HaftanınÇok Okunanları
Nergis Biray 1
FATİH SULTAN YILMAZ 2
KEMAL BOZOK 3
HİDAYET ORUÇOV 4
HATİRA Guliyeva 5
AHMET KARTAL 6
İSMAİL DELİHASAN 7
Gülizar Hanım kapattığı kapının kulpuna son kez dokunurken “Burayı satmak şart mıydı gerçekten?” diye geçirdi içinden. Kaç yıllıktı bu konak? İki yüz, üç yüz, beş yüz... Kaç kuşak görmüştü?
Kendisine ait olmayan anılara gitmeye çalıştı. Anneannesini ve onun annesini yani büyük ninesini hatırlıyordu. Büyük ninesi gelin gelmişti bu konağa. On dokuzundaydı gelin olduğunda, şimdikilere göre çocuk yaşta... Gelin olmadan evvel köyünün ebesine yardım edermiş, evlenince bildiklerine biraz daha ekleyip geldiği köyün ebe anası oluvermiş. Gülizar Hanım bile bilmiyordu büyük ninesinin adını, tüm köylü gibi onun için de ebe anaydı o!
Sahi kaç çocuk doğmuştu eline? Kaç gelinin ağrısına derman olmuş, kaç bebeğin bağını kesmişti. Kendi bebeklerinin bile bağını kendi kesmişti Ebe Ana. Köylünün dilinde de yüreğinde de çok mübarek bir kadındı. Ebe Ana öldüğünde Gülizar Hanım beş yaşlarında küçücük bir kız çocuğuydu. Öldüğü günü hatırladı. Gülizar’ın yanağını okşamış, “Kimse bakmasa da sen bak bu eve çocuğum...” diyerek huzurla uykuya dalmıştı. En azından Gülizar, Ebe Ana’nın uyuduğunu sanmıştı. Bu sözleri hatırlayınca iki damla yaş süzüldü yanağından. “Bildin de mi öyle dedin Ebe Ana!” diye geçirdi içinden. Yıllar önce, anlayamayacağı bir yaşta bu konak ona emanet edilmişti. Şimdi konağı satılığa çıkaran da emanetin sahibiydi.
Belli ki vedalaşmak zor olacaktı. Eşikteki iskemleyi çekip oturdu, bastonuna dayandı. Gülizar’ın anneannesi Ebe Ana’nın beş çocuğundan dördüncüsüydü. Üçü erkek, ikisi kız... Âkif, Rıza, Fatıma, Ümmiye, Osman... Peş peşe gelen beş evlat, peş peşe askere gidip dönemeyen üç oğlan... İsyanlar, hastalıklar, adım adım savaşa sürüklenen bir devlet, gidip de dönemeyen askerler... Çok yandı Ebe Ana, için için çok ağladı ama dilinden düşürmediği tek bir söz vardı, “ Vatan sağ olsun...” İki kızı kalmıştı geriye, ihtiyaç olsa onları da gönderirdi.
Bu ailenin kadınları uzun yaşardı. Gülizar’ın anneannesi torununun saçlarını tararken “Tanrı bize kut vermiş çocuğum.” derdi, “Ellerimizde şifa var. Kimimiz ebe, kimimiz hemşire kimimiz çıkıkçı kimimiz otacı... Sen de bu kutun kıymetini bil, elinin şifasını insanların üzerinde gezdir.”
Gülizar çok küçüktü o zamanlar, kutun ne olduğunu bilmezdi. Ama çocuk aklıyla iyi bir şey olduğunu düşünürdü. Gözünde yaşlarla bu kapıdan kimler girmemişti ki? Hepsi de mutlu mesut ayrılmıştı bu konaktan. Bu evin duvarlarında bile vardı herhalde kut denen şeyden, vardı ki ağrısı sızısı dinmeden ayrılan yoktu.
Bir gün kucağında yarı baygın bir çocukla bir kadın girdi konağın kapısından. Yalvar yakar ayaklarına kapandı Ümmiye ninenin: “Ölüyor yavrum, kurtar onu!” diye inledi. Gülizar’ın annesi çocuğu kucakladı, Ümmiye nine ise kadının ellerini sıkıca kavrayıp dimdik gözlerine baktı. “Veren O, alacak olan O, bağışlayacak olan O... Ben sadece aracıyım. Dua et kızım, Allah bağışlayandır.” dedi ve çaresiz kadını ayağa kaldırdı. Hemen çocuğun başına gitti. Çocuğun ateşi çok yüksekti. Nefes almakta zorlanıyor, ateşten titriyor ve belli belirsiz iniltiler çıkarıyordu. Ümmiye nine, kızı Neriman’dan bir takım otları kaynatmasını, onların özü çıkana kadar da kuyudan su çekip getirmesini istedi. Çocuğun ne derdi vardı bilmiyordu ama önceliği nefesini açmak ve ateşini düşürmekti. Dolaptan bakır leğeni çıkarıp içini soğuk suyla doldurdu. Gülizar dikkatle olanları izliyordu. Anneannesi suyun içine kalınca bir havluyu katlayıp yastık gibi koydu, çocuğu soyup dikkatle leğenin içine yatırdı. Çocuk yüksek ateşin soğuk suyla buluşması nedeniyle acıyla bağırmaya başlamıştı. Gülizar korkup odadan çıkmak istedi ama ninesi izin vermedi. Çocuğun elini tutmasını ve dua etmesini istedi. “Çocukların duası daha makbuldür, kardeşini yalnız bırakma çocuğum.” dedi. Gülizar kendinden istenileni yaparken Neriman hazırladığı, dumanı üzerinde özü getirdi. Çocuğun karnının üzerine kalın bir havlu koyup özü kaynattığı tası koydu ve çocuğun başı içeride kalacak şekilde ince bir örtü örttü. Artık bekleme zamanıydı. Gülizar çocuğun elini bırakmıyor dudaklarının arasında sürekli bir şeyler söylüyordu. Bir süre sonra çocuğun ağlaması da iniltisi de kesilmişti. İnce ince nefes alıyordu. Ümmiye nine çocuğu kontrol edip ateşinin düştüğünü anlayınca çocuğu kucaklayıp Neriman’ın açtığı havluya sardı. İyice kurulayıp yatağa yatırdı. Yeniden ateşi çıkmasın diye çocuğun alnına, koltuk altlarına ve dizlerine ıslak bezler koydu. Şimdi sıra asıl meseleyi anlamaktaydı. Ümmiye nine bir elini göğe kaldırıp diğer elini çocuğun göğsüne koydu ve gözlerini kapatıp “Tüm varlıkları yaratan, zamandan ve yerden ayrı duran yüce Tanrım, dermanın senden olduğunu bilir sana el açarım. Sen beni aracı kıl; acılı annenin yüreğine ferahlık, bu küçük çocuğa şifasını ver.” diye dua etti ve çocuğun göğsündeki elini vücuduna dokunmadan gezdirmeye başladı. Gülizar bir mucizeye şahit oluyordu. Sanki ninesinin eliyle çocuğun bedeni arasında bir köprü vardı. Ümmiye’nin eli çocuğun karnında kaldı. Birden gözlerini açtı ve zehirlenmiş bu sabi dedi. Neriman beklediği mesajı almış gibi hemen yerinden kalktı. Yeniden bir takım otlar kaynattı ve soğutup çocuğa içirdi. Ümmiye nine duaya devam ediyor, Gülizar ise kardeşinin elini bir an olsun bırakmıyordu. Çocuğun iniltisi kesilmişti, yapılacak tek şey ilacın etkisini göstermesi için beklemekti. Bir süre sonra çocuk yerinden doğruldu, Ümmiye nine hazırladığı kovayı çocuğun önüne tutup sırtını sıvazlamaya başladı. Çocuk içinde ne var ne yoksa çıkarmış, odaya kesif bir koku yayılmıştı. Zehir odada kalmasın diye hemen camları açtılar, çocuğun üstünü örttüler. Birkaç saat sonra küçük çocuk derin bir uykudan kalkmış gibi gerindi ve annesine seslendi. Herkes derin bir nefes aldı. Acılı anne minnetle Ümmiye ninenin ayaklarına kapandı. Ümmiye nine ise tekrar tuttu kadının ellerini, “Veren O, bağışlayan O... Şükür de minnet de O’na.” dedi ve misafirlerini uğurladı.
Gülizar’ın anımsadığı ilk mucizeydi bu. Ninesi gözünde bir kahramana dönüşmüştü. Şifacılığın kıymetini anlamıştı. O günden sonra ninesinin yanından hiç ayrılmadı. Ninesi ölünceye dek her bir bilgi tanesini sakladı zihninde. Önce ninesinin sonra annesinin her bildiğini öğrendi. El alma sırası gelene kadar onlara yardım etti. En sevdiği şey yeni bebeklerin doğumuna şahit olmaktı. Bu yüzden günü geldiğinde köyün ebe anası o oldu. Yaratanın en büyük mucizesine aracı olarak ömrünü geçirdi. İmtihan bu ya, birçok bebeğin ebesiydi ama bir bebeğin annesi olamamıştı. “Olanda da olmayanda da hayır vardır.” diye düşündü hep. Elinde avucunda ne varsa ihtiyacı olanlara dağıttı. Şimdi de sıra beş yaşında bilmeden emanet aldığı konaktaydı.
Büyük bir sarsıntıyla uyandığı o sabah memleketinin büyük bir bölümünün yerle bir olacağını bilemezdi, hayatının en büyük kararını vereceğini de öyle... Artçı sarsıntı onları sadece sarsıp geçmişti fakat binlerce ailenin hayatını kökten değiştirmişti. Küçük büyük demeden herkesin elinden geleni gönderdiğini görüyordu televizyonlardan ama kendisinin göndereceği hiçbir şeyi yoktu. Her son dakika haberinde kahroluyordu. Çaresizlikten dört dönüyor, geceleri uyku tutmuyordu.
Köşesinde oturup haberleri izlerken bir an gözü konağının duvarlarına takıldı. Yaşı geçmişti; bu konağı bırakacağı, bildiklerini öğretip el verebileceği kimsesi yoktu. Daha kaç yıl yaşardı burada? Kendisi gidince kim sahip çıkardı ardında bıraktığına?
Ani bir karar verip yerinden doğruldu. Yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle köyün muhtarına koştu. “Konağımı satıyorum muhtar, bana yardım et!” dedi. Muhtarın hiç beklemediği bir şeydi bu. Asırlardır o aileye aitti bu konak. Herkes, her şey gider bu konak kalırdı. Ama şaşkınlıktan ağzını açıp tek kelime söyleyemedi. Gülizar hüzünle gülümsedi. “Bu eve benden daha fazla ihtiyacı olanlar varken benim burada rahat rahat oturmam doğru değil. Bana bir otobüs bileti al, gidip ihtiyacı olanlara yardım edeyim. Sen de konağı satıp parasını hibe et. Aman ha! Değerinin altında kalmayasın. Ne kadar cana derman olursa o kadar kârdır.” deyip bastonuna dayanarak evine doğru yol aldı.
Şifalı otlarından ve birkaç parça kıyafetten oluşan bir çanta hazırladı kendine. Birkaç güne yola çıkacaktı, konağının her parçasıyla vedalaştı. Bu kararı verdiğine hiç pişman olmamıştı. Hatta muhtarla konuştuktan sonra kuş gibi hafif hissetmişti kendini. Ama o son veda... Kapıyı kapatıp da eşiğe oturduğu o an bütün hayatı gözünün önünden geçmiş, emanetini bırakıyor olmanın acısını yüreğinin en derininde hissetmişti.
Son bir kuvvetle yerinden doğruldu. Evine son bir kez baktı ve “Olanda da olmayanda da hayır vardır.” diyerek yola koyuldu.