HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
BURHANETTİN ÇAKICI 2
KEMAL BOZOK 3
Nergis Biray, Sema Eynel 4
BURHANETTİN ÇAKICI 5
HUDAYBERDİ HALLI 6
Ece Türköz Oğuz 7
Son günlerde, işim gereği A. Sokağı'ndaki fotoğrafçının önünden sık sık geçiyordum. Vitrinde bir sürü fotoğraf... Nişanlılar, gelin-güveyler, tek başlarına poz vermiş genç kız ve delikanlılar... Daha çok da yarım boy çekilmiş genç kız fotoğrafları. Fotoğraflara dikkatli baktığım yok. Ancak, son günlerde, bu fotoğraflar arasından sanki tanıdık bir yüzün bana tatlı bir gülüşle baktığı duygusuna kapıldım. Yoksa tanıdıklardan, hısım akrabalardan birinin kızı mıydı?.. Önce böyle düşündüm. Bir gün, yine gözüme ilişti aynı fotoğraf. Aldı, beni eski yıllara götürdü. İyice meraklandım bu konuda. Ne vardı bu fotoğrafta, ne oluyordu?.. Merakımı yenemeyip bir gün vitrine iyice yaklaştım. Gözlüklerimi takıp bana dostça gülümseyen bu fotoğrafı incelemeğe başladım. Hayret!.. Bu yüz, bu gözler, bu parlak saçlar beni bundan otuz-kırk yıl öncelerine götürüyor, özlemle aradığım o çocukluk yıllarımın, içimde yeniden canlandığını duyar gibi oluyorum. Bu fotoğraf, çocukluk yıllarım içinde gizli kalmış bir güzelliği yeniden ortaya çıkarmıştı. Bundan emindim. İçimde aşırı bir merak. Kimdi bu fotoğraftaki kız... Derken fotoğraf stüdyosunda buldum kendimi. İçerde bir delikanlı duruyordu. Fotoğrafı gösterip kızın nereli ve kimlerden olduğunu sordum. Delikanlı yüzüme anlamsız anlamsız baktı, başını kaşıdı, düşünür gibi yaptı. "Eğer buralıysanız, bu kızın kimlerden olduğunu bileceksiniz" dedi. Y. Mahallesi'nde ünlü terzi Safinaz Hanım'ın torunu..."
Y. Mahallesi ve Safinaz... Dışarıya çıkıp vitrindeki fotoğrafa bakıyorum. Uzaklarda ve derinlerdeyim. Safinaz, o tatlı Safinaz Abla artık, belleğimde solmaya yüz tutmuş o karlı, sisli kış günlerinin arasından tatlı bir bahar güneşi gibi çıkıp o buğulu bakışları, gül goncası gamzesiyle gelip karşımda duruyor.
Evleri nerelerdeydi; tam olarak hatırlamıyorum. Aklımda kalan, oldukça büyük, çimento yollu, duvar boyları türlü çiçeklerle süslü bahçeleri... Safinaz'la dul annesi hanayda otururlardı. Kafesli, pencereleri perdeli büyük bir hanay. Mahallenin evleri üst üsteydiler sanki. Öylesine sık, öylesine birbirine bitişik. Hatırlıyorum; mahallenin üstünden yüzlerce karga geçerdi. Daha çok da soğuk, rüzgârlı günlerde. Bahçeyi ikiye bölen alçak duvarın üstüne çıkıp kargalara bakardım. Safinazlar'ın (nedense kendisine abla diyemezdim) oturdukları hanayla bizim kira ile oturduğumuz iki odayı bu alçak duvar ayırıyordu birbirinden. Bu iki oda da Safinazlar'ındı. İç savaş sırasında burada altı ay kadar kaldığımızı sanıyorum.
Bu mahalleye, bu eve nasıl geldik, nasıl yerleştik, Safinaz'la ilk karşılaşmamız nasıl oldu; bunları pek öyle ayrıntılı bir şekilde hatırlamıyorum. Sıra düzeni bozuk, bölük pörçük bir sürü anı... Safinaz'ın annesi oldukça yaşlı bir kadındı. Sanki biraz da soğuk. Bana mı öyle geliyordu yoksa?.. Belki de onun yaptığı iş hoşuma gitmediği için böyle düşünmüş olabilirdim. Bu büyük hanaya durmadan yaşlı kadınlar gelirdi. Bürgü denilen kalın başörtülerine sımsıkı sarınmış feraceli kadınlar... Yaşlı kadınlar Ayşe Hanım'a kan aldırmağa gelirlerdi. Hanayaltı denilen küçük bir odada kan çanakları, ustura bıçakları, boynuzlar... Bu manzara hiç hoşuma gitmezdi. Bir de şişeler içinde kapkara sülükler vardı. Tiksinir, korkardım bunlardan; gece büyük bir sülüğün ağzıma yapıştığını görürdüm rüyamda.
İyice emin olmasam da Safinazlar'ın evine bir kuşluk vakti geldiğimizi sanıyorum. Eşyalarımızı bir komşunun öküz arabasına yüklemiştik. Rüzgârlı bir gün olmalıydı. Çünkü bir çarşafımız tarlaların içine doğru uçmuş, babamdan önce koşup çarşafı yakalamıştım. Sonra, daracık, eğri büğrü sokaklar... Öküzlerin kesme taşlara koruna koruna bastıklarını çok iyi hatırlıyorum. Mahallenin girişinde, bahçesinde büyük bir çınar ağacının bulunduğu güzel bir cami vardı. Oradan geçerken camiye doğru giden yaşlılar durup durup bizim eşya yüklü arabamıza bakmışlardı. Daha sonraki günlerde babamın, o uzun kış gecelerinde kendilerinden sık sık söz ettiği kimi yaşlılar...
Babam... Yokluğunu her zaman hissettiğim babam... Babam boş durur muydu hiç?.. Köyde her gün dağa odun kesmeğe giden, çalışacağım, diyen adamın işi bitmez, sözünü ağzından düşürmeyen babam boş durur muydu? Sabahları erken kalkar, eline bir balta alır, mahalle içlerine odun kesmeğe giderdi. Geceleri de camiye... Cami, kaldığımız evin yakınındaydı. Mahallenin üstünden sürülerle geçen kargaların sesleri yitip ortalığa alacakaranlık çökünce müezzinin o kasvet yüklü sesi sanki eski kiremitlerle örtülü mahallenin üstüne çökerdi. Birazdan avluyu ikiye bölen alçak duvarın ardındaki tulumbanın sesi duyulurdu. Bizlere yiyecek bir şeyler hazırlamaya çalışan annem, "Ayşe Hanım yine aptes almaya çıktı" derdi. Sonra eklerdi: "Aman, şu harp bitse de herkes kendi evinde, yuvasında rahat etse..." Yemeği hazırladıktan sonra annem de gider, aptes alır, namazını kılardı.
Ayşe Hanım'ın akşam misafirleri de hiç eksik olmazdı. Ağrı sızıdan inleyen yaşlı kadınlar, kimi gelinler... Kimi geceler, annemle ikimiz de Ayşe Hanım'ın odasına geçerdik. Kadınlar, durmadan cinlerden, perilerden, hastalıklardan söz ederlerdi. Canım sıkılır, uykum gelirdi. Bir aralık bulup kimselere çaktırmadan dışarı çıkardım. Salonda oyalanırdım biraz. Yandaki odadan Safinaz Abla'nın dikiş makinesinin sesi gelirdi. Içimde o odaya girme isteği. Yüreğimde bir sıkıntı. Gider, kapıyı usulca tıkırdatırdım. "Kim o?.." derdi neşesiz bir ses. Kapıyı usulca aralar, kendisine bakardım. Başını ağır ağır kaldırırdı dikiş makinesinin üstünden. Onun o buğulu, çekici gözleriyle karşılaşırdım. Karşımda bir güzellik. Başında oyalı, güvez bir krep... Dudakları tatlı bir gülümsemeyle kıvrılırdı. "Ooo... bizim delikanlı gelmiş yine" derdi. Gözlerimi Safinaz Abla'nın o çekici bakışlarından güçlükle kurtarırdım. İçime tatlı bir huzursuzluk çökerdi. Orada, kapının içinde odayı incelerdim. Duvarda bir halı vardı. Halıda resimler. Yakışıklı bir şehzade, elindeki sazıyla karşıdaki sevgilisine bir şeyler çalıyor. Güzel giysiler içindeki kız elinde bir gül tutuyor. Arkada ağaçlar, kuşlar... Denizin ufkunda, ardında kızıllıklar bırakarak yiten güneş... Bu manzaraya dalardı gözlerim... Sonra, Safinaz Abla'nın o tatlı sesiyle birden kendime gelirdim: "İçeri girmeyecek misin Ali?.." Ayaklarım kendiliğinden içeriye doğru giderdi... Altıma bir döşek çeker, "Otur bakalım..." derdi. Orada oturur, elleri ustalıkla çalışan Safinaz Abla'yı hayranlıkla izlerdim... O, hem işine bakar, hem de benimle ilgilenirdi... Arasıra bakışlarımız karşılaşırdı. Ne diyeceğimi şaşırırdım o an. İçimden kaçıp gitmek gelirdi. Uzun parmaklı ellerine kayardı gözlerim, saçlarının parlaklığı tatlı tatlı başımı döndürürdü. Arada uzun süren bir sessizlik. Sessizliği gene Safinaz Abla bozardı: "Nasıl," derdi. "Güzel dikebiliyor muyum?.." Ne diyeceğimi şaşırırdım önce. Sonra, sesimin titremesini güçlükle engellemeğe çalışarak: "Çok güzel dikiyorsun" derdim. Gözleri ışıldar, gülümserdi. "Madem ki benim dikişimi beğeniyorsun; evlendiğin zaman ben de senin karının elbiselerini parasız dikeceğim" derdi. Utanır, başımı yere eğerdim. "Aaa," derdi. "Katiyen inanmam. Sen söylemiyorsun, ama, senin, köyde muhakkak bir yavuklun var. Yoksa böyle büyük adamlar gibi utanmazsın." Gene de kızamazdım kendisine. Canım da sıkılmazdı hiç. Vaktin nasıl geçtiğini anlamazdım. Neden sonra annem kapıyı tıkırdatır, af dileyen bir tonla: "Safinaz Abla'nı yine işinden aldın bu akşam" derdi. "Bizim yanımızda oturamaz mıydın sanki..." Safinaz abla gülümser, "Yoo... ne işinden alması..." derdi. "Biz ikimiz çok iyi anlaşıyoruz. Bana yardım bile ediyor."
Annemle birlikte çıkar, başlarımızı eğerek komşu kapıdan geçer, evimize giderdik. Soğuk bir yel çarpardı yüzüme, içim titrerdi. Gözlerim gökyüzündeki yıldızlara kayardı. Samanyolu'na hayranlıkla bakardım. Sonra, okulda öğrendiğimiz yıldız kümeleri... Onlara bakardım uzun süre. O günkü yıldızlar, beni çok uzak, büyülü boşluklara götürürdü. Bir yalnızlık korkusu düşerdi içime. Eve girdiğimizde, babamı yatsı namazından dönmüş olarak bulurduk. O yalnızlık korkum dağılırdı biraz. Babam, her zamanki yerinde, teneke sobanın yanındaki pöstekinin üstünde otururdu. Elindeki tespihi durmadan çekerdi. Ara sıra başını kaldırır, annemle ikimize bakar, "Canınız sıkılmadı ya..." derdi. "Biraz daha sabredin. Bazı çorbacılar bu savaşın sona ereceğini söylüyorlar. O zaman, hiç vakit kaybetmeden köyümüze döneceğiz. Bu sıkıntılara sizin için katlanıyorum. Her tarafta tehlike... Yollar mayın dolu. Dün yine odun yüklü bir araba mayına çarpmış."
Kimi geceler tüm mahalle korkunç bir sessizliğe bürünürdü. Evin içinde de bir sessizlik... Uzaklardan köpek sesleri gelirdi. Sonra, çok uzaklardan gelen tüfek sesleri. Annem lâmbanın ışığını kısardı. Babam bahçeye çıkar, tüfek seslerinin geldiği yönü belirlemeğe çalışırdı. "Yine bizim köyün oralarda çatışma var" derdi. "İnşallah kötü bir şey yoktur, olmamıştır." Karanlıkta, annemin üzgün sesini duyardım: "Yarın git, hanın oraya uğra da köyde ne var, ne yok; öğrenirsin. Bizimkileri de ayrıca sor."
Kimi akşamüstleri, Safinaz Abla'yla birlikte, o daracık, kesme taşlarla döşeli sokağın çıkışındaki fırına giderdik. Ayşe Hanım komşu kapıdan seslenirdi: "Hatice Hanım, sizin çocuk evdeyse bir zahmet Safinaz'la birlikte fırına kadar gidiversinler." İçime büyük bir sevinç düşerdi. Hemen hazırlanır, doğruca Safinaz Abla'nın yanına giderdim. Safinaz Abla'yı atlas feracesi içinde, daha da ulaşılmaz bir güzellik olarak görürdüm. Yolda konuşurduk. Ona köyümüzü anlatırdım. Yaptığım oyuncakları... O da bana mahalledeki kimi insanları anlatırdı. Caminin önünden geçerdik. Biraz ilerde içi çuval dolu bir deponun yanından geçerdik. Küçük bir bölmede bir delikanlı duruyordu. Safinaz Abla oradan her geçişimizde biraz duraksar, saçlarına aşağı kayan başörtüsünü yeniden düzeltirdi. Delikanlı da hasır sandalyesinden kalkar, biz fırına gidinceye kadar ardımız sıra bakardı. Safinaz Abla'nın yüzünün rengi değişirdi. Fırına varı varmaz, siyah bereli bir adam üstü örtülü bir tepsiyi Safinaz Abla'ya gösterir, "Bu tepsi sizin olmalı..." derdi. Safinaz Abla tepsinin sağına soluna bakar, örtüyü kaldırıp içine baktıktan sonra alır, aynı yoldan eve dönerdik. Fırına gittiğimiz akşamlar, birazdan komşu kapı açılır, elinde kalaylı bir sahanla Safinaz Abla görünürdü. "Hatice Hanım Teyze, bunu annem gönderdi, buyurun" derdi. Annem sıkılır, "Niye zahmet ediyorsunuz kızım" derdi. "Bizim akşamlığımız var..."
Kimi akşamlar yemeğimizi yedikten sonra kapımız usulca çalınır, Safinaz Abla içeriye girerdi. Babam o saatlerde sobanın başında tütün kıyardı. Annem Safinaz Abla'yı büyük bir saygıyla karşılardı. "Buyur otur kızım" derdi sıkılarak. Safinaz Abla bir köşeye diz çöker, saygıyla gülümserdi. "Keşke oturabilsem, Hatice Hanım Teyze" derdi. "Biliyorsun, bir sürü dikişim var. Bayram üstü de üstelik. Hiç vaktim yok... Ben Ali'yi çağırmaya geldim. Annem Faize Hanımlar'a şişe kapamaya gidecek. Evde yalnızım. Ali derslerini hazırladıysa gelsin. Sen de gel istersen..." Derslerimi acele acele hazırlar, Safinaz Abla'nın yanına geçerdim. Başında o oyalı krepi olurdu hep. Elinde bir makasla kumaşları keser, biçer, ardından dikiş makinesinin tıkırtıları başlardı. İçeride uzun süren bir sessizlik... Safinaz Abla başını kaldırır, gülümseyerek: "Bu böyle olmaz" derdi. "Sen bana kitap okuyacaksın, ben de dinleyeceğim. Aylak durmak yok. Ben de elbiseleri dikeceğim. Olmaz mı? Bunları bayrama kadar yetiştiremezsem benim saçımı başımı yolarlar..." Tekrar yüzüme bakardı... "Sizin köyün kızları da fena mı" diye sorardı. Ses çıkarmazdım hiç... O kalkar, rafın üstünden bir kitap alır, elime verirdi. Kerem ile Aslı. Kitabı elime alır, biraz sağına soluna baktıktan sonra okumağa başlardım. Oldukça düzgün okurdum. Hecelemeden. Arada soluklanırdım. "Yoruldunsa dinlen biraz" derdi. "Ne güzel okuyorsun..." Dalar giderdim Kerem ile Aslı hikâyesine. Bu olağanüstü aşkın büyüsüne kendimi kaptırır mıydım; bilmiyorum. Ama oldukça zevk duyardım. Üstelik, Kerem ile Aslı'nın acılarını yüreğimin derinliklerinde duyardım. Ara sıra Safinaz Abla'ya kayardı gözlerim. Onun, bu aşkın etkileyici havası içinde yüzdüğünden emindim. Çoğu kez gülerek bakardı yüzüme. "Orasını yeniden oku" derdi. "Çok çabuk geçiyorsun." Ben, onun istediği yerden başlayarak okumamı sürdürürdüm. Bu durdurmalar, geriye dönmeler sık sık yinelenirdi. "Oldu mu canım; o kadar çabuk geçilir mi? Tekrar oku orasını da bakalım; Kerem'in Aslı'ya neler dediğini iyice anlayalım..." Geriye dönüp yeniden okuyordum Safinaz Abla'nın istediği yerleri...
O kış, raftaki bütün kitapları bana okuttu sanıyorum. Kerem ile Aslı'dan başka Arzu ile Kamber'i, Leylâ ile Mecnun'u, Tahir ile Zühre'yi, bir de adını hatırlayamadığım büyük bir masal kitabını... Masal kitabını daha istekli okurdum. Orada da engeller vardı, güçlükler vardı insanlar için ama, bir sihirli yüzük, üç tel saç, ya da bir sihirli değnek bu engellerin çoğunun kolaylıkla aşılmasını sağlayabiliyordu.
Masallar dünyasında, aşk hikâyelerinin sevgi, umut, umutsuzluk ve acı dolu sarhoşluğu. Ayşe Hanım'a kan aldırmaya gelen yaşlı kadınların iniltileri, annemin can sıkıntıları ve gizli gözyaşları, babamın yorgunlukları; daha çok Arapça seslerle dolu okul günleriyle geçen bir kış... Ve bütün bunların önüne geçip belleğimi dolduran Safinaz Abla. O çok derinlerden gülümseyen buğulu gözleri ve yanağındaki o tatlı çukurluk...
Oradan nasıl ayrıldık; bir daha Safinaz Abla'yı gördüm mü; bütün bunlar parça parça anılar...
O uzun kış gecelerinde annem, babama sık sık canının sıkıldığından söz ederdi. Babam, "Biraz daha sabredin" derdi. "Benim canım sıkılmıyor mu sanki... Kasaba yer köye benzemiyor. Köyden bir tanıdıkla görüşeyim diye salı günlerini zor bekliyorum. Hiç merak etmeyin. Mart ayının sonunda çıkıp gideceğiz köye. Duyduğuma göre ortalık yatışmış biraz bizim oralarda."
Derken, bizi altı ay önce buraya getiren öküz arabası yine bir kuşluk vakti geldi, kapının önünde durdu. Daha önce annemle babam eşyaları toplamış, sarıp sarmalamışlardı. Bir ara Safinaz Abla da gelip anneme yardım etti. Ben de şunu bunu taşıyordum arabaya. Safinaz Abla bir ara gelip saçlarımı okşadı. "Demek Safinaz Abla'nı burada bırakıp gidiyorsun" dedi. "Peki, bana o kitapları bundan sonra kim okuyacak... Beni fırına kim götürüp getirecek?.." O an içimi dolduran sevinç, hüzün karışımı duygular başımı döndürüyordu. Hiç konuşamadım. Sadece yüzüne bakmıştım bir an; öyle, buruk bir gülümsemeyle. Utanmasam belki de ağlayabilirdim.
Tüm eşyalarımız arabaya yüklenmişti. Ayşe Hanım da çıkmıştı sokak kapısının önüne. Öyle hatırlıyorum. Ve daha birkaç kadın. Araba caminin önünden geçerken orada bulunan yaşlılar babama "Uğurlar olsun" diye seslendiler. Araba o dar sokağı çıkmak üzereydi. Son kez geriye doğru baktım. Safinaz Abla kapının önündeydi hâlâ. Uzaktan bana el salladığını hayal meyal hatırlıyorum.
O günden sonra bir daha da Safinaz Abla'yı görmedim sanıyorum. Babam kasabaya odun satmaya gidip de dönünce, annem sık sık Ayşe Hanım'la Safinaz Abla'yı sorardı. Babam, "Ne bileyim" derdi. "O mahalleye uğramıyorum hiç. "Annem, "Gidip uğrasana" derdi. "Birlikte az günler geçirmedik. Ayıp olur..." Babam sözün ardını getirmek istemezdi önce; sonra, "Galiba Ayşe Hanım ölmüş. Safinaz da Halil Efendi'nin oğluna kaçmış... Öyle diyorlar. Halil Efendi'yi eskiden beri tanırım. İyi insanlardır kendileri." derdi yavaşça.
O an Safinaz Abla gelip otururdu gözlerimin önüne. Masallardaki o "kırk gün, kırk gece" düğünlerinin ardından, "Onlar ermiş muradına..." derken yüzünde dolaşan hoşnutluğu görür gibi olurdum.