HaftanınÇok Okunanları
MEMMED İSMAYIL 1
Coşkun Haliloğlu 2
Serdar Dağıstan 3
CELAL ÂL-I AHMED 4
Süleyman Abdulla 5
Ercan Argınbayev 6
Aysel Fikret 7
Anaokulundaki küçücük tombul şarkıcı Dursunay’ı gör- dükten sonra, böylesi sevimli bir kız dünyaya getiren aileyi tanımak isteyip, Dursunay’ın annesinin işten döndüğü vakti öğrenip evlerine gittim. Dursunay beni güler yüzle karşıladı ve yukarıya oturma- yı teklif etti. Ben pencereye dizilen kâse güllerin yanın- daki sandalyeye oturdum.
Bahtıhan’ın bakışında bura- ya niye geldiğimi merak ettiği belli oluyordu:
- “Bu adam ne diye gelmiş ki?” - diye düşünü- yorsunuz değil mi dememle birlikte:
- Hayır, hayır - diye aceleyle cevap verdi Bahtıhan, fakat onun bana sakin gülüşünde “gönlümden geçeni nasıl da bildin” dediği seziliyordu.
Ben ona az çok hangi konuları yazmaya he- vesli olduğumu, anaokuluna gittiğimi, kızı Dursunay’ı gördüğümü, onun temizliği ve gönüllü hayatından bahsettim. Kızcağıza ya- kınlık hissettiğim için, onun ailesini de ziyaret etmek istediğimi söyledim. Bahtıhan memnun olmuş, kızının gözlerine benzeyen ceylan gözleri ışıldamıştı. Ellili yaşlar civarındaki bu bahtlı ana kızını çok iyi görmemden ve onu övmemden morali yükseldi ve kendi kendine konuşmaya başladı.
- Ben dile gelir, nazar değer şeklindeki sözle- re artık inanmıyorum. Ama Dursunay üç yaşına girene kadar hiç kimseye göstermeyip boynuna nazar- lık astım. Bu yaptığıma şimdi ise gülüyorum.
- Peki şimdi niye nazarlığa inanmıyorsun?
- Sizler hepsini bildiğiniz halde bana soruyorsunuz, - dedi Bahtıhan biraz ukalaca gülerek.
O, beni bildiğim halde kur- nazlık ederek lafı karıştırıyor,
- diye düşünüyor olmalı. Ben ona:
- Biz köylerde yaşayıp sizlerle birlikte çalış- madığımız için kim ne fikir sahibi bilemeyiz,
- dedim.
Şimdi o ciddi bir tavırla söze başladı.
- Kısacası eskiden mezar şeyhleri, hoca, cin- ci, bahşıların bizi ne kadar ahmak yerine koy- duklarını anlatmaya kalkarsak söylenecek çok şey var. Onlar bizim gibi fakirlerin beynini yıkayarak elimizi kolumuzu bağlayıp toprak ağası zenginlere vermek için “keramet” gösterirlermiş. Dünyada ne zordur deseler, yok- luk denildiğini biliriz. Fakat o kaderin işi diyerek başımıza gelen bütün belaları, afetleri o kaderden gördük. Partinin önderliğinde on yıldan beri değişimler ve aldığımız eğitimler bizim gözümüzü iyice açtı. Şimdi dönüp ba- kınca bizim nasıl gün geçireceğimizin alnımı- za yazıldığı yalanmış. Biz eskiden zenginler şanslı doğmuşlar, fakirlerin ise küçük vaazla ra, nasihatlere aldandığını gördük. Aslında zenginlerin şansını da büyüten bizim gibi fa- kirlermiş. İşte bakın, şimdi biz zenginler için değil, ne kadar emek, çaba göstersek, ken- di kaderimiz için böyle büyüyen bir zamana eriştik.
O, gözlerini kırpıştırarak bir süre durdu. Ben dikkatle bakarak onun aklına bir şeyin geldi- ğini sezdim, fakat onun aklına gelen şey in- sana memnuniyet vermiyordu, kaygı mı yoksa başka bir şey mi işte bu onun yüzünden anlaşılmıyordu.
- Sizler Dursunay’ı övüyorsunuz. Gerçekten kızım akıllı, ben onu çok seviyorum. Ne diye onun adını Dursunay koydunuz? - diye sor- du Bahtıhan. O soruyu sorar sormaz benden cevap beklemeden sözüne devam etti, - Ben yedi çocuk gördüm. Üç evladım daha küçücükken öldükleri için “çocuğu durmaz hatun” namını aldım. Dördüncü evladım erkek idi. Bu sefer o dursun ölmesin diye adını Durdu koydum. Uzun ömür dileyerek mezarlarda ateşler yaktım. Elbisesine nazar boncuğu tak- tım, boynuna muska astım. Bu nazarlık bize ucuza da gelmiyor. Bir yaz boyu topladığımız yumurtayı mollaya vererek zorla muska bağlattırdım. Şekli bağlatıp, okunmuş su yaptırıp içirdim. İşte görüyorsunuz, bunların hiçbiri fayda etmiyor, sonunda o evladım da öldü. Beşinci kez yine erkek dünyaya getirdim. Bu evladımı mübarek mezarlığa götürüp adını da Niyaz koyduk. Erkek de olsa şakağından küçükçe bir saç kesip koydum. Mübarek me- zarın da merhameti gelmedi. O evladım da ölüp gitti. Ah ederek, ağlayarak yürek bağla- rım ezildi gitti. Tövbe rabbim, günahımızı af- fet, tövbe diye her sabah vakti kalkarak feryat ettim. Fakat günahımın ne olduğunu, çocuklarımın uzun ömür süremeden ölmelerinin sebebini de bilemedim. Hatta bağımsızlıktan dört yıl sonra dünyaya gelen işte şu kızımın adını da eski kafalılıktan dursun kalsın diye Dursunay koydum. Üç yıl boyunca eski muska astım. İşte bunları birkaç yıldır öğrendikleri- miz, aldığımız eğitimler vesilesiyle yavaş ya- vaş düşünmeye başladık. Suçlular biz değil, yedi başlı canavar gibi bizim kanımızı terimizi emip halsiz bırakan patronlar imiş. Onun için geçmişte çocuklarım aç ve yarı çıplak kalmış, ömür sürememiştiler. Öf, bırakalım bunları,
eskiyi hatırlayınca insanın kalbi sızlıyor.
Bahtıhan’ın yüzü tıpkı acı bir şey yutmuş insa- nın yüzü gibi buruştu. Kendisinin de söyledi- ği gibi geçmişin acı dolu hatıraları, kaygıları aklına gelerek yüreğini acıttığı çok belli idi. Bu yüzden, o geçmiş hayatı hakkında genel konuşmaktan öteye geçmeyecek gibi görü- nüyordu, ama ben:
- Eskiden sizin ne kadar yeriniz vardı? - diye sordum. Bahtıhan istemeden yine geçmiş ha- yatı hakkında hatıralarından anlatmaya de- vam etti:
- Başımızdan doppamız düşe, başkalarının yerine düşerdi. Demek istediğim bizim top- ladığımız yer şu tarafta dursun, doppamızı koyacak yerimiz yoktu. Çocukların babası yer sahibi patron ile tarlayı ayıkladığınca, onların bir yıl bize oturmamız için verdiği ev karşılı- ğında patronların yemeğini yapıp, çamaşırını yıkardım. Ev dediysem de, şu oturduğumuz evi düşünmeyin. O evler buzağı koyulan kü- çükçe ağıllardan bozma idi. Böyle eski dam- ların içi kapkaranlık, rutubetli ve pis kokuyor- du. Bunları bin zorlukla insan yaşayacak hale getirdik. Evin içine girilince patronlar oradan kovalayarak eski samanlığa taşırlardı. “Evi ol- mayanın canı yok.” dedikleri tam da bu. Biz hızla ondan da beter karanlık bir mezara giri- verdik, rutubetli bu yerde birer parça eski ke- çenin üstünde yattık. Burada yemek yiyip, bu yerde oturup, bu yerde karnımızı doyuruyor- duk. Bu yerde doğum yapıp, bu yerde çocuk baktım. Kazan da, beşik de, tas da, yemek de, erzak da hepsi işte şu kara kazanın etrafın- da olurdu. Önceki üç evladım böyle evlerde daha yaşını doldurmadan ciğerlerine soğuk alarak yaşamlarını yitirdiler. Ben o zamanlar- da çocuklarımın böyle afetlerle karşılılaştığını bilmeden “cin vurmuştur” şeklindeki sözlere inanıp, alın terimle kazandığımı üfürükçü de- nilen yalancılara verirdim… Hey gidi günler hey” dedi, - Bahtıhan yutkunarak, kaşlarını çatmış halde bir kelime daha edemeden ses- sizleşti. Onun yüzüne dikkatlice bakıyordum. Yeni hayatın nurlarının parladığı gözünden yaşlar akıyordu. Onun eğrilen dudaklarının etrafında deminden beri görmediğim ince kıvrımları fark ettim. O çizikler, şimdinin bu şanslı anası geçmişte çektiği külfetlerin hatıra
çizikleri idi. Ben onun acı hatıralarını hatırlat- tığım için kendimden utanarak:
- Evet, şimdi o günler unutuldu gitti, - dedim.
- “Gördüğün günü unutma, çarığını kurutma” demişler dedi Bahtıhan açılarak. O anda onun gönlü yumuşayarak, yüzünde mülayim bir tavır belirmişti. O geçmiş günlerinin ne kadar ağır olduğunu hatırladıkça şimdiki temiz, sakin geçen yeni hayatının kadrini, kıy- metini daha da iyi anladığını söz aralarında söyleyip duruyordu.
- Doğru, benim ağladığım zamanlar geride kaldı. Sizlere diyorum ama geçmişteki en kay- gılı bir günüm aklıma gelince biraz moralim bozuldu, - dedi ve alçak sesle konuşmaya devam etti. Dördüncü oğlum iki yaşına yeni girmişti. Güzün son zamanlarının birinde ba- bası tarladan dönünceye kadar çay demlemek için ocağı yaktım. Ne kadar tezek varsa hepsini ocağa koyup, çocuğumun uyumasını fırsat bilerek biraz tezek toplamak için dışa- rı çıktım. “Bahtsız kız tezek toplamaya çıksa, inekler suya tezekler.” dedikleri gibi ben ya- kın yerlerden tezek bulamayarak evden epey uzak yerlere gitmişim. Fazla geçmeden bir söğütten koparıp aldığım bir demet odun ve eteğimdeki birkaç tane tezeği alıp eve geldim ki, Allah’ım ne göreyim, çocuğum kazanda- ki kaynar suya düşüp ölmüş. Çaresiz yavrum toynağı ittirmiş olmalı, iki eli ve başı ile yüzü- koyun düşmüş yatıyordu. Ben kendimi onun kazanın başında kalan tenine atıp bilincimi kaybetmişim. Epey sonra babası gelerek beni ve oğlumuzu götürmüştü.
İşte gördünüz mü? Bir kazan su kaynatmak için altın gibi evladımı kurban etmişim. Böy- lesine kaygı ve elem içinde yüreğim, bağrım ezilirken, üstüne babası da döverek başımı, gözümü yarıyordu. Suç kendimde olduğu için buna da ses çıkarmadım. Tövbe! İşte ba- kın, kasten mi böyle yaptım? Can ciğer evla- dımın böyle olacağını düşünmemiştim.
- Hiçbir zaman! deyiverdim ben de olayın acıklı etkisi ile, - ana sevgisi, güçlü sevgi. Ölüm önünde ananın kendisi kurban olsa olur, evladını korumayı ümit eder, - diyerek bağladım.
- Çok doğru, anam da benim bahtlı olmamı istemiş. Fakat ben geçmişte çok bahtsızdım. Ben de evladımın dünyada uzun ömürlü ol- masını dileyerek adını “Durdu” koydum. Ben onun karnı doysun, ısınsın diye bacanda sü- rekli duman çıkmasını düşündüm, fakat geç- mişte onu koruyamadım.
Bahtıhan’ın anlattığı hikâye buraya geldiğin- de benim gözümün önünden aşağıdaki manzaralar geçti.
Tezeğin acı kokusunun koktuğu, rutubetli, ka- ranlık evde Bahtıhan’ın çaresiz oğlunun başı kaynıyor. Ormanlıkta ise güz sonunun soğuk rüzgârında onun sevecen anası titreyerek yü- rüyor, odun ve tezekleri topluyor. Güz sonu- nun soğuğu ağaçların yapraklarını tamamen sarartmış, onları soğuk rüzgâr birazcık titre- tince arka arkaya çevirip düşürüyor. Böylece onlar birkaç aylık hayatlarıyla ebediyen ve- dalaşıyorlardı. Toplanacak hale gelen kavun bağının etrafındaki güller de yaz ile vedala- şarak boyunları kısılmış halde dertlenmiş du- ruyorlardı. Tabiatın böyle dertli zamanındaki görünüşü insana geçmişteki acılı karanlık ha- yatını hatırlatıyordu.
- Evet, sizlerin de dediği gibi hepsi öldü gitti,
- dedi Bahtıhan canlanarak, - anam da benim bahtlı olmamı isteyerek adımı Bahtıhan koy- muş. Onun isteği fayda etmedi. İşte şimdi ben merhamet edenimiz partinin devrine geldiği- mizde kendi bahtımı buldum, bağımsızlıktan sonra dünyaya gelen, durup kalsın, uzun ömür görsün diye arzu ettiğim kızım Dursu- nay da sizlerin gördüğü gibi baht bahçesin- de sevinçli ömür sürmekte. Bir yaşına giren oğlum ise kreşe gidiyor. Şimdi benim çoğun- luğun sırasında iyi iş yaparak, iyi ün almaktan başka derdim yok. Önceden ailemin derdini çekerek ocak başında, tandır başında dönüp külde tandır ekmeği olup gidiyordum. İşte bu şarkıyı dinlerseniz bizim geçmişimizi daha da iyi anlarsınız.
O, gülümseyerek işte bu şarkıyı okudu. Ger- çekten de bu şarkı geçmişteki yoksul aile ha- yatını iyi bir şekilde tasvir ediyordu.
Ben kendim yoksuldum, Çocuklarımın üniforması yok. Arada sırada un bularak