Sağır


 01 Şubat 2019


- ”Başa gelen her türlü belanın müsebibi insanın kendisidir” diyen büyüklerimiz ne kadar doğru söylemiş.

- Koyunlarına bakıp, onun sütünü içip, kaymağını yiyip, yününü kırkıp  hiçbir şeye aldırmadan yürüseydi başına bu bela gelmezdi.

Şeytanın ilki elinden tuttu, ikincisi de onu kandırdı, neticede çiftlikte ki koyun kırkma işi bitince ve yünler etraflıca bağlanıp dört köşeli balyalar haline getirilerek kamyona yüklenmeye başlayınca bu da bu kamyonla  kooperatif merkezine gitmeye  karar verdi. Yalnız değildi merkezden gelerek koyun kırkma işine yardımcı olan  iki üç kişi daha vardı. Bunların niyetini hareketlerinde anlayan şoför: Dünkü yağmurdan sonra  yollar çamur ve kaygan kaza maza olursa mesul ben değilim ona göre ! yük almayarak boş dönecek kamyon gelir onu bekleyin. Diye de ikaz etti.

E! Allah korusun! diyen gençler, şoförün olurunu beklemeden, dağ gibi yüklenen yün balyalarının urganlarına yapışarak yukarı çıkıp en üstte oturmaya başladılar. Eveeet! başa, bela insanın kendisinden denmesi boşuna değil, Kıynaş, merkeze gitmese, yarım kalacak bir işi, olmazsa olmaz denilecek bir şeyi, merkeze git diye onun gırtlağına sarılan da yoktu.

Öylesine! Altı ay, kış boyu koyun sürüsünün peşinde olmak, iş bununla da bitmeyip baharın ilk günlerinde kar erimeye, ortalık hafif ısınmaya başladığında koyunların kuzulamasının verdiği telaş onu iyice yıpratmıştı. Bu işler bitince koyun kırkma işine  kooperatifin en usta koyun kırkıcısı olarak katılmaması da mümkün değildi. Bir başı iki olarak sayıları bir hayli çoğalan çifliğin koyun sürüsünü, kendisinin yardımcısı Zeynel ve hanımı Ziypaş’a emanet ederek, koyun kırkma merkezine özel davetli olarak gelmişti. Her sene tekrarlanan bu iş günleri, kızlı erkekli arkadaşları, dostları ile şakalaşmak, latifeleşmek ortamı yarattığı için ona ayrı bir hava ve haz veriyordu. Bu günler onun için yıllık tatil gibiydi. İki günde bir bulunduğu yere birkaç km uzakta olan evine geceleri gelerek, sabah erkenden  işine dönmesi de ayrı bir maceraydı. Vah ! benim yalnızım! diyerek başına yastık, altına minder, yatacağı döşek olan anası Kulpan ana oğlunu hacdan gelmiş gibi kucağına alarak bağrına bassa, evleneli daha iki yıl olan evdeşi Ziypaş kaynanası gibi kucak açarak bağrına basamasa da, sevincini gizleyemez, alttan alttan gizlice gülümseyerek bakar mutluluğunu belli ederdi. Sevgiyle, aşkla sıcak kucaklaşma vakti uzakta değil diyen hırsız bakışmaları dışarıdan bakan birisi olsa derhal anlardı. Sümüklerini sarkıtarak gün boyu kapı ile odanın yukarısını en az yüz defa arşınlayan küçük oğlu Tilevberdi de iki elini yayarak babasına kucak açardı.

Başa gelecek belanın sebebi, insanın kendisidir. denilen bu olsa gerek. Aradan bir iki hafta geçtikten sonra, iyice sıkıldığı, bıkkınlık  getirdiği çiftlik hayatını azda olsa unutmaya başladı. Sıcak yuvasını ve onun lezzet dolu aile ortamını her ne kadar kıyamazsa da, geniş dünyanın bir köşesini göreyim. Büyük hamama giderek güzelce yıkanayım, oradan da berbere gidip traş olayım, sonra orda geçireceğim iki-üç gün içinde birahaneye uğrayıp arkadaşlarla beraber kana kana bira içerim diye düşünerek, böylece kendince sebepler yaratarak, yola çıkmaya karar verdi. Kişinin niyeti ne olsa da bunun gerçekleşmesi Ulu yaratıcının elindeymiş…..

Urganlarla sıkı sıkı bağlanmış yün balyalarla yüklü kamyon yokuş aşağı doğru hızlı, yokuş yukarıya doğru da nazlı bir şekilde dağın delik deşik çukur yolundan sallana sallana beş altı tepeyi aştı. Önünde ki bir tepeyi yamacında dolanarak çıkmaya başladığında yüzü kabarmış gibi gözüken sarı çamuru yarıp geçemeyen aracın tekerlekleri olduğu yerde dönmeye başlaması bir yana gerisin geriye gitmeye ve kamyon yokuş aşağıya doğru yan yatmaya başlayınca Tepeye doğru atlayın! diye bağıran şoförün canhıraş feryadı işitildi. Kıynaşın yanında oturan arkadaşları kendilerini tepeye doğru attıklarında bu daha yerinden yeni kalkmıştı, yuvarlanmak üzere olan kamyon onun atlamasına fırsat vermedi. Öldüm! düşüncesi bütün vücudunu kapladı. Yuvarlanan sadece  kamyon değildi sanki, dağ, taş ve bütün dünya beraber gidiyordu. Gözünden şimşekler çaktı, bedeninin üzerinden yumuşak ama çok ağır bir bir şeyin sıkıştırarak geçtiğini hatırlıyordu. Düştüğü yerden son bir gayretle hayata tutunmak için kalkmaya çalıştıysa da vefasız dizleri derman vermemişti. Hiç bir şey duyamaz ve hiçbir şey göremez oldu. 

Aradan bir aya yakın zaman geçtiğinden bihaber, Gözlerini hastanede açtı. Hayatta olduğunu hissettiğinde, yüzüne bakarak iki gözü iki çeşme ağlayarak karşısında oturan anası Kulpan ile evdeşi Ziypaşı gördüğünde gözyaşlarını tutamadı. Bu sırada içeriye Doktor girdi. Üçü kendi aralarında konuşmaya başladığında sadece dudak kıpırtılarının göründüğü sessiz film gibiydiler. 

Yine aradan bir iki ay geçince kırılan kaburga kemikleri  ve diğer kırıklar iyileşince yerinden kalkabilecek duruma gelmişti. Gözleri görmekle beraber kulaklarının artık duymadığını sağır olduğunu anlamıştı. Bu söz böyle söylenirdi diye tahmin ederek konuşuyor fakat kendi duymadığı için sözlerinin farkına varamıyordu. Sesinin yüksek mi, yoksa fısıltı halinde çıktığını da anlayamıyordu. Zamanla  Şunu ver! Su ver! gibi kısa sözlerin dışında gittikçe sözleri azalmaya başladı. Ona söylenecek bir konu olduğunda Ziypaş  kağıda yazarak anlattığı için, onun yanında konuşma defteri ve kalemi devamlı bulunuyordu. Ziypaşın yazdıklarına baktığımızda o yün balyaların sayesinde hayatta kalmış. Buna rağmen kafasını kayalara çarpmış, beyin sarsıntısı geçirmiş ve vücudunda kırıklar meydana gelmiş. Kasaba doktorları ve İlden gelen uzman doktorlar onu tedavi ederek sağlığına kavuşturmasına rağmen dünyası sessiz ve sedasız kaldı. Aradan bir yıl geçtiğinde atına binerek çiftliğe geri geldi.

Yürek sırrının, gözlerin nuru ile anlatıldığı sağır yıllar kendi hükmünü yürütmeye devam etti. Oğlu Tileşi okulunu bitirerek hiçbir tarafa gitmeden babasının eli kolu ayağı oldu. Kaza geçirdiği yıl anasının kursağında olan kızı genç kız oldu evlendi ve yuva kurdu. Kulağının açılmasına, uğur olsun diye kızının adını Ümit koymuştu. Kızı onun kendisine olan ümitlerin kırmadan terbiyeli, edebli ve ahlaklı bir genç kız olarak büyüdü ama UĞUR u tutmadı, çift kulağı vücudunda fazlalık olarak kalmaya devam etti. Zamanın da şakalaşıp, latifeleşip güzel sohbetler ettiği dost ve yarenleri de bununla konuşarak zevk almayız diye düşündüklerinden mi bilinmez zamanla yanına gelmez oldular. Bir taraftan da oğlu Tileş ve gelini, gezmeyi ve misafir ağırlamayı çok seviyordu. Bunlar nereye kime ve neden gidiyordu bununla da ilgilenmiyordu. Arada bir oğlunun evde arkadaşlarıyla toplanarak sohbet ettiklerini görüyor. Dombura çalıp eğlendiğini hep bir ağızdan şarkı söylemelerini hepsinin ağzının aynı anda açılıp kapanmasından anlıyor ve kendisini bu âlemden dışlanmış olarak hissediyordu. 

Dış dünya ile alakalı Kruçev gitti! Brejnev geldi! vb. haberleri Ziypaş  deftere kısa kısa not ederdi. Cancağızımın! Yalnızımın toplum içine katıldığını göremeden gidiyorum diye vefat eden anasının da  tatlı sözlerine  hasret kalalı onu toprağın koynuna vereli on defa yaylaya göçerek, on defa da yaylanın ilk yeşilliklerine serildi.

Günlerden bir gün eşi, oğlu ve gelini cenaze evinden gelmiş gibi kaşları çatık ve üzüntülüydü. Ne oldu acaba? diye şaşkınlıkla mırıldandı. Ziypaş  konuşma defterine  Konayev görevinden alınmış yerine bir Rus olan Kolbin diye biri getirilmiş, buna karşı meydanlara çıkan Kazak gençleri yakalanarak cezalandırılıyormuş. Diye yazdı. Neden? Niçin? diye sormadı, derin bir iç geçirdi de arkasında ki mindere yaslanarak kendi kendine derin düşüncelere daldı. Neden? Niçin? denilen soruların cevabını bulamayacağını iyi biliyordu. Sadece meydanda ki gençlerin sağ salim evlerine dönmesini temenni etti.

O mevcut alemle değil, kendi ocak başı ile de eskisi gibi münasebet kuramadığını git gide yalnızlaştığını fark ediyordu. Bu olaydan dört beş sene sonra evdekiler küçük pilli radyoyu ortalarına alarak dinliyorlardı. Oğlunun ağzı kulaklarında iki avucuyla alkış tuttu ve koşarak gelerek babasının yanaklarında öpmeye başladı. Oğul ve gelin ayıbı bir kenara koyarak ilk defa görüşüyorlarmış gibi kucaklaşarak dışarı çıktı. Ziypaş'ın gözleri dolu yaş, o büyük bir şaşkınlık içinde olduğunu fark ettiği kocasının ne oluyor demesine fırsat vermeden konuşma defterini eline alarak Biz Bağımsızlık aldık! diye yazdı. Doğrusunu söylemek gerekirse Bağımsızlık kelimesinin manasını tamamen unutan beyin Nasıl bağımsızlık? Bağımlılık birine bağlı olmak demek değil miydi ? biz çiftlik müdürüne, ondan da yukarı Kooperatif başkanına bağlı değil miyiz? ne yani şimdi onların birisini görevinden mi aldılar. Gözlerimiz yaşaracak kadar sevinmek niye? onlardan ne kötülük gördük?. anlaydıysam arab olayım. Diye düşünmeye başladı. Kocasının meseleyi anlamadığını hisseden Ziypaş defterine yine eline alarak şunları yazdı. 

Biz, bağımsız bir devlet olduk. SSCB ne, Ruslara bağlı değiliz artık. Üstelik bizim bağımsızlığımızı ilk tanıyanda Türkiye  olmuş.

Kıynaş, her ne kadar büyük bir sevincin olduğunu anlasa da SSCB de ne, Rus’a bağımlı değiliz artık ! sözünü bir kaş defa okusa da onun  önemini anlamak da güçlük çekti.

Aradan çok zaman geçmeden çiftlikteki çobanlar huzursuzlanmaya şimdi ne olacak diye korkmaya başlarken, ilçede ki yüksek mevkii ve siyasi güç sahipleri kooperatifin mal varlığını yağmalama telaşına düştüler. Ziypaş'ın yazdıklarından anladığı kadarıyla kooperatif dağılmıştı. Kendisinin sorumluluğunda olan hayvan sürüsü, ahır ve diğer müştemilatla beraber  yayla ve kışlakta kooperatif başkanı Alkambay’ın özel mülkiyeti olmuş. Bu adam aklı erdiğinden beri en alttan başlayarak kooperatif müdürlüğüne kadara basamak basamak yükselmiş birisiydi, şimdiye kadar onun hakkında hiç kötü bir şey duymadık. Kimseye kızıp bağırıp çağırdığını da görmedik. Merhum babası, onun hakkında    uygun adımlı ve hesabı düzgün bir delikanlı  derdi. Kıynaş, Hükümet ona güvendiği için mal mülkün çoğunu ona vermiştir. Diye kendi kendine yorum yaptı.

Uzun yıllara  varan emeği göz önüne alınan Kıynaş’a, yirmibeş kuzulu koyun, beş adet buzağılı sığır, kendi bineği at’ına ilave olarak   taylı iki kısrak verilmiş, buna da özelleştirme deniyormuş. Demek çoluk çocuğun börklerini havaya atarak sevinmeleri boşuna değildi. Bağımsız olmanın  temelinde bu ve buna benzer güzellikler varmış. Diyerek kendince sevinmişti. 

Zamanla ilk başta verilen hayvanları bir az daha çoğalarak varlıklı bir aile haline de gelmişti. Bu ana kadar  eline geçen iki- üç yılkısı tedavi  ve ilaç yoluna harcanmıştı bir türlü bolluk olmamıştı. Şimdi ki durum gökten düşen bir zenginlik oldu. Demek, hükümet sokakta bırakmaz dedikleri bu olsa gerek diye böbürlendi.

Davar, yılkı ve arazi sahibi Alkambay nakit parası yetmediği yerde  emek haklarını koyun kuzu vb. hayvanlarla ödüyordu. El alemin dediğine bakarsak eski koop.başkanının bu görünen mal mülkünden başka da  elli-altmış sığırı ile yüze yakın yılkısı olduğu bunlarla birlikte yaylanın en güzel yerlerini, üç-dört kışlak’ı sahiplendiği bununla da yetinmeyerek, otlak, mera ve tarlaya sahip olduğu söyleniyor.

Kıynaş’ın şaşırdığı bir şey daha, eskiden dükkan raflarına koyacak yer bulunamayan yiyecek azık vb. şeylerle beraber el yıkayacak sabunun bile ortadan yok olmasıydı. Bunların hepsini kim nasıl ve neden topladı.?!!! Nereye götürdü ? Bir zamanlar kamyonet dolusu olarak getirilen  bu malların neden aniden ortadan kaybolduğuna bir türlü anlam veremiyordu. İşin ilginç yanı kendilerini iş adamı diye tanıtan, Almatı ve diğer illerden gelen tüccarlar, yük kamyonlarına yükledikleri  un, yağ, şeker, bisküvi vb. malları getirip satmaya başlamalarıydı. Bunlar paranın ne olduğunu da bilmezler, mallarını koyun,kuzu,sığır,yılkı ile becayiş yaparak satmak isterler.Böylelikle nerdeyse bir iki kilo şekere bir koyun,bir cuval una bir iki sığır verilmeye başlayınca zamanla milletin elinde mal da kalmadı. Böylelikle aniden zengin olan bu biçare yine aniden yoksul duruma düştü. Alkambay’ın irili ufaklı hayvan sürüsü de, benzin, mazot vb. vasıta ihtiyaçları için bezayişte kullanıldığı için azalmaya başladı. Evvelden otlaklara sığmayan hayvanlar böylelikle azaldı yaylar sahipsiz kaldı. Ahırlar boş kaldığı için harabeye dönüştü.

Alkambay’ın kalan hayvanlarını onun başka bir çobanına teslim ederek kooperatif merkezi olan köye göçerek işsizler kervanına katıldı. Elinde olan az sayıda ki hayvanlarını otlaklara götürüp yayıp geliyordu. Oğlu Tileşi Alkambayın tarlasını sular, ekinlerini ve mera da ot biçerdi. Zamanında ehliyet almış olması da, patronunun arabasını arada bir sürmesine de neden oldu.

Bir gün yanına gelen Alkımbay konuşma defterine söyle yazdı: Benim ekili alanlarıma ve meralarıma koruyucu ol. Hakkını öderim. Hiç bir şey duymamasına rağmen ufak tefek işlere yarıyorum diye düşünen Kıynaş bu teklife birden onay verdi ama kendi atının çok yaşlı olduğunu gece gündüz uzak vakit binmeye yaramadığını belirtti. Bunun üzerine Alkımbay sana bineceğin güçlü bir at vereceğim diye deftere yazdı. Traktörüne bindirerek köye pek uzak olmayan yoncalık ve otlak merayı gösterdi. Ekili tarlaya bakan başka birisi varmış, o sadece buralara bakacak köylünün hayvanlarının buralara girmesini önleyecekti.

Genç ve güçlü bir at’a binen Kıynaş yeni işine büyük bir şevkle başladı. Başladı başlamasına ama köylüler hayvanlarını ücretli çobanlara teslim etmiyor, ne haliniz varsa görün dercesine başı boş salıveriyordu. Sığır kadar vurdum duymaz bir hayvan herhalde yeryüzünde yoktur. Kıynaş’ın  uzun kamşısının tadını defalarca tatsa da sanki sizler için ekildi bu yerler denmiş gibi yoncalığa doğru koşmaya başlarlardı. Bir çok defa sayısız sığırın sırtını kan revan içinde bırakarak sahiplerine teslim etse de, bu yaptığın doğru sen haklısın ! diyen olmadığı gibi elinde sopa ile kendisine karşı bağırıp çağırarak çıkanlarda oldu. İşin iyi tarafı kulakları duymadığından kimin ne söylediğinin farkında değildi ama kadınların yüz ifadesinden ne dediklerini tahmin ediyordu. Bazı bir aksakallıların ve gençlerin kendisini attan düşürmek için yaptıklarını görünce kendi kendine nasihat ederek Sana itimat edilerek verilen bu işe bir yaz bir sonbahar dayan sabret diyordu. Eşi Ziypaş ile oğlu Tileş’te bu işi bırak ! demeye başladılar. En sonunda  Ziypaş  halkın bedduası seni ve çoluk çocuğunu çarpmasın. diye ağır yazınca bindiği at’ı sahibine teslim ederek işi bıraktı. O, her ne kadar işten ayrılsa da, yıl boyunca  başı boş sığırların ve halkın davasının sürdüğünü hissediyordu. Bu durum aklına geldikçe de Birisinin özel yeri otlağı, ekini denilen şeyi hiçbir zaman anlamayan dört ayaklılar ile Köyün dibinden başlayan yukarı yayılıma kadar giden alan, Alkambayın babasından mı kalmış ? diye ortalığı velveleye veren iki ayaklıların bitmez tükenmez kavga ve davasından tam zamanında kurtulduğuna sevinirdi.

Ulu yaratıcının rahmet ve merhameti gelecekse her türlü zorluğun önü açılır iş bir anda düzelir. İlce merkezinde yaşayan evli kızının evine giderek torununu görüp bir koklamak isteği bütün benliğini sardı. Misafirlik elbiselerini giyerek,ziypaş’a Şehre gidiyorum diyerek haber saldı. Beş altı yıldan beri halk, her ne kadar otobüsü unuttuysa da İlçe merkezine gitmek için vasıta kıtlığı yoktu. Eskimiş Juguli ve Moskoviç marka otomobilleri olan gençlere ikiyüz tenge verdin mi tamam,sadece dört kişi olana kadar beklemek vardı.Kimseyi bekleme acele işim var diyerek, sekizyüz tenge verdin mi arkasına bile  bakmadan seni şehre bırakırlardı.Gerdeğe girecek damat gibi niye bu kadar acele ettiğini kendisi de bilmiyor.İki yolcuyu bindirerek  iki yolcu bekleyen şöföre 400 tenge vererek hadi gittik dedi. Parayı alan sürücü hemen yola koyuldu. Bu da rast gidecek bir işin olması açısından Ulu Tanrının bir takdiri olsa gerek. Kendisinden birkaç yaş küçük komşusu onu elleriyle işarete ederek  sürücünün yanına oturtmuştu. Araba yola düzgün bir şekilde çıkarak hızla yol almaya başladı. Bir ara iki vasıtanın yana yana çok rahat geçebileceği yolda, içinde bulunduğu araba yolun kenarına doğru yan yan gitmeye başladı. Kapı koluna sıkıca tutundu, tam bu sırada arabanın önüne geçerek giden bir şeyi köpek zannetmeye kalmadı bunun araba lastiği olduğunu anladı. Öldüm  sedası bir kez daha bütün benliğini sardı ama yine ölmemişti. Başına gelmeyen kalmış gibi, başı yine bir sert bir darbeye maruz kalır beyni zonklar. Dünya bir kez daha altı üstüne gelmiş gibi oldu. Ölmediğini anlamak için gözlerini açmaya çalıştı. Bu arada bir takım gürültüler beynine yetişiyor, sadece kulağı değil bütün vücudu duyuyormuş gibi oluyordu.

- Ölmemiş! yaşıyor!

- Bak! bak! gözünü açtı.

- Ah! Ah! Allah sakladı.

- Evet bu sesleri net bir şekilde duyarak yatıyor, hatta havaya asılmış gibi durarak feryat eden serçe kuşunun da sesini duyuyordu.

Ah! yalan dünya  ah! insanlarını sözünü, serçenin nağmesini duymak ne güzel bir baht idi ama bu mümkün değil, belki ben öldüm ve öbür dünya da ki sesleri duyuyorum. O elleriyle ayaklarını kıpırdatmaya çalıştı, başını tutarak kendisine eğilerek bakanlar da yol arkadaşları  idi. Belki onlarda öldü, yanıma gelenlerde onların ruhudur. Diye düşünmekten kendini alamadı. Kafasını çevirerek etrafına baktı. Küçük dağın tepeleri de gözüne ilişti. Ön ve arka camları kırılan, taksi, beli yamulmuş gibi bir az ileride yatıyor.

-Araba yuvarlanmaya başladığında bu adamın kapıdan düştüğünü gördüm, eyvah! adamcağız öldü! diye düşünmüştüm. Sürücünün bu sözlerini duyduğunda .

- Ben dirimiyim ? diye sormuştu.

- Hepimiz hayattayız ! diye yüksek sesle bağıran sürücünün sesi ovada yankılandı.

- Ölmediysem ben sizlerin söylediklerinizi duyuyorum ya kardeşlerim, kulağım açıldı demek, doğru söylüyorum, hayatta olduğum gerçekse ben her şeyi duyuyorum. Ben sağır değilim artık.

- Bu zavallı ne diyor ?

- Gerçekten kulağı açıldı galiba !

- Aha ! iki kulağından da kan akıyor.

Kıynaş’ın bu sözlere önem vermeye gücü yetmedi. Canhıraç yerinden fırlayarak köyüne doğru yol aldı. Kendisinin iki gözü iki çeşme ağladığının da fakında değil çünkü o, mavi sema  ve kara yer arasında ki en mutlu insandı. Çünkü o, elli yıla yakın bedeninde can taşımasına rağmen bütün alemden dışlanmış sağır ve sessiz dünyadan dışarı çıkmıştı. Merhametine kurban olayım Allahım! diye tekrar tekrar dua etti.

Ana, babası bu dünyaya geldiğinde  sıkıntı zorluk keder görmesin manasına gelen KIYNAYAT adını koymuşlar ama şımartmak ve nazlandırmak adına onun adını KIYNAŞ diye kısaltmışlardı ama bu söyledikleri, Allah, buna biraz sıkıntı ver hayatını zorlaştır gibi bir emir kipi olmuştu. Evet başından geçenlerden daha sıkıntı ve dert verici bir şey olamaz diyerek aile fertlerine,arkadaş ve tanışlarına:

Hayata yeniden gelmiş olan bana bundan sonra KIYNAŞ demeyin bana esas adım olan KIYNAYAT deyiniz diye rica minnet söylemişti.

Böylelikle, Dünyaya yeniden gelen Kıynayatın köyünün aksakallarıyla ve dostlarıyla iftar, bayramlaşma, toy-düğün vb. sosyal hareketlere katılmaya başlamasına birkaç yıl oldu. Eğer, o taksinin arka lastiği kopmasa  iki takla atıp durmasa ve bu arada kafası bir taşa çarpıp kulaklarında kan gelmese…. Eğer…eğer. Allahın yanına koştuğu sevgili ve vefalı eşi Ziypaş ile konuşarak, Allah’ın da  merhametiyle her şey rast gitti diye düşünerek taksisi param parça olan gencin arabasının tamir edilmesine yardım için bir öküzünü verdi. Bir kısrağı da keserek köyde toy yaptı.

O zamandan beri memlekette neler oluyor ? Bağımsızlığın ilk meyvalarını tadan, aklını başına toplayan halkın morali nasıl.?Bütün bunlara dışarıdan da olsa siyasi yorumlar yapan aksakalların sohbetlerinden KIYNAYAT bir az bilgi sahibi oldu.

Dediklerine bakarsak, sahipsiz kalan  yaylak ve kışlaklar tekrar ele alınmış, yaylarda canlılık tekrar başlamış. Fakat sürü sürü koyunlar, sığırlar ve yılkılar her bir köyden ve ya şehirlerden ortaya çıkan yeni zenginlere aitmiş. 

Araziler satıldı ve ya birilerine falanca yıla kiraya verildi gibi sözler sıkça duyulur oldu. Köylüler ahırında ki üç beş sığır, beş on koyun ve keçisini yayarak endişe içinde hayat sürüyormuş. Geçen yıl Çinliler,  köye yakın bir kısım araziyi kiralamış ve buraya tahıl ekmiş köyün gençleri çalışmıştı. Bu işin kötü tarafı  ölüler mekanı haline gelen bölgeye giden kestirme yolu da sürerek ekmeleri bir az sıkıntı doğurmuştu. 

Yakında toprak komsyonunda birkaç kişi gelerek toplantı yaptığında  toplum önünde söz söylemeyi özlemiş birkaç kişi bir az şakıdı. Komisyon yetkilisinin Yabancılara yer satılmayacak, kiraya da verilmeyecek, önceden kanunsuz olarak verilen yerler tekrar ele alınacak soruşturma açılacak demesi milletin içini rahatlatmıştı. Alkambay’da başka yerlerden bana yoncalık ve mera verilirse ,köy yakınında ki yerlerimi halkın yayılımına veririm diye güzellik tanıttı. Yıllardır değil toplantı da konuşmak iki üç kişinin önünde bile konuşma yapamayan Kıynayatta kürsüye çıkarak:

- Korucu olduğum sırada vazifemi doğru yapma adına, bir çok köylümün kalbini kırdım, bundan dolayı hepsinden özür diliyorum. Diye durakladı ve eline mendilini alarak alnından akan teri sildi. O sıralar başka bir insan idim hepsini biliyorsunuz. Şimdi de başka bir insan oldum.

Saklayacak bir şey yok, hayvan bakarak onunla geçinen insanlar olan siz köylülerimin içinden çıkan zenginler ile başka yerden gelenlerin köyümüz etrafındaki arazi ve yaylakları adeta gasp eder gibi sahiplenmesini anladığımda  hiçbir şeyden haberim yok sağır olduğum dönemdi, buna rağmen yapılan işleri doğru olarak kabul ediyordum. Fakat şimdi ! o, biraz duraklayarak kısaca şöyle devam etti.

- Şimdi işte, Kara inek, börte keçiden  vazgeçemeyecek halkın derdine derman olmak için buralara kadar gelen sizlere teşekkür ediyorum. Bu halkın sorunlarını hiçbir zaman unutmamanızı temenni ediyorum. Halk dediğimiz burada oturan hepimiz. Özellikle bizler için buralara kadar yorulan sizlerin de eviniz çoluk çocuğunuz var değimli ?.Cenabı Allah hepinizi hiçbir şey göremeyen kör, hiçbir şey duyamayan sağır olmaktan saklasın. Bunu iyiyi kötüyü ayırt edemeyecek yıllar kendi başımdan geçtiği için özellikle söylüyorum. Diyerek kürsüden indi.

Salonda oturanlar kendi aralarında konuşmaya başlayınca Köy muhtarı onlara seslenerek bir şeyler anlatmaya koyuldu. Herhalde Kıynayatın bir kaza sonucu uzun yıllar sağır kaldığını, yine bir kaza sonucu kulaklarının açıldığını anlatıyor olsa gerek…..

O,o gece rüyasında kendisinin ata mekanı haline gelen yaylasının bir tepesine çıkıp oturduğunu, dere kenarı ve otlaklar meleyen kuzular, böğüren sığırlar, kişneyen yılkılarla dolu. Her tepeye dikilen keçe evlerin bacasından çıkan gri duman sema ile ev arasında  çekilmiş bir bir ip görünüyordu diye anlatır.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 146. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 146. Sayı