Ve çağrıya bir cevap olarak

Hayat acısı yükselince

Hayat bir tefekkür

Ve dua etmek demektir.

Rûhu’l-kudüs ışıltısı

Ruhularımızda hiç sönmeyecek; 

Kutsal hatıraların günleri

Hiç unutmak mümkün mü sizi?

 

*Hacer Dağı: Cibelü'l- Hacer:  Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında bulunan sıradağlar.  

 


Aşağıda okuyucuya sunulan yazı Prens P.A. Vyazemskiy’in  DOĞUYA SEYAHAT adlı anı kitabından bir bölümdür:

 

Prens P.A. Vyazemskiy 1849 yılının haziran ayında, Moskova’nın yakınlarındaki Ostafiev köyünden Doğu'ya seyehate çıktı. Birkaç ay İstanbul’da kaldıktan sonra Orta Doğu’ya geçti, Kudüs'te Kutsal mekanları ziyaret edip hacı oldu.

Hac ziyaretini gerçekleştiren Prens, “dünyevi kariyerinizin sonuna yaklaşırken" diyor, “atalarımızın ülkesine kaçınılmaz yolculuğu gerçekleştirebilirsiniz;  her türlü seyahat, eğer bunu bilim lehine özel bir amaçla yapmazsanız, yalnızca boş bir hevesin ve sonuçsuz merakın tatminidir. Sadece Kutsal Yerlere seyahat etmek bu kuralın bir istisnasıdır. Kudüs, küçük konaklamaların yapıldığı büyük yolculukta adeta istasyon gibidir. Burayı ziyaret, resmi törenle yapılacak yer değiştirmenin ön hazırlığıdır. Orada biriktireceğiniz şey, mezarımız için yararlı olmayacak boş bilgiler değildir. Eğer Tanrı izin verirse, diğer tarafta da bizlere yararlı olabilecek ve her halükarda bu dünyada bizlerin biraz temizlenmesini sağlayacak izlenim ve duygularla ruhunu güçlendirir ve yüceltirsin.

 

Daha bağımsız olduğum gençlik yıllarımda, seyahat etmek asla niyetlerimden ve beklentilerimden biri olmadı. O zamanlar beni kuşatan etrafımdakilerin kibirine çok dikkatsizce kapılmıştım. Aşırı üzüntü beni bu “yüksek yola” çıkardı ve o zamandan beri ölüm her yolculuğumu ele geçirdi. İlk defa yurt dışına gitmeye niyetlendiğimde Karamzin'in önerisi üzerine onunla yola çıkacaktım, ama onun ölümü (1826) bu seyahatin gerçekleşmesine engel oldu. Sonrasında Paşenka'nın hastalığı bizi yurt dışına çıkmaya mecbur bıraktı. Onun ölümü (1835) bu ilk yolculuğumuzu karartmıştı. İkinci yolculuğum, Nadya’cığımın (1840) ölümüyle bir kez daha rolünü icra etti. Maşa’nın ölümü (1849) üçüncü yolculuğumun son noktası oldu.  Böylece, dört mezar, seyahatlerimden üçüne sadece anıt olarak hizmet ediyor. Talihsizlik dalgasının girdabına düşmeseydim, muhtemelen asla hareket etmezdim. Muhtemelen bu defa her zaman ölümle özdeşleşmiş seyahatlerim, diğer tüm tabutlarla uzlaşma içinde olan Kutsal Kabir'e bir yolculukla sona erecek. Öyle olmalı». 

 

 “Boğaz'ın muhteşem güzelliklerinin”, içinde bıraktığı derin izleri bazı şiirlerle bizlere aktaran ünlü şair, büyüleyici dünyaya giden ve Türklerin gözünde kutsal olan yolun eşiğine bizi götürür. Onun eli önümüzde perdeyi aralamaya hazırdır; bestelediği şarkının görkemli akortları kulağımıza dokunmaya hazır; ama tabir caizse okuru ayine hazırlamak gibidir. Şairin bahsettiği İstanbul'un kıymetli köşesinin tarihini bilmeyenlere aktarmak gerekiyor:

  

Eyüp nedir?

 

Prens Pyotr Andreyeviç'in muhteşem şiirinde anlaşılmaz hiçbir şey bırakmamak için, bu ismin anlamını elimizden geldiğince, Eyüp adını taşıyan alanın genel resmini açıklamaya çalışacağız.

 

İstanbul’da çok sayıda mezarlık var, onların içinde de çok sayıda selvi var; hepsi aynı derecede düşselliğe çağrıdır ve herhangi bir şaire ilham verebilir; ancak Eyüb'ün türbesi ve servi ağaçlarının üzerinde özel bir mühür vardır; doğanın eşsiz güzelliği ile doğu mimarisinin harikalarının birleşiminde özel bir çekicilik burada akmaktadır... Haliç’in bir yay çizerek kıvrılmaya başladığı ve meşhur Kağıthane’ye doğru evrildiği yerde, Avrupa’nın tatlı akarsularıyla (Les Eaux douces d'Europe), beslenen devasa selvi ağaçları, muhteşem bir caminin yanında, görkemli bir türbenin yanında, yaldızlı desenlerle ve yazılarla kaplı mermer abidelerin yakınında göğe yükselmektedir. Her tarafta bu beyaz mezar taşları arasına toplanmış kokulu güller ışıldıyor; bir bülbül bir yerlerde sanki merhumların sakinleşmesi için dua eder gibi şakıyor... İstanbul’un fethi döneminin gizemli efsanesini anlatan herşey, tüm bunlardan ilham alan şairimizin ruhu üzerinde özel bir etkiye sahip. 

 

İşte Ebû Eyyûb el-Ensârî efsanesi:

 

Görkemli kavuğuyla Fatih, Boğaz'ın engebeli kıyılarında çılgın bir sevinç içindedir. Anlaşılır bir gururla; ısrarlı çabalardan sonra kendisine, seleflerine miras kalacak bu değeri biçilmez, pahalı ganimetin öneminin elbette farkında. O zamandan beri İstanbul sokaklarından birine Ölüm  Meydanı deniyor – Yunan Kralı Konstantin, atalarının miraslarını koruyarak kraliyet tacını taşımış biri olarak, kanlı bir kuşatmada basit bir savaşçı gibi düştü ve bununla birlikte Çar-şehri ve tüm Palaeologus krallığı Türklerin önlerinde serildi. II.Mehmet zaferine  zaferler katıyor ve büyük mutlulukla bunun keyfini çıkarmak istiyordu. Mutluluktan kendinden geçmiş haldeyken, saygı duyduğu şeyhi Ak-Şemseddin (Aksaçlı iman güneşi) karşısına çıkıyor ve haşmetli hükümdara Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin bir gece önce rüyasında kendisine göründüğünü bildiriyor. Yezid döneminde Doğu Roma İmparatorluğu'na düzenlenen askeri sefer sırasında, M.S. 48. yılda (Hicri 668) İstanbul surları aşağısında kalan yerde, peygamberin gayretli bir ashabı ve münzevi olan bu ermişin kemiklerinin yattığı mezarı gösterdi. Rüyasında ona "Orada toprak zemin üzerinde, su kaynağının yanında, benim mezarımda bir mermer levha duruyor" demişti. Büyük antik imparatorluğun kalıntıları üzerinde bayrağının dalgalanması bu zaferin Peygamber tarafından takdirinin mührü anlamına geleceği için Sultan, bu rüyada bildirilen yerde derhal çalışmaya başlanmasını emretti. Gerçekten de, kazıcılar belirtilen yerde mermer bir levha buldular ve yanında bir kaynak! Bu kadarı, İslam'ın egemen taraftarı için yeterliydi!

Burası zaman içinde gelişti ve İstanbul’un en önemli nekropollerinden biri haline geldi.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 170. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 170. Sayı