Sarhoş Serçe


 01 Mayıs 2010


Hava  sıcak. Güneş yakıp kavuruyor. Nemden dolayı nefes almak adeta imkânsızdı. Etrafta derin bir sessizlik hüküm sürüyor. Yarpaklar, dallara halsiz bir şekilde, güçlükle asılmış gibi. Tavuklar, kendilerini kümesin gölgesine zor atmış, ağızlarını açmış yatıyor. Sıcaktan ve tüyleri arasında sürekli oynaşan sineklerin elinden kaçan ve  nereye gideceğine bir tülü karar veremeyen Alabaş, dilini çıkarmış, “heh, heh, heh, heh...” diye hızlı hızlı nefes alıp veriyor; bir gözünü açıp, diğerini yumuyor, ikide bir başını sallıyor...

Bu manzara, serçenin pek ilgisini çekmese de çevreyi seyrediyor, yiyecek bir şeyler arıyor. Açlıktan ve susuzluktan başı dönen serçe, nihayet cesaretini toparlayıp bahçedeki masanın köşesine konuyor. Sanki birkaç  dakika evvel, bu masanın etrafındaki gülüşmeler, kahkahalar olmamış, o şuh meclis hiç kurulmamış. Boz serçe etrafa şöyle bir göz gezdirerek masanın çevresinde hiç kimsenin olmadığından emin olunca seke seke masanın ortasına doğru geliyor. Birden, kendini cennette sanıyor. Gagasını bir ağaçkakan gibi masanın üstündeki ekmek parçalarına vurmaya başlıyor. Açgözlülükle bulduğu her şeye saldıran, her şeyi gagasıyla parçalayıp yemek isteyen boz serçe, tuzlu peynir kırıntılarını, masanın üstünden ne zaman temizlediğinin farkında bile değil. Susuzluğunu hatırlayan serçe, masanın üstündeki dolu kadehin üstüne sıçrıyor. Gagasını, bir kadehe batırıp bir yukarı kaldırarak birkaç yudum içiyor. Birden, küçük pençeleri, kadehin kenarından çözülüyor ve halsiz birşekilde masanın üstüne düşüveriyor...

Şaşkın serçe ne olduğunu anlayamıyor. Kanatlarını sağa sola açıp çırpınmaya başlıyor ve güçlükle ayağa kalkıyor. Havalanmak istese de kanatlarını çırpmaya gücü yetmiyor. Tabakların arasından sendeleye sendeleye yürüyor,  masanın kenarına doğru yaklaşıyor. Başını uzatıp aşağı doğru bakmaya başlıyor. Bahçenin zemini, gökyüzü gibi sonsuz görünüyor. Bu kez kümese doğru bakıyor. Tavuklar, civcivler birer karınca gibi... Sineklerin zulmünden kendini sağa sola atan Alabaş, en sonunda mağlup olmuş. Sessizce uzanmış, yatıyor. Alabaş’ın bu acizliğini gören boz serçe, şimdiye kadar ondan korktuğu için kendisine kızıyor. Güç bela uçup bahçedeki dut ağacının dalına konuyor. Bir süre, kıpırdamadan yerinde bekliyor. Etrafında ötüşüp duran diğer serçelerin, kendisinden korkup kaçmamalarına  bir anlam veremiyor, şaşırıyor. Kanatlarını açıp süzülüyor yeniden dala konuyor. Kanatlarına bakıyor, sonra da pençesine...

“İlahi, bu kartal kanatları, bu şahin pençesi bendeyken şu kara kediden, yavrularımın intikamını niye almadım?” diye kendine kızıyor. Birden, gölgelikte uyuklayan kara kediye ilişiyor gözleri.

Pençesine yeniden bakıyor ve kendi kendine söyleniyor:

“Şeytan diyor ki al  bu melunu caynaklarına, kaldır göğün yedinci katına, bırak yere!”

Hayır! Hayır! Bunun gözlerini oyacağım...

Konduğu dalı birkaç defa gagalıyor. Bu gaganın kudreti karşısında, kara kedinin asla dayanamayacağını düşünüyor ve kendinden emin şekilde şahin kanatlarını süzerek hışımla kara kedinin üzerine hücum ediyor...

***

Kara kedi dudaklarını yalıyor, başını yana atıp uyuklamaya devam ediyor. Hafif bir rüzgâr esmeye başlıyor. Boz serçenin zarif tüyleri, kara kedinin tırnakları arasından sıyrılıp havaya savruluyor.

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 41. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 41. Sayı